- A +

Türkiye’yi yönetmeye aday siyasal partilerin ve kişilerin seçim kazanmak için her şeyden önce, ülke içinde barışı nasıl sağlayacaklarını halka somut bir biçimde göstermeleri gerekir. Bu özellikle muhalefet partileri ve adayları için geçerli. Türkiye, AKP iktidarı döneminde bir şiddet sarmalı içine girdi. Muhaliflere karşı nefret söylemi, düşmanlaştırmak, kutuplaştırmak, şiddete başvurmak bu iktidarın en sık kullandığı yöntemler. Bu şiddet sarmalı iktidarın politikalarıyla sınırlı kalmıyor. Bütün topluma yayılıyor. 2018 yılında Ocak-Nisan ayları arasında öldürülen kadın sayısı 130’a ulaştı. Eşi, sevgilisi ya da akrabası tarafından öldürülen kadın sayısı 2013 yılında 237 iken, 2017 yılında 409’a çıktı. AKP iktidarı gibi, bireyler de sorunlarını şiddete başvurarak çözmeye çalışıyorlar. Önümüzdeki seçimlerde, adaylar bu gidişi nasıl tersine çevireceklerini, barış içinde yaşayan huzurlu bir toplumun nasıl yaratacaklarını somut bir biçimde ortaya koymak zorundalar.

Türkiye’de toplumsal barışın sağlanmasının iki yönü var:

1) Kutuplaşmanın Sona Erdirilmesi: AKP iktidarının ve Erdoğan’ın dost-düşman ayrımına dayanan, halkı sadece kendini destekleyenlere sınırlı gören, muhalefeti ise vatan haini olarak kabul eden, dolayısıyla toplumun yarısını dışlayan siyaset anlayışı toplumda büyük bir gerginliğe ve kutuplaşmaya yol açtı. Erdoğan toplumun ortasından geçen büyük bir duvar ördü. Duvarın bir yanındakiler öbür yanındakileri görmüyor, işitmiyor, sesini duymuyor. Kendi varlığına karşı bir tehdit olarak kabul ediyor. Şimdi bu duvarın kaldırılması, duvarın iki yanındakilerin birbirlerini tanımaları, kabul etmeleri, konuşacak ortak bir dil bulmaları gerekiyor. Bunun için toplumda “öteki” olarak gördüklerimizle iletişim kuracak bir diyalog ve hoşgörü kültürünün yerleşmesine gereksinim var. Bu aynı zaman herkesin farklılıklarıyla birlikte yaşayabileceği, bu farklılıkların karşılıklı olarak tanındığı ve kamusal alanda yer açıldığı çoğulcu bir toplum kurulması anlamına gelir.

Türkiye’de yaşayan insanların önemli bir bölümünde, kimliklerini oluşturan katmanlar arasında dinin önemli bir yer tuttuğu bir gerçek. Merkez çevre çözümlerinde, kendini “Müslüman” olarak tanımlayan ve çevrede yer alan bu kesim, sivil, asker bürokrasi, yargı, kentli burjuvaziden oluşan geleneksel Cumhuriyetçi merkez tarafından ezildiğine, baskı altında tutulduğuna inanıyor. Ta ki AKP iktidarına dek. AKP iktidarıyla çevre-merkez yer değiştirdi. İslamcı çevre merkeze taşındı. Cumhuriyetçi merkez de çevreye. Bu kez de İslamcı merkez  Cumhuriyetçi seküler kesim üzerinde, ancak otoriter rejimlerde görülen ağır bir baskı uygulamaya başladı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi ezenle ezilenlerin tarihi. Bunu değiştirmek gerek. Türkiye’nin geçirdiği deneyimlerin ışığında, Türkiye’de kurulacak yeni bir demokrasi, yeni bir toplumsal sözleşmeye dayanmalı. Her iki kesim de kendi dünya görüşüne uygun ve karşı tarafı yok sayan Türkiye projelerinden artık vazgeçmeli. Kendi varlığını sürdürülmesinin ancak karşı tarafın varlığının tanınması ve onunla birlikte yaşamanın koşullarının yaratılmasına bağlı olduğu bilincine varmalı. “Öteki” nin düşman değil, aynı bütünün vazgeçilmez ve eşit bir parçası olduğunu anlamalı. Ezen ve ezilenlerin olmadığı bir Türkiye’nin yaratılmasının önemi halka anlatılarak oy istenmeli.

2) Kürt Sorunun Çözümü: Türkiye’de siyasetin savaş ve şiddet ekseninden çıkarılarak barış eksenine oturtulması Kürt sorununun barışçı bir çözüme kavuşturulmasına bağlı. Kürt sorunu gerçekte Türkiye’nin demokratikleştirilme sorunu. Türkiye’nin çoğulcu, katılımcı, çağdaş bir demokrasiye kavuşması Kürt sorununun çözüm anahtarını da içinde barındırır.

Ancak, her şeyden önce, bütün dünyadaki sayısız örneklerde de görüldüğü gibi, etnik sorunların şiddet yoluyla değil, ancak müzakere yoluyla çözümlenebileceği gerçeğini kabul etmek gerekir. Kuzey İrlanda, Güney Afrika, Filipinler, İspanya ve en son Kolombiya örneklerinde olduğu gibi, her devlet kendi teröristiyle müzakere ederek soruna kalıcı bir çözüm getirdi. Dünyadaki deneyimlerin de gösterdiği gibi, terörü bitirmenin tek yolu bu. Taraflar aralarında görüşüp anlaşınca,bir ortak çözüm bulunca, terör de kendiliğinden sona erer.

Bunun için önce ateşkesin sağlanmasına sonra da bir müzakere masasının kurulmasına gereksinim var. “Devlet teröristle müzakere etmez” içi boş bir söz. İnsan yaşamı söz konusuysa, ülkeye barış, huzur getirilmesi söz konusuysa, herkes herkesle konuşabilmeli. Kaldı ki, Kürt halkının seçilmiş temsilcileri var. Onlarla neden konuşulmasın?

Müzakere masası kurulduktan sonra, ele alınacak konular ortaklaşa saptanır ve her ana konu için ayrı bir çalışma grubu kurulur. Çalışma gruplarında ele alınan bütün konular üzerinde anlaşma saplanmadan hiçbir konu üzerinde anlaşma olmuş sayılmaz.

Seçime girecek adaylar ve siyasal partiler, seçimden önce Kürt sorununa ilişkin somut bir çözüm planı açıklamalı. HDP’nin ittifaklar dışında bırakılması ve Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde bulunması nedeniyle diğer adaylarla eşit rekabet koşullarından yoksun olması sonucu. Kürt seçmen sistem dışına itilmiş, sisteme yabancılaştırılmış durumda. O nedenle, böyle somut bir barış planının adaylar ya da siyasi partiler tarafından seçimden önce ortaya konulmasının Kürt seçmen üzerinde önemli etkileri olacak. Sık sık seçimlerde Kürt seçmenin oyunun önemine değinilmekte. Bu böyleyse, bölgeye ve bütün Türkiye’ye barış ve huzuru getirecek, ölümlere son verecek bir barış planının açıklanması elbette Kürt seçmeninin oyuna yansıyacak.

Yukarıda değinilen ve toplumsal barışın kaçınılmaz iki unsurunun yaşama geçirilmesi yeni bir anayasayla gerçekleşebilir. O nedenle seçimden önce açıklanacak bu projelerin yeni bir anayasada nasıl somutlaşacağını da şimdiden düşünmek gerekir.

Yeni bir demokrasi projesini, yeni bir Türkiye ütopyasını inandırıcı, somut bir biçimde ortaya koyan adayların ve partilerin halkın desteğini almaları ve seçim kazanmaları umudu elbette daha fazla olacak. Halk iradesini açık arttırmaya çıkaran sonsuz parasal vaatler ise ne inandırıcı oluyor, ne de seçmene yeni bir Türkiye için umut veriyor.  

Okuyucu Yorumları