- A +

ŞEHİR TELLALI

New York - Londra - Roma 

 

Şehirlerin hikâyeleri ise konu, bu yüce dağın zirvesinde parıldayan taht Şehrazat’ın tahtı. “Şehr” Farsçada şehir, “azat”  özgürlük, “zat” ise kişi anlamına gelir. Hikâyenin kökeni olur şehir. O şehr de zat’tır: yani kişidir.  

Vakti zamanlara ve insanlara ait hikâyelerin neleri gizleyip sakladığını bilse bilse bir Allah bilir... diye başlar “Binbirgece Masalları” ve evvel zaman içinde... diye devam eder: Ülkelerden birinde iki kardeş kral yaşardı. Büyüğünün adı Şahriyar küçüğünün adı...

Kral “şahr yar”, şehrin yari bir “şehir sever”. Kardeşi gibi adil, kardeşi kadar dürüst, kardeşi kadar sorumlu. Ama günün birinde karısının bir başka zata sevdalandığını öğrendiğinde aklı başından gider. Bu sefer, Arapça aswad, siyah anlamına gelen sevda girer işin içine, karartır kralın gözünü kalbini. Her gece sever bir bakireyi alır koynuna, gün her ağardığında isyan edip kıyar canına. Bir zalim olur bu dünya başına. Kıyım insanlığın geleceğini tehdit etmeye başlayınca bakirelerin bakiresi o “özgür şehir” ya da “şehirli zat” Şehrazat atlar ortaya. Kralı bütün gece karanlığın içinde hikâyeleri ile doyurup gün ağardığında yorgun uyur bırakınca insanlığı kurtarır zalimin elinden. Hikâye bitecek mi, nasıl bitecek diye bekleye bekleye.

Binbir Gece masallarının, Farsça ismi “bin efsane” anlamına gelen Afsane’dir. “Binbir” Arapça’da sonsuzu temsil ettiğinden, Türkçe ismini Arapçası “elif leyla wa leyla”dan, bitmeyen, sonsuz hikâye anlamına “binbir gece” olarak alır ilk kez 15. yüzyılda. Binbir Gece Masalları olarak çevrilir Türkçeye.  

18. yy’ın başlarında Fransız büyükelçiliği görevlilerinden Antoine Garland o hikâyelerle İstanbul’da karşılaşır. Büyük bir hazine bulduğunu anlayıp hemen hepsini çevirmeye başlar. İlk bulduğu 282 geceye ait hikâyeyi 1704’de Paris’te yayınladığında yakaladığı balığın tahmininden de büyük olduğunu fark eder. O günden sonra çığ gibi akar oryantalizm, o bitmeyen hikâye. Arjantinli şair Jorge Luis Borges’in tespit ettiği gibi romantizm çağını açar. Amerikalı şair Edgar Allan Poe sayesinde Amerika kıtasına kara romantizmle de yayılır Binbir Gece’nin çekimi. Özgürlüğü, zalimi, sevdayı, baskıyı, sürgünü ve bütün bunların sonsuzluğa uzandığını neredeyse her yazar bir kere de kendi kaleminden deneyerek teyit eder aynı hikâyelerle.  Garland bu büyük talep karşısında eksik kalan 709 gecenin hikâyesini de bulmak üzere kolları sıvar. O sırada İstanbul’da yaşayan Şam doğumlu Suriyeli hikâyeci keşiş Hanna Diab sayesinde Ali Baba ve Kırk Haramiler, Sinbat gibi yığınla yeni hikâye karışır binbir geceye. Hikâye içinde hikâye döner durur ondan sonra şehir ve dünyayla birlikte.

Sonu yoktur. Ölümü sonsuza uzandıkça yener zaman onun içinde. Zalim dünya üstüne hüküm kurar tekrar tekrar. İnsanlığın durumu tehlikeye düşer her seferinde. Öyle olunca, Fransız yazar Theophile Gautier’nin hayal ettiği gibi bazen Şehrazat, “Hikâyelerim tükendi” endişesiyle yeni bir anlatıcıya koşturur derman diye. Sonra o tükenen hikâye de hikâye olur, girer öteki hikâyelerin sırasına. O da anlatılır yeniden ve yeniden her seferinde bambaşka biçimde. Aynı hikâyenin yığınla çeşitlemesi çıkar ortaya. Hayat artık o yoldur sonsuza uzanan hikâyenin içindeki hikâye.

Nerede kalmıştık? diye diye sürüp gider Arapça’nın ona koyduğu isimle ebediyete...


www.sebnemsenyener.com

Okuyucu Yorumları