Gültan Kışanak: Tutsak edilen ben değilim, yerel demokrasidir

- A +

2 hafta önce Belediye Başkanlarımız Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın neden cezaevinde olduklarına dair bir yazı yazmıştım (Gültan Kışanak ve Fırat Anlı neden 225 gündür cezaevindeler, biliyor muyuz?)[1] Her 2 dava da hukuk faciası örnekleri. Yarın Gültan Kışanak’ın duruşması Malatya’da görülecek. Gültan Hanımın yarın yanında olamıyorum, ancak savunmasını sizlere ulaştırmak, cezaevindeki Belediye Başkanımızın sesini sizlere duyurmak istiyorum. Bu nedenle 18 sayfalık savunmasından bazı bölümleri sizlerle paylaşıyorum.

Sözü Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı Gültan Kışanak’a bırakıyorum:

-Bu davanın önemi sadece benim haksız yere tutuklanmamdan gelmiyor. Asıl önemi, bu dava gerekçe gösterilerek ben görevden alındım ve yerime merkezi hükümet bir memuru kayyum olarak atadı. Olağanüstü yetkilerle donatılmış bu memur eliyle, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Belediye Encümeni de işlevsiz bırakıldı. Bu duruma “yerel demokrasi askıya alındı” demek daha doğru olacaktır. Özcesi; evet ben de bu dava nedeniyle özgürlüğümden men edildim ancak asıl olarak 1 milyon 600 bin insanın yaşadığı Diyarbakır’da yerel demokrasi rafa kaldırıldı. Tutsak edilen sadece ben değilim, yerel demokrasiye kelepçe vuruldu. Halkın iradesi gasp edildi. Buradan, bu açıdan bakıldığında yargılanan ben değilim, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Meclis üyeliği için oy kullanan, demokrasiye inanan ve güvenen, 30 Mart 2014 tarihinde sandığa giderek iradesini beyan eden tüm Diyarbakırlı yurttaşlarımızdır. Demokrasilerde seçim ve sandık esastır. Seçimlerde tercihini ortaya koyan halkın iradesi, milli irade her şeyin üstündedir. Ve temel ilke “seçimle gelen, seçimle gider” ilkesidir. Halkın iradesine, seçim yöntemi dışında bir yolla müdahale etmenin hukuktaki genel tanımı “darbedir”.

-2013 yılında çıkartılan büyükşehir yasasıyla, büyükşehir belediyelerinin görev ve yetkileri, tüm il sınırlarına kadar genişletildi, ve büyükşehir belediyesi olan yerlerde il genel meclisleri kaldırıldı. Kayyum atamasıyla birlikte Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisi de devre dışı bırakıldığı için, şu anda Diyarbakır ilinde yerel yönetimlerde hiç bir seçilmiş organ yoktur. Koca bir şehir bir kayyumun insafına terk edilmiştir. İşte bu davanın yükü bu kadar ağırdır.

-Önce iktidar mensupları, hiç bir kanıt olmadan sürekli DBP’li belediyeler hakkında, gerçekle hiç alakası olmayan açıklamalar yaparak, belediyeler hakkında olumsuz bir algı oluşturdular. Bu algının iyice güçlendiğini düşündükleri zaman TBMM’ye bir yasa teklifi sundular, belediyelere kayyum atamasını öngören. Demokratik kamuoyunun ve parlamentodaki muhalefetin tepkisi üzerine bu kayyum yasa teklifini geri çektiler, çekmek zorunda kaldılar. Ancak 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL’i fırsat bilerek, meclisten çıkaramadıkları yasayı, kanun hükmünde kararname olarak çıkardılar. Bu dava dosyası da 674 sayılı KHK’dan sonra hazırlandı. Çünkü benim görevden geçici olarak uzaklaştırılmama vesile olacak bir dava gerekiyordu ki, beni görevden uzaklaştırıp Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine kayyum ataması yapılabilsin. Bütün bunlar bir yorum değil, hakikatin ta kendisidir. Bu davanın ısmarlama bir dava olduğuna dair bir diğer gösterge de, daha tutuklanma kararı verilmeden, cezaevinin hazırlanmasıdır. Mahkemeden önce, Adalet Bakanlığı hangi cezaevinin götürüleceğime dair karar vermiş, cezaevinde hazırlık yapılmıştı. Tutuklama kararı gece saat 00:30’da verildiğinde bizi Kocaeli Cezaevine götürecek uçak, ekip, her şey hazırdı. Ve aynı gece Kocaeli cezaevinde konulacağım oda önceden boşaltılıp hazır edilmişti. Bunu cezaevine gittiğimde öğrendim. Hukuki hiç bir gerekçe yokken, Adalet Bakanlığının talimatıyla 3 ay boyunca, bir odada tek başıma tecritte tutuldum.

-Davanın ayrıntılarına baktığımızda, siyasi parti faaliyetleri, demokratik muhalefet, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındaki konuşmalarım, katıldığım demokratik etkinlikler alt alta yazılarak, bundan bir sonuç çıkartmaya çalışıldığı görülüyor… Suçlamaya konu edilen konuşmalarım, katıldığım kimi demokratik etkinlikler yıllar önce kamuoyunun, güvenlik kuvvetlerinin gözleri önünde aleni bir şekilde vuku bulmuştur. Tamamı polis kameraları tarafından kaydedilmiş, basın yayın organlarında yer almış siyasi parti faaliyetleridir. Eğer suç teşkil etseydi zamanında gerekli tahkikatlar yapılırdı.

-Sadece sonuçları itibariyle değil, konusu itibariyle de bu dava siyasi bir davadır. Bu davada benim siyasi görüşlerim yargılanıyor… Siyasi parti görevlerim gereği yaptığım basın açıklamaları, miting konuşmaları, siyasi yorum ve değerlendirmelerim bu davada yargılanma konusu yapılmış. Bu davada demokratik siyaset yargılanıyor. Benzer Konuşmaları Meclis kürsüsünden de dile getirdiğim halde, yasama dokunulmazlığı hiçe sayılarak dava konusu yapılmıştır.

-Anayasa’nın 6. Maddesinde “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir… Hiç kimse veya organ, kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” diye yazar. Yoruma hiç ihtiyaç duyulmayan bir maddedir. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine atanan “kayyum” mahalli idare için seçilmiş tüm üyeleri ve organları devre dışına bırakma, hesap dahi vermeyen, denetlenmeyen tek yetkili olma hakkını, Anayasa’nın hangi maddesinden almaktadır? Kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkiyi kim, başka bir kişiye verebilir? Kanun Hükmünde Kararname en nihayetinde bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi’dir.  Bakanlar Kurulu Anayasa’dan kaynağını almayan bir yetkiyi, nasıl bir kişiye verebilir? Bu durum “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” hükmüne açıkça aykırı değil midir?

-Sorun sadece bir kişi olarak benim hürriyetimden yoksun kalıp kalmamam değildir. Sorun yerel demokrasinin rafa kaldırılması sorunudur. Sorun bu ülkenin bir kısım yurttaşlarının, mahalli idarelerde temsil edilme ve yönetime katılma haklarının elinden alınması sorunudur. Ki bu yurttaşlar büyük çoğunlukla Kürt kimliğine sahiptir. Bu durumun Kürt sorununu daha da büyüteceğini tahmin etmek için, bu savunmada ifade ettiğim sınırlı bilgilere bakmak bile yeterlidir.

Birkaç hafta önce sevgili Gültan Kışanak’tan  bir mektup aldım. Yolladığı mektupta şöyle yazmıştı:

“Sevgili Nurcan, Sur’da yıkımın devam etmesi çok can sıkıcı. Binlerce yıllık tarihin izleri nasıl da hoyratça silinmek isteniyor. Bu ara Küdüs’ün tarihini anlatan bir kitap okuyorum. Ortadoğu’nun üç bin yıldan beri kaynayan kazanı. Ateşi harlayanlar değişse de kazan hep kaynıyor. Onlarca kez yıkılıp yeniden kurulmuş bir kent Kudüs. Üç semavi dinin çıkış kaynağı ama rahat yüzü görmemiş. Sur’un kaderi de sanki Kudüs’e benziyor. Çoğulcu kimliğinin bedelini, her dönem yıkımla, talanla ödeyen, yine de kimliğinden taviz vermeyen, çoğulculuk iddiasını koruyan bir kent. Orada olmak, Sur’a sahip çıkan insanlarımızla birlikte olmak isterdim, ama kucak dolusu selamlarımı göndermekle yetinmek durumundayım...”

Kazan hep kaynıyor. Kürt halkının temsilcilerini “üfürük” iddianamelerle içeri atarak, Kürt kentlerini  yıkarak, ateşi harladıkça harlıyorlar. Kürt sorunu devam etsin, onlarca can yitsin istiyorlar. Türk, Kürt yüzlerce evlat ölüyor, ateş bir sürü ocağa düşüyor.

Bu ateş artık sönmeli…

Sana da kucak dolusu selam olsun Gültan Başkan!

(Yarın Gültan Kışanak’la birlikte Sebahat Tuncel’in de duruşması var. Her ikisi için ve tüm belediye başkanları,milletvekillerimiz için özgürlük istiyoruz.)

Okuyucu Yorumları