- A +

ŞEHİR TELLALI

New York - Londra - Roma 

 

Genellikle bir öğle yemeklik nakitten ibaret paramı, ara verdiğim yeri kaybetmemek için elimdeki kitabın sayfaları arasına koymak gibi kötü bir alışkanlığım var.  Ömrümü halk kütüphanelerinde geçirdiğim için ve sık sık öğle yemeğini de unutup atladığımdan, sayfa arasına koyduğum parayı da kitabın içinde unutup kütüphane rafına geri bırakınca, para bir sonraki şanslı okurun öğle yemeğine yarar çoğunlukla. Her seferinde bu alışkanlıktan kurtulmayı kendime telkin etsem de nafile.

Geçtiğimiz hafta, dünya savaşlarının erittiği insanı ve insanlığı heykellerinde en etkili biçimde dile getiren heykeltraş Alberto Giacometti’nin hayatı ile ilgili,”Son Portre” adlı filmi izlerken dikkatimi çekti. Giacometti’nin, Paris’te, hayatının son döneminde kapış kapış satılan eserlerinden kazandığı tomar tomar parayı saklamak için güvenli bulduğu tek yer, Montparnasse’daki stüdyosunda tuvaletteki sifonun arkası. Ne banka, ne de ekonomiye güvenmeyen bir sanatçının parayla ilişkisinin ifadesi ve döneminin bir alışkanlığı bu. Bugün hâlâ yığınla insan aynı güvensizlikle parasını tuvalette sifon arkasına saklamayı sürdürüyor. Bir ölçüde hayatın koşullarının aynı devam ettiğini, düşüncenin ve paranın hiç değişmediğini gösterircesine.

Parayı ayakkabı kutusuna saklama alışkanlığıyla ise ilk kez Amerika’da karşılaştım. Önce klasik şakalarda çıktı karşıma ayakkabı kutusu:

Küçük bir çocuk illa da bir 100 dolar sahibi olmak istemektedir. Haftalarca Allah'a dua eder eder bir sonuç alamaz. Sonunda oturup güzel bir mektup döşenir. Allah adresine yazılmış mektubu postahanede görünce postacılar pek duygulanıp Cumhurbaşkanı’na göndermeye karar verirler. Mektup Cumhurbaşkanı’na ulaşınca o da pek duygulanır ve çocuğu sevindirmek amacıyla ona bir beş dolar gönderilmesini emreder. Nitekim ufaklık beş doları alınca çok sevinir, oturup bir teşekkür mektubu kaleme alır: “Sevgili Tanrım, istediğim parayı gönderdiğin için çok teşekkürler. Ancak, parayı maalesef Washington DC üzerinden göndermişsin ve tabii tipik oradaki ahmaklar da 95 dolarını ayakkabı kutularına indirmişler!”

Adamla kadın neredeyse 60 yıllık evliymişler. Hayatta her şeyi paylaşmış, birbirlerinden asla hiç sır saklamamışlar. Yalnız ilk evlendiklerinde kadın adama dolabın üstünde duran küçük ayakkabı kutusuna hiç dokunmamasını, içeriğini asla sormamasını, kutuyu hiç düşünmemesini rica etmiş. Nitekim adam karısının bu ricasını kırmamış ve kutuyu tamamıyla unutmuş, hiç bir kere bile sormamış. Günün birinde kadın hastalanmış, artık yataktan pek kalkamayacağı da belli olunca hayatla ilgili işleri konuşmak durumunda kalmışlar. Adam o zaman dolabın üstündeki ayakkabı kutusunu sormuş. Kadın da kocasına artık bu kutuya bakma zamanı geldiğini söylemiş. Adam kutunun içinde kumaştan iki bebek bir de 150 bin dolar bulunca pek şaşırmış. Karısı açıklamış:

“Büyükannem iyi evliliğin sırrı hiç tartışma olmamasındadır' derdi. Onun için ben de sana her kızdığımda sakinleşmek için kumaştan bir bebek yapıp bu kutunun içine koymaya karar verdim” Adamın gözleri yaşarmış, kutunun içinden çıkan iki kumaş bebeğe bakmış, karısının onca yılda ona sadece iki kez kızdığını düşünüp hem hüzünlenmiş, hem sevinmiş. Sonra karısına “peki bu para neyin nesi?” diye sormuş. Kadın yorgun bitkin konuşmuş: “Hayatım o da sattığım bebeklerden kazancım.”       

Scott cadı bayramında topladığı paraları ayakkabısının kutusunda biriktirdikten sonra canı çikolata isteyince şekerciye gitti. Şekerci kadın bayram boyunca bol miktarda zaten çikolata yemiş olan çocuğa aç gözlülük dersi vermeye kalkıp, daha fazla şeker almak yerine parasını kimsesiz çocuklara bağışlamasını tavsiye etti. Scott biraz düşündü.. ‘Haklısın,’ diye cevap verdi, ‘ama en iyisi ben şimdi çikolatayı alayım, parayı sen sonra kimsesiz çocuklara bağışlarsın!’”

Sadece fıkralardan değil, Amerika’da paralarını ayakkabı kutusuna saklayanlar arasında gangsterlerin, mafyanın, uyuşturucu satıcılarının olduğunu  New York’ta polisin yaptığı operasyonlarla ilgili olarak gazetelerde yer alan haberlerden ögrendim.

Küba’da paralarını buzdolabında ya da elbise dolabında temiz gömleklerin cebinde saklayanlarla tanıştım.   

İngilizcedeki “döşek altı” etmek terimi , İngiltere’de bankaya ve ekonomiye güvenmeyen insanların paralarını döşek altında saklama alışkanlığının bir ifadesi. Londra’da bazen köşe başlarına bırakılan döşeklerin içinde para bulacaklarını düşünerek döşekleri parçalayan insanlarla hâlâ karşılaşmak mümkün.

Ailesi İkinci Dünya Savaşında yok olan Polonya asıllı bir yayıncı dostum parasını bankaya teslim etmek yerine sanat eseri koleksiyonuna yatırıp evinin duvarlarına asmaktan yana. 

Halide Edip’in Hatıraları'nda, savaşlarda hükümetlerin ve insanların para konusunda aldığı tedbirlere dair ilginç bir kayıt var. 1916’da tümüyle yıkılıp dağılma arifesindeki Osmanlı devleti Alman askeri ve idari kontrolu altındayken, kağıt paraya güveni kalmayan halk da varlığını altına yatırıp saklama yolunu seçer. O tarihte yığınla Anadolu kadınının ticaret amacıyla, dünyanın her hükümetini şaşırtacak yöntemler geliştirip her türlü malı Anadolu'nun dört bir yanına ulaştırabildiğini gözlemler Halide Edip. Anadolu, Balkanlar, Kafkaslar, Arabistan ve Ortadoğu’daki Osmanlı’dan olağanüstü büyük ekonomik beklenti içindeki Almanlar, uğradıkları hayal kırıklığı üzerine, hükümet adına İstanbul sokaklarında insanların üzerine aramaya başlar. Sokakta durdurulup üzerinde altın aranan zengin görünümlü kadınlardan biri de bizzat Halide Edip olur. Halide Edip’in tasviriyle “yüzü kirli ve makyajlı Alman aksanlı”, sonradan Avusturyalı olduğu anlaşılan bir kadın “ben hükümetin altın kaçakçılığı müfettişiyim” sözleriyle durdurur Halide Edip’i Galata’da askeri barakaların önünde. Onu özel bir odaya almaya kalkar. Halide Edip özel odada ayrıcalıklı yeri değil, halkla birlikte herkesin arandığı yeri isteyince, “bırak şimdi bu laf ebeliğini, Türk işi yöntemler geçerli değil burada. Hükümeti ben temsil ediyorum. Dediklerimi yap!” diye buyurur Avusturyalı. Halide Edip’i o özel odada, uzun boylu elleri cebinde dinelen erkek bir görevlinin önünde soymaya kalkar. Halide Edip erkek önünde çarşafının açılmasına itiraz edince iş çekişmeye, ve sonunda çatışmaya dönüşür ve Edip’in hayatında ilk kez bir kadını, üstelik Avusturyalı bir kadını tokatlaması ile son bulur.      

www.sebnemsenyener.com

Okuyucu Yorumları