Altanlara değil kendimize üzülüyorum

- A +

Bu ülkenin cezası da bu işte: Övüneceği insanlarını kıskanmakta, karalamaya çalışmakta, cezalandırmaya kalkışmakta doymak bilmez iştahı.

Ahmet Altan’la Mehmet Altan’ın gözaltına alındıklarını öğrenince hissettiğim öfkede bu gerçeğin de payı vardı.

Sanem Altan, ailesine yakışır vakur bir duruş sergileyerek “demokrasi yolunda böyle şeylere şaşırmak, üzülmek Altan geni için pek mümkün değil” demişti.

Üzülmesi gereken onlar değildi zaten, toplum olarak bizdik.

En başta, değerli insanlarını yok etmeye, öğütmeye, hapsetmeye, yasaklamaya, yurdundan uzaklaştırmaya “programlı” bir ülkenin halkı olduğumuz için…

Dahasına geçmeden, Altanların gözaltına alınmasına sebep gösterilen televizyon programını, yayınlandığı gece, baştan sona izlediğimi söyleyeyim. Seyretmeyip de merak eden varsa, “subliminal” mesaj filan vermediler, her ne diyeceklerse her zamanki gibi açık açık konuştular.

O gece programa konuk olan Ahmet Altan yıllardır savunduğu görüşlerden farklı bir görüş dile getirmedi, uzunca bir zamandır yaptığı uyarıları yineledi. Ki bu kısaca, ülkedeki kötüye gidişi yani bir darbeyi ve/veya iç savaşı önlemenin ancak demokratik ilkelere ve hukuk kurallarına uymakla mümkün olduğu ikazıydı.

İddia edilenin tam aksine, memleket  bir darbe tehlikesiyle karşılaşmasın diye dikkatleri çekmeye uğraştı.

Türkiye’nin tarihinde gerçekleşmiş darbeleri oluşturan koşullara atıfta bulunarak çıkarımlar yaptı ve öngörüde bulundu. Bunu anlamak için önceki yazılarına, konuşmalarına bakmak yeter zaten.  

Üstelik böyle bir darbenin yalnızca cumhurbaşkanına ve hükümete değil, kendilerine  yönelik bir tehdit de oluşturacağını vurguladı söz konusu programda.

Ben Ahmet Altan’ı Güneş gazetesinde çalışırken tanımıştım. Yirmi beş yıldan fazla oldu. O süreçte kısa bir süre gazetenin genel yayın yönetmenliğini de yapmıştı.

Seneler sonra, bu sefer Altan’ın kurucusu ve genel yayın yönetmeni olduğu Taraf’ta, kuruluşundan Yasemin Çongar ve Neşe Düzel’le istifa ettikleri güne kadar köşe yazdım ama aynı grubun bünyesinde yayımlanan K dergisinin editörü olmam dolayısıyla her gün gazete binasındaydım ve yazı işleri toplantılarının yapıldığı kısmın hemen yanı başındaydı masam.

Bir de onu okuru olarak takip ettiğim, Güneş ve Taraf parantezinin öncesi, arası ve sonrası var tabii.

Bunları anlatmamın nedeni şu: Birincisi, eğer biraz olsun insanları tanıma yeteneğiniz varsa, Ahmet Altan’la sadece yarım saat geçirmek bile onun ne kadar mert, açık sözlü ve hiçbir güce boyun eğmeyecek biri olduğunu görmenize yetmesi.

Biat etmeye, düşündüklerini saklamaya ne yaradılışı izin verir ne bünyesi, anlarsınız.

İkincisi, bunca uzun bir zaman diliminde görüşlerinde,  yazılarında, konuşmalarında tutarlılığını hep korumasına, demokrasi anlayışında zerre sapma olmamasına tanıklığım.

Otuz yıl evvel demokrasi, hukuk, insan hakları, barış, dünyayla bütünleşmek hakkında neler söylüyorsa bugün de aynısını savunuyor.

Sosyal medyada yokum ancak sağdan soldan duyduklarım sayesinde yazılanların bir bölümünden haberdar oluyorum.

Herhalde kullanıcı profilinin yaş ortalaması genç olduğundan Ahmet Altan’ın eskiden sadece romanlar, denemeler yazarken, siyasi kimliğinin Taraf’la başladığını sananlar var…

Öte yanda da darbe girişiminden bu yana ekranları dolduran, yazdıkları mecralarda, sosyal medya hesaplarında var güçleriyle Altanları ve tüm demokratları linç etmeye çabalayanlar…

Birinciler bilmiyor, ikinciler yanıltmaya, gerçekleri ters yüz etmeye ve üstlerini örtmeye uğraşıyor.

Bilmeyenler için not düşeyim…

Güneş’teki genel yayın yönetmenliği gazetenin sahibi Asil Nadir’in haberine müdahale etmesi ve Ahmet Altan’ın bunu kabul etmemesi sonucu son buldu.

Yine 90’ların ilk yarısında Neşe Düzel ile birlikte hazırladıkları Kırmızı Koltuk ve Dinamit programlarında Türkiye’nin tabu olmuş, konuşulmaya korkulan sorunlarını gündeme taşıyıp tartışmaya açtılar. Sakıncalı sayılan birçok siyasi figür ilk kez o programlarda ekranlara çıkıp düşüncelerini ifade etme imkânına kavuştu.

Milliyet gazetesindeki köşesinde 1995 yılında yazdığı Atakürt başlıklı yazısı nedeniyle DGM’de yargılanıp ceza aldı.

Şimdilerde tek bir manşeti, tek bir cümleyi ısıtıp ısıtıp servis edenlere Milliyet’in “Fransız Ahmet” manşetini hatırlatayım. Yanılmıyorsam 2000’li yılların başlarıydı. Altan’ın Almanya’daki bir toplantıda Türk halkını aşağıladığını iddia ettikleri bir haber yaptılar. Haberin yalan olduğu kanıtlanınca gazete Ahmet Altan’dan özür diledi.

Bence Altanların, bu memleketin diğer bir avuç hakiki demokratıyla birlikte, en bariz özellikleri asla “mağduriyet tercihi” yapmamaları. Mağdur olan kişilerin, kesimlerin aidiyetlerine bakmadan, aralarında bir ayrıma gitmeden hepsinin hakkının hukukunun teslim edilmesi için kalem oynatmaları.

Bu yüzden Ahmet Altan gibi kalemlerin özgürlüğü kendisiyle aynı görüşte olun olmayın hepiniz için bir güvencedir.

Ve o kalem, belki de en fazla bundan dolayı haset edildiği, engellenmeye çalışıldığı üzere, çok güçlü, çok derinlikli, çok etkili bir kalemdir.

Buna kayıtsız şartsız demokratlığını, cesur karakterini eklerseniz buralarda bunca iftiraya uğramasına da pek şaşırmazsınız esasen.

Benim içimi en çok her daim statükodan yana vaziyet alan, hep bir güce, güçlüye dayanan, iktidara ve muhalefete yönelttikleri eften püften eleştirileri tarafsızlıkmış gibi yutturmaya çalışan köşeciler bulandırıyor.

Nerede muhalefetini vesayete, muktedire, güce karşı yapan Altanlar, nerede patronunun, iktidarın veya başka herhangi bir gücün kanatları altına sığınıp meslektaşlarını hedef göstermeyi muhaliflik diye satmaktan utanmayanlar.

Bütün demokratların susturulduğu, meydanın ve medyanın bu örnek insanlara kaldığı bir yerde biz kendi halimize üzülmeliyiz demem bundan.

Ne yazmıştı Ahmet Altan  P24’teki köşesinde, Goril ve Robespierre başlıklı yazısında:

“…Bir de adamlarınızın ‘tutuklama listeleri’ yayınladığını duydum, o listelerle sevdikleri için endişelenen insanları korkutuyorsunuz.

Asıl korkutmak istediklerinize, bu kindarlık, acıklı bir ezilmişlik olarak görünüyor sadece… 

Kendinizi böyle acıklı durumlara sokmayın.

Bir de bunlardan korkan insanlara, yakınları için endişelenenlere seslenmek istiyorum:

Korkmayın.

Unutmayın hayat geçici bir şeydir, hepimiz öyle ya da böyle geçip gideceğiz, korkmaya değmez.

Korkacaksanız, sevdiklerinizin tutuklanmasından, ölmesinden değil, onların boyun eğdiklerini, onurlarından vazgeçtiklerini, ruhlarını sattıklarını görmekten korkun.”

Okuyucu Yorumları