- A +

* Hatırlıyorum, henüz ilkokul ikinci sınıftaydım. Demek ki 1968 ya da 1969 olmalı. Bir 23 Nisan töreniydi. Ailem komşunun büyük oğlunun-üstüme bol gelen- izci kıyafetini bulmuş, buluşturmuş üstüme uydurmuştu. Çok hevesliydim. Milli geçit törenine katılacak, üniformamla caka satacaktım. Çağlayan’da oturuyorduk. Bir gecekondu mahallesiydi. İzci başkanı -bir öğretmendi- Çağlayan son durağa kadar bir yürüyüş yapacağımızı söylediğinde, ağzım kulaklarımdaydı. Ancak cümlesini “baterisi ve davulu olanlar gelecek” diye bitirdi. Yani yürüyemeyecektim.

Sanırım tüm çocukluğum boyunca sadece bir kez o bildiğiniz ısrarcı, yere yatıp ağlayan, en acınası yalvarışlarla anne ve babamı hem çileden çıkarıp hem de “paranın gözü kör olsun” dedirttiğim günlerdi. Babam çaresizce bana bir bateri bulmaya çalışıyordu. Ancak 1960’lar Türkiye’sinde parası olanın bile kolay kolay bulamayacağı bir şeydi.

Sonunda babam bir kırmızı trampet buluverdi. Silahtar’daki İstihkam birliğindeki bir arkadaşının oğlunundu. Provalarda benden daha mutlusu yoktu. Sokaklarda gururla “tam tiri tam” çala çala dolaşıyordum. Sanki bütün Çağlayan beni izliyordu. Artık o büyük güne hazırdım.

22 Nisan gecesi babam üzgün bir ifadeyle geldi. Arkadaşının oğlu trampeti geri istiyordu. 23 Nisan törenlerinde o çalacakmış. Bütün gece ağladım ve sabah trampet evden babamla birlikte gitti. Nasıl bir iz bırakmış ki hala hatırlıyorum.

Milli bayramlarla alakam galiba o yıl bitti. Sonraki yıllarda hiç bir 23 Nisan, 19 Mayıs vd. etkinlikler için gönüllü olmadım. Oysa bilenler bilir. Okul “kırmak” için birebirdi. Ama benim içimde bir şeyler kırılıvermişti. Bayramlar hüzün demekti.

Büyüdüm, milli bayramlardaki o militer ruh halini bir türlü kabullenemedim. Silahların gölgesinde, rap rap yapılan, ‘amma da disiplinli’ dedirten o ruh halini sevemedim. Her yıl kendini tekrar eden, dolayısıyla hiç bir cazibe içermeyen mantığını içime sindiremedim.

Sonra zamanın döngüsü ve ruhu içinde, o bayramların aslında sıkça söylenen “milli beraberlik” halinden sapanlar/sapmayanlar ikileminde bir turnusol kağıdı olduğu günlerden geçtik. Katılan makbul vatandaştı. Gelmeyenleri sadece gözler değil, devlet de arardı.

Dedik ya milli bayramlar bir şekilde zamanın ruhunu yansıtırdı. Örneğin 27 Mayıs darbesini yapanlar, “amma da iyi iş yaptık” diye darbe gününü, bayram ilan edip, ortadan kaldırdıkları “Anayasa” ile andı. 12 Eylül darbesini yapanlarsa, 12 Eylül gününü tatil/bayram ilan etmek yerine 27 Mayıs’ı tatil olmaktan çıkarıp, bir de yanına 23 Nisan’ı sadece çocukların kutlayabileceği gibi bir karar daha aldı. Eh, ne de olsa aynı zamanda Ulusal Egemenlik kavramı iğdiş edildiğine göre bayrama da gerek kalmamıştı. Cuntacılar, “bahar bayramı” olarak kutlanan 1 mayısları da mesai gününe çevirerek tarihi misyonlarını tamamlamıştı.

Tarih devam ediyordu. Son yıllara damgasını vuransa, Mustafa Kemal’in adı ve onu çokça çağrıştıran o milli bayramların akamete uğratılmasıydı. Ölüm ve katliamların eksik olmadığı bu acılı ülkede yaşanan her kötü olayın sonunda, “ülke bu kadar acılıyken, filanca bayram kutlanamaz” gerekçesiyle, milli bayramlar giderek gündelik yaşamımızdan birer birer eksilmeye başladı. Kutlama dediğin acı macı dinlemez ama açılışlarda yapılabilirdi. Kamusal kutlamalara gerek olmadığı söylendi. Kutlamalar. statlardan, ana caddelerden, meydanlardan uzak tutulmaya başlandı. Ölçek küçültülerek, öneminin de azalacağı öngörüldü. Artık milli bayramlar benim yıllar önce eleştirilerimin aksine, halkın meydanlara çıkması, meşaleler yakması ve şarkılar, türkülerle eğlenmesi şeklinde alternatif kutlamalara dönüşmeye başladı. Ancak itiraf etmek gerekir ki giderek nüfuz alanını yitirmeye başladı. Atatürk’ü tarihsel kimliğinden ve devlet ideolojisindeki yerinden önemsizleştirmeye çalışan bir bilinçli duruş -kısmen- başarılı olmuştu. Tabii ister istemez artık bu “sivil” kutlamaların en çok tekrarlanan iki sloganı “Türkiye laiktir laik kalacak” ya da “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”di.

Geçtiğimiz 19 Eylül günü okullar açıldı ve anladık ki zamanın ruhu kendi milli bayramını yavaş yavaş hayata dayatıyordu. Okullar açılırken ilk dersin “15 Temmuz Demokrasi Zaferi ve Şehitleri Anma Günü” olması istenmişti. Her okulda bu konuda ders verilmesi zorunlu tutulmuştu. Oysa sadece 20 gün önce 30 Ağustos’ta yedi düvele, işgalcilere karşı kazanılan ve binlerce şehitle taçlanan bir zafer günü pas geçilmiş ama 15 Temmuz unutulmamıştı. Tabii ki unutulmamalıydı. Tanklara, uçaklara, mitralyözlere karşı dimdik duran bir halk kendi destanını yazmıştı. Ama geçmişten beri kutlanan o “eski” bayramların bir özelliği vardı. Kutlanılan bütün milli bayramlar hakkında tarih de, adalet de, vicdanlar da kararını vermişti. Üzerinden iki ay geçtiğine göre 15 Temmuz için “devlet aklına’” mı yoksa halkın hafızasına mı gerek vardı?

Ve en önemlisi “ilk ders okutulması emrolunmuştur” türü tamimlerle, Bursa Osmangazi’de ilkokul öğrencilerine askeri üniformalar giydirilerek ya da Çanakkale’de çocuklara askeri üniforma giydirip, tahta tüfeklerle rap rap yürüterek yaptırılan yürüyüşlerle varılabilecek yer, bizatihi telin edilen militarizmin ikamesi ya da ta kendisi olmaz mıydı?

Üstelik o çocukların trampeti bile yoktu…


*Bu yazı Kafa Dergisi'nde yayımlanmıştır 

Okuyucu Yorumları