- A +

ŞEHİR TELLALI

New York - Londra - Roma 

 

“Şehirlerin yüz ifadesi aynı insanlar gibi geçmişlerindeki trajediler ve çekilen acılardan ibarettir” cümlesiyle cezbetti beni Halide Edip Adıvar. Bu yaz başıydı. Kütüphanede, 1926 John Murray, 1928 Century  ve 1930’da Yale üniversitesi yayınlarından yayınlanmış, kalın, yeşil ciltli, ikisi birbirini takip eden “Hatıraları,” ve devamı “Türk’ün Çilesi” onun da devamı “Türkiye Batıya Bakarken” adlı kitaplarına o cümle nedeniyle daldım.

Kurtuluş Savaşı'nın tam ortasında, İngiliz işgal kuvvetlerince idamla arandığı günlerde, Anadolu’nun göbeğinde, Mustafa Kemal Paşa’nın yanında karargâhta birlikte çarpıştıklarında, “yaşadıklarımı aynı deneyimi geçiren ve geçirecek olan dünyanın dört bir yanındaki insanlarla paylaşmak üzere ” diye yazmış Halide Edip.  Okuduğunda daha önce okuyamamış olduğuna bin pişman ederek okurunu. İngilizce yazmak zorunda kaldığı üç kitabı da neredeyse bir asır önce yazılmalarına rağmen hep şimdiki zamanın hikâyesi.  Kitapların basılmasından sonra yaşananlar onun yazdıklarını tekrarladıkça,  insanlığın kendini imha seyrinde, geçmişsizliğin, tarihsizliğin, hafızasızlığın rolünü göstererek dehşetle sarsıyor okurunu:

Bilirim... Bırak bilmeyi, gördüm. Acılı yürekler, işkenceden beter çektiren hatıralarla dolu bir kara parçasını adım adım dolandım ve politikacıların kurnaz kumarbazların kartları gibi insanların kalbiyle oynadıkları bir çağda yaşadım. Ben ki, bir toprakta güzellik, anlayış ve mutlulukla yaşamanın milliyetçilikle gerçekleşebileceğini hayal ettim. Ama ideallerin insanlara sadece katliam ve sıkıntı aracı olduğunu, varsa yoksa hep karşılıklı nefret, cinayet, katliamdan başka bir şey getirmediğini gördüm...

İnsanlar hayatları ve yuvalarıyla sürekli kumar oynayan politikacıları ne zaman durduracaklar?

Türk, Kürt ve Ermeni’ydiler. Her çocuk bir facia sahibiydi, her birinin ebeveynleri bir ötekininkini katletmişti, şimdi de hepsi aynı sefaletten aynı acıdan aynı felaketten muzdariptiler. Hepsine bir Türk ya da Müslüman ismi verilmişti...

Mücadele esasen hep kendini imhaya karşı mücadeledir, toplumsal olarak ya da kişisel olarak insan doğasında hep yaşayan o hüzün ve kendine acımaya karşı mücadeledir...

Savaş sonrasında dünya diktatörlerin yükselişini arzular bir döngüye girmiştir. Amerika da Rusya da ... Batı da doğu gibi eskimiştir...

1914 tarihli Jöntürk diktatörlüğü tarihi olarak bütün savaş sonrası diktatörlüklerin ilkidir.

İşlenen suçlar çok daha vahim hale geliyor, yerel kıskançlıklar ve hesabı bir türlü kapanmayan geçmiş histerisi insanları birbirine düşman etmeye devam ediyor.

Doğal olarak güney Amerikan cumhuriyetlerinde görüldüğü türden istikrarsız, sadece tek güçlü adama bağlı bir hükümet türüne sürüklenmekteyiz. “General X tahtta, dolayısıyla General Z dağa çıktı, Sultanlar öldü, yaşasın Paşalar!”

Bir diktatör, etrafında, halkın sempatisini onunla paylaşacağı başka birini barındırabiliyorsa, kıskanmıyorsa, gerçek bir diktatör değildir.

O sürekli sahnede kalarak dünyayı durmadan şaşırtan bir aktördür. Ama tehlikeli bir aktördür. Tehlikesi kendine yönelik değildir, başkalarına yöneliktir. O sürekli seyircilerinin korktuğu, hayran kaldığı, merak ettiği şeyleri tahminde mükemmelleşir. Sahnede sadece gölgelere izin verir. Gölgeler, gösteriyi biraz daha gösteriye benzetmek için onun arzusuyla sahneye gelir onun arzusuyla sahneden giderler.

Türk diktatörlüğü dünyadaki diğer çete rejimlerinden hiç farklı değildir. Çeteler aniden, üstelik son derece yapay ortaya çıkan kuşaklarla insanı istenilen biçime, istenilen düşünce yapısına ve davranışa zorla sokar.

Diktatörlük, özellikle de Türk diktatörlüğü ve Türk diktatörü çete psikolojisini herşeyden ve herkesten daha iyi hisseder...

... ama çeteye karşı durma cesaretine sahip değildir

Cesareti gösteriden ibarettir, seyirci toplar... asla kendini tehlikeye atmaz

Durmadan çelişkili davranır, durmadan söylediklerinin ve yaptıklarının tersini söyler ve yapar...

Sinik, şüpheci, vicdansız, şeytanca kurnazdır. Zorbalık yapar, ucuz sokak kahramanlıklarına, pazarlıklara kalkışır...

Duygusallığı da sıradandır... bir an mükemmel bir demagog, bir başka an Napolyon kesilir...

Herkesi, hiç fark gözetmeden, en zayıfı dahi tehdit etmekten çekinmez..

Gücünü küçük kinleri için harcayabildiği ulusal fedakarlık pahasına kazanır...

İçtenliğini dobralıkla bir devlet adamına yakışmayacak şekilde ifade eder...  

Parti içinde bütün muhalefeti baskı altına alarak, hiç bir eleştireye açık olmayan bir diktatörlük ruhu sayesinde çok tehlikeli bir sınıf insanın yükselmesi engellenemez. Bu sınıf sadece bireylerin düşünme ve hareket etme haklarını kontrol etmekle kalmaz , ayrıca ekonomik kaynakları da tekeline alır...

Yürütmenin ikili gücünün önemi göze alındığında, hükümetin gösteriden ibaret kalıp, esasen her şeyin parti merkezinin elinde toplanması, Türkiye’yi... bir parti diktatörlüğüne yönlendirdi...

Diktatörlük kendini asla bu isimle isimlendirmese de basını terörize etti, hükümeti eleştiren gazetecileri tutukladı...

İttihatçı rejimdeki saç ayağı üçlü merkez ve onların yakınlarından oluşan sistemin şiddet yanlısı iki tipi İtalya’daki faşist sistem ve Türkiye’deki tek parti iktidarıdır.

Böyle zamanlarda tabii ücretli casus ordusu aldıkları parayı hak edebilmek ve yöneticilerinin gözüne girebilmek için durmadan yeni şeyler ortaya çıkarıp, yeni raporlar yazabilmek için en kirli, en çirkin hırslarla yanıp kavrulur hale geldi. Allah herkesi, her milleti böyle bir felaketten ebediyen korusun. Yolsuzluk ve tehlike derinleştikçe casusluktan doğan aşağılık alışkanlıklarla, sadece komşularını bile gammazlamak gibi adice işlerden başarı kazanan öyle bir sınıf peydahlandı ki bu zehir onlardan sonra gelecekleri kuşaklar boyu yakıp kavurdu

II. Mahmud, Osmanlı imparatorluğunun doğu ve batı arasındaki çatışmada ezilip un ufak olacağı, Fransız devrimi, ve bir önceki padişahın trajik sonunun kendisini de beklediği korkusuyla, ülkenin iç düzensizliğini, çatışmaları, yıpranmışlığını akla gelebilecek en imha edici yöntemlerle yönetti.  Türklerin “Deli Pedro”su diye ün kazandı. ..Atalarının en kanlı en zalim yöntemlerini uyguladı. ..  tarihimizin en feci dönemlerinden birinin sorumlusudur.

Abdülhamid iktidarı karanlık, kötü ve zalim bir despotun terör ve casusluk sistemidir.

Ülkeyi casuslukla yöneten Abdülhamid zamanında Tanzimat edebiyatı yok edildi, nerede görüldüyse imha edildi, sahipleri cezalandırıldı, gazeteler yasaklandı, Sadece baş sayfalarında her gün Sultan’a methiyeler düzen bir kaç gazete yayınlarını sürdürebildiler.

Kanlı sultanın 30 yıl süren zulmü Tanzimat’ın bütün çabasını tamamen yok ettiği gibi, zulmünü sürdürebilmek için hizmetine aldığı geniş casus kitlesinin illetinden bugün hala kurtulamadık.

Osmanlılar da bütün diğer emperyalistler, imparatorluklar gibi yükseklik kompleksi sahibiydiler- bu, yönettikleri halklar arasında oluşabilecek her türlü değişim sebebini aşağılayan bir körlüktür.

Başlangıçta vatanları Karakurum’u imha eden Cengiz Han’ın önünden Anadolu’ya kaçmışlardı

Doğudan geldik, batıya gidiyoruz yolunu benimsediler... Orta Doğulu’larla olduğu kadar Slavlarla, yunanla karıştılar...

Yerleşip buraya karıştıktan sonra onlar da bütün diğer imparatorluklar gibi, imparatorluklarını inşa ederken ve sonrasında, şu ya da bu şekilde, çeşitli isimler altında, sebepli sebepsiz yaptıkları saldırgan savaşlarla komşularına sarkmaya başladılar

... yüce haklara sahip sultanları,  kişisel şan, şöhret ve tantanadan başka ideali olmayan zalimlere dönüştü...

Anadolu heterojen bir bütün, pek çok dil, din, ırk ve renkten oluşur

Devleti de bu karışmış kökenlerin asla ayrıştırılamayacağı kültürlerin siyasi bir ifadesiydi

Alelade bir Türk alelade bir Yunan’dan farlı değildi

Anadolu’da yerleşip karıştıkları bütün unsurlarla... Hayatla, kültürle temas halinde Avrupa ile içli dışlı ilişkiler içinde geçen  yedi yüzyıl nüfusu doğal olarak batı eğilimli kılmıştır ...

Fransız devrimi imparatorluklara son verdi. Eşitlik, siyasi birlik, bağımsızlık ideallerini canlandırdı...

Her şey Avusturya veliaht prensinin öldürülmesiyle başladı ve dünya Büyük Savaş’a girdi.

Dünya medeniyeti ve mevcut emperyalist sistem yok olmaya mahkûmdu

Amerika başta taze görünse de ... Umursamaz zamanlarında gerçek yüzünü belli etmiştir

Büyük Savaş yeni bir insanlık çağı açtı. Bu çağın barış ve yeniden yapılanma mı, yoksa batı medeniyetinin son perdesi mi olduğu konusundaki yargı savaşın kehanetiyle yeni savaşların başlayacağı yerlerde belli olacaktı. Her ne kadar küçük ve ikincil görünse de dünya barışı Akdeniz ve Yakın doğu çevresindeki gelişmelere bağlıydı.

Türkiye’de o tarihlerde kimse bu durumun ne büyük bir dünya felaketine sebep olacağını hayal bile edemedi... O koşulları getiren saldırgan ve maddi sebeplerin mevcudiyetine rağmen.

Anadolu pek çok ulus, pek çok topluluk, pek çok dilin ve yığınla dinin birbirine karıştığı, bunlarla yoğrulmuş toprak...

Jön-Türkler iktidara, bu toprağın içindeki kuvvetleri iyice çalışmadan, anlayamadan, karmaşık bir Osmanlı ikilemini çözmek açısından yetersiz kalan 1876 anayasasıyla nasıl yöneteceklerini düşünemeden geldiler.

Yeni liderler bilinçaltlarıyla imparatorluk insanları olduklarını, o nedenle bir anayasal temsiliyetin onlara yüklediği sorumluluğu ve diğer önemli konuları kavrayamadıklarını fark edemediler. 

Batıdan gelen heyecan dolu alkış ve sempatiyle oluşan güven hissi,  bu alkışın gerisinde esasen o hükümetlerin öz çıkarlarının yattığı gerçeğini, Türkiye bütün cephelerden saldırı almaya başlayıncaya dek perdeledi.

Bosna Hersek’in ilhakı, Girit ve Rumeli bölgelerinin bağımsızlığı, Trablus’un işgali nefes kesen hızla birbirini takip etti.

Makedonya, Ortadoğu, Afrika’da eski düşmanlar yeni düşmanlara dönüştüler

Balkan faciası Türk’ü imparatorluk içinde yalnız bıraktı. Ne Türk’ün geleneksel espri ruhu ne de derin temelli bir demokrasi onu kurtaramadı

Balkanlarda Bulgarların Türkleri katlettiği aynı ruh haliyle doğu Anadolu’da ve Adana’da Türkler Ermenileri katlettiler

Bu an Türk’ün toplu bir bencillik içine düştüğü andır ki ifadesini siyasi milliyetçilikte bulmuştur

Osmanlı imparatorluğu büyük bir gürültüyle çökmüştür

Çöküşe sebep çözülme yüzyıllar boyu birikimin sonucudur

...ve milletin bu çöküşün altına onun bütün ağırlığıyla gömülmesinden İttihatçı liderler sorumludur

Balkanlaşma sık sık katliam sahnelenmesi ile gerçekleşmiştir

Makedonya’da Türkiye’yi Balkanlaştırıp parçalayacak yeni bir Jön-Türk tipi üremiştir. 1908’de Selanik’te Anayasa açıklanmıştır

Türk zalimliği... 1908’den itibaren Makedonya’nın soğuk kanlı zalimliğiyle Balkan tipini almış kolay patlayan, radikal maceracılığa bürünmüştür

1909’da muhalefet gazetecisi Hasan Fehmi Galata köprüsü üzerinde öldürüldü

Ayasofya parlamento önünde milletvekilleri paramparça edildi

Vahdeti adlı bir hoca bütün İttihatçı subayları İngiliz ve Rus hükümeti ajanlığıyla karalayıp katliam çağrısı yaptı... Askerler onun hedef gösterdiği liberal ya da reformcu subayları vurmaya başladılar...

Yazarlar, şairler, akademisyenler kara listeye alındı

Karşı devrimi bastırmak için Selanik’ten bir ordu kuvvetinin yola çıktığı haberleri gelmeye başladı.... yüzyıl önce de bir Türk ordusu Makedonya’dan kalkıp Alemdar Mustafa Paşa komutasında genç reformcu Selim’i ve reformlarını ona karşı ayaklanan çetelerden ve ordudan kurtarmaya gelmişti. Tarih kendini tekrar mı ediyordu?

İdealistler en tehlikeli olanlardır, özellikle de onlarla aynı fikirde olmayanlar için. Talaat bu çeşit biriydi... idealleri için ölmeye hazırdı...

1916’da en çok konuşulan iki karakter Cemal Paşa ile Rahmi Beydi. Her ikisi de hem yerilip hem övülen kişilerdi. Her ikisi de İttihatçılar arasında etkinlik sahibiydi. Kendi kontrollerindeki bölgelerin yönetimi konusunda kişisel görüşlerin sahibiydiler. Rahmi bey, İzmir’in valisiydi ve Hristiyanları vilayetten sürmeyi reddederek düzeni garantilemişti...

Ama en etkin düzen sahibi bir Almanya bile yeni ideallerin peşine düşebildi.. zafiyetleri iyi değerlendiren ekonomik çıkar peşindeki güçler yakın doğuda azınlıkları birbirine karşı kışkırttı..

Almanya, Türkiye’nin zayıf noktalarının psikolojik içyüzünü iyi okuyabildiği için fırsatı bulur bulmaz değerlendirmiştir

Rusya ve bütün diğer batılı emperyalist güçler kendi ekonomik ve politik çıkarları için yakındoğu halkları arasındaki düşmanlığı körükleyip, ırkları ve dinleri ellerindeki bütün güçle birbirine karşı kışkırttılar

Türkiye’de katliam karşılıklı güvensizlik hissi ve korku ile kurgulanır. Şöyle gerçekleşir: Önce Türk mahallesinde dedikodu yayılır... aynı dedikodu Ermeni mahallesinde yayılır. Mevcut korku ve nefret körüklenir, politikacıların verdikleri demeçlerle iyice patlama noktasına gelinceye dek kabartılır. Sonra liderler ortalıktan çekilir millet birbirini boğazlar...

Ermenilerin sürgün edildikleri ve bu sürgünün kanlı sonuçları konusundaki söylentiler duyulmaya başlamıştı... sürgünler duyulduğunda kamuoyu genelde hükümete karşıydı..

Herkes ülkeyi bekleyen tehlikeyi hissediyordu..

Yok edilmenin bu türünde iki unsur vardır. Birincisi idealistlerin pompaladığı ilkelerdir. İkinci unsur ise maddi ilgidir. Bu iki unsur çatışmayı getirir.

Ermeni sürgünleri... Ermenilerin ekonomik üstünlüğünü sona erdirerek, pazarı Türkler ve Almanlara bırakacaktı. Hiç şüphe yok ki, Türkiye’nin geniş topraklarında Ermenilerin ve Türklerin karşılıklı katliamlarla yok edilmesine neden olan dış politika sayesinde böyle boşaltılan ekonomik alanlar sonradan birilerince doldurulacaktı..

Suriye’de kitleler açlığın en acımasız safhalarıyla çalkalanırken, zengin Beyrut sokaklarında insanlar paçavralara sarınmış, yanakları göçmüş, gözleri yuvalarına gömülmüş, zavallı, çıplak ayaklı, kiminin saçı tamamen dökülmüş, kimi yoluk yoluk, viran bakışlarında bilinçsiz bir alayla çocuklar dolaşırken... buğdaydan vurgun vuran savaştan zengin olanlar ve büyük kar edenler mevcut..

Türkiye’yi parçalamak ilk kez 1915 nisanında planlanmıştır. Yakın doğu için yüzyıl öncesinde başlayan bu aç gözlülük müttefiklere 20 milyon adam harcatmıştır..

Onlar kaç tane “izm” ürettiler, kaç tane “izm” için kendilerini kurban ettiler...

İnsan doğası hep şu ya da bu inancı kucaklayıp her seferinde yanılmaktan ibarettir

Özgürlük de uğruna ölünecek yeni bir din tarikatı haline gelmiştir

1914’den beri dev imha güçlerinin serbest kalmasıyla yaşananlar sırasında bütün “izm”ler yenilmiştir

Siyasi milliyetçilik insanın birbirini yok etmesine yol açan herhangi bir din ya da tarikatı kadar çirkindir

Rusya’da da hatta başka yerlerde de büyük idealistlerin ve insan aşkıyla yanıp tutuşan hümanistlerin acı çekerek öldüklerini gördüm… Sonuç hep gördüğüm çirkinliklerden farksızdı.

Büyük Savaş ülkeyi doğaüstü zor bir mücadeleye sürüklerken, partinin askeri kanadının işleyişi ele geçirmesini ve bireyleri tümüyle kontrolü altına almasına yol açtı

Ortaçağlarda vaktiyle din savaşlarında görülen…

… kan ziyafeti romantikleştirildi, milliyetçi ruhla özdeşleşti

Milliyetçilik insanları imkansız olanı gögüslemeye zorlarken saldırgan canavarlar haline getirdi

Kitlelerde içten içe meşum bir kızgınlık akıyordu, yeryüzü, biri yoketmek diğer yaratmak için kıyasıya çatışan iki milletin yarattığı cehenneme dönüştü

Tarih taa öncesine milletlerin, ırkların, ateş ve çelik, çelik ve ateşle kitlesel katliamlar altında inim inim inledikleri, birbirlerinin zafiyetlerini yakalayıp birbirlerini sırtlarından bıçakladıkları anlara uzandı yeniden…

İnsanoğlunun yüce içgüdüsünün sadece ve sadece öldürmek olduğunu gösterircesine…

İnsanı istenilen davranış ve düşünceyle istenilen biçime sokacak çeteler bütün dünyada, aniden ve kendiliğinden son derece sahte kuşaklar türedi…

İç savaş ve devrimde insanların çektiği çile ne kadar dayanılması imkansız ve korkunç ise, bu koşullar ondan çok daha kötüydü. Halkın peşine düşen sadece Sultan’ın hükümeti değildi.... Herkes boğaz boğaza girmişti... İzmir her türlü insani yasayı çiğneyerek içler acısı bir halde katledilip yakılmakla meşguldü... Müttefikler İstanbul’a yükleniyordu, bütün dünya Türk’den usanmış üzerine yüklenmişti ve dünyanın nefret duvarları altında kendi aralarında birbirine girmiş dört bir yan, dört bir yanla savaşa düşmüştü...

harab olmuş topraklarda yığınlarla kimsesiz, aklı başından çoktan gitmiş, perişan, evsiz, yersiz yurtsuz dolaşıyordu..

Osmanlı imparatorluğu ve onun son temsilcileri İttiatçılar üzerinde perde kapandı

Büyük savaşların savaşçıları eninde sonunda insan öldüren, öldürebilenlerdir, düşman öldürdükleri için hayranlık da uyandırırlar ama aynı zamanda etraflarına korku salarlar. Ünleri zamanın bakış açısına göre bazen batar bazen çıkar.

Vaktiyle şaşalı törenlerle ve tantanalı hayatlara yer olmuş yığınla saray yıkıldı, viran oldu. Öyle olmaya da mahkumdular. Yerlerine, biçimleri farklı görünmekle birlikte, gücü, iktidarı yine aynı yanlış kavramlarla ifade eden semboller dikildi. İnsanın, geçmiş deneyimlerinden ders almayı bir türlü öğrenemeyen donuk zekası bazen hayatta hiç ümit bırakmıyor.

1925’te ani bir değişimle şiddet kullanan diktatörlük ortaya çıktı

Mücadele esasen hep kendini imhaya karşı mücadeledir, toplumsal olarak ya da kişisel olarak insan doğasında ölümün çağrısıdır, hüzün ve kendine acımaya karşı mücadeledir…

Her seferinde başka isimler altında onu.. Hep yıkıcı eski kimliğine döndüren bir şey vardır, o “şey” fanatik, ölümcül kuvvettir

Profesyonel asker savaş heyecanı olmadan yaşayamaz, profesyonel asker insanoğlunun bilinçaltında çatışma idealini ebedileştirir

Devrimin yarattığı katil manyaklar kendi yandaşlarını öldürür, hizmete yola çıktıkları ülkeyi imha ederler

İstikrarsızlığa ve sadece kuvvet gösterisi yapan tek adama bağımlılığa sürükleniyoruz

En ufak bir eleştirellik ya da orijinallik gösteren kim varsa hiç ayırmadan yokeden, en iyi koşullarda böylelerini büyük bir baskı altında tutan ölümlü eğilim, sinir sisteminin bozulması gibi sonunda bütün zekayı ve hoşgörüyü tümüyle sakatlar.

…despotluk hanedanı sadece kişisel hırslar, güvensizlik ve karşılıklı nefretle birbirini,ve onunla birlikte taraflardan birinin yanına sıkışan yığınlarla masum insanı vicdansızca ve şeytanca yokeder.

Cennet ve cehennemin sahnelendiği Türkiyenin yanıp yanıp kül olan eski toprağı hala tütmektedir

Geçmişi silinmiş…

Kimin kim olduğu, kimin ne olduğu bilinmeden…

hafizasız, değerlerinden yoksun…

Gelecek olabilir mi?

Bireyler, insanlar, özgürlükler, ideallerin tümüyle ortadan kalkması, ruhun katledilmesi… kader robotlaşma mıdır? Yoksa tümden silinmek mi?

Aniden ortadan silinme tehlikesi hala mevcuttur…

Maalesef düşünce de yeni bir şey yoktur…

İnsan her yerde aklın yolunu kaybetmiştir.

Bütün korkaklığına rağmen insanlığın tek ümidi asla tümüyle söndürülemeyişidir

Hikayem basit… Ahlak dersi değil... Sadece belki geleceğin gençliği, …vaktiyle birbirlerini hunharca katlettiklerinde ve katlediklerinde olanların üzerine çekilen perdeyi yırtabilsin diye… kardeşlerinin gözlerinde birbirlerine ne kadar benzediklerini görebilsin… birbirlerinin ellerini tutabilsin… ve nefretin, yalnızlığın, terk edilmişliğin eski yıkıntılarından yeni bir kardeşlik ve barış dünyası dikebilsin ümidiyle…”


www.sebnemsenyener.com

Okuyucu Yorumları