'Çatışma çıkmadan önce üzerimizdeki paraları yaktık!..'

- A +

Kızıldere'den sağ kurtulan tek isim olan Ertuğrul Kürkçü'nün katliamın nasıl yapıldığına ilişkin savcılık anlatımlarını dün yansıttık. Bugün de, Kürkçü'den Aydın Çubukçu'nun “Bizim '68” kitabına yansıyan metne yer veriyoruz. İki metin karşılaştırıldığında, bazı iddia sahiplerinin iddialarının aksine, esasa ilişkin hiçbir anlatım farkı bulunmadığı görülecek. Kürkçü, “Bizim '68”de anlatıyor:

“Kızıldere’deki çatışma, aslında bizim için iki gün öncesinden belli olmuş gibiydi. Çünkü ben kendim Kızıldere’nin neresi olduğunu gidene kadar bilmiyordum. Hiçbirimiz de bilmiyorduk. Sadece bize yol gösteren bir Ünyeli arkadaşımız vardı (Ahmet Atasoy kastediliyor. M.B). Bunlar daha önce Sinan Kazım, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna ve Saffet Alp’in eylem sahasına çıkartılması için oraya gitmişlerdi.  Ve orası bu eylem için, önceden tasarlanmış ve planlanmış bir yer değildi. Fakat biz Ünye’de kıstırıldıktan sonra gidebilecek hiçbir yerimiz kalmadığı için oraya gitmiştik. Oradan başka da bir yer yoktu çünkü.

Biz her ne kadar kır gerillası yapmaya yönelmiş idiysek de, ne oraları üs olarak seçmiştik, ne de oralarda üs kurulabilecek yer vardı. Dolayısıyla biz, gelen bilgilerden, çevreden edindiğimiz bilgilerden, adım adım bize doğru yaklaşıldığını hissettik. Çatışmadan önceki gece aşağı yukarı bize doğru geldiklerini her şeyden hissediyor gibiydik ve son bir çıkış olabilir mi diye biraz tartıştıktan, soruşturduktan sonra bunun da olanaklı olmadığı ortaya çıktı ve bizi bekleyen sonuçla karşılaşmaya hazırlandık.

Aslında bu karşılaşmada ne yapılacağını önceden kararlaştırmış değildik. Sabah gün ağarırken kaldığımız eve iki kişinin yaklaşmakta olduğunu nöbetçi arkadaş, Sabahattin Kurt haber verdi.Uykudan uyandık ve evinde kaldığımız kişinin askerlerle beraber çıkıp gittiğini anladık. Çünkü biz askerler geldikten sonra ne olacağını sormak için bekliyorduk, evde hiç kimse kalmamıştı. Kaldığımız odadan çıktığımızda evin boş, terk edilmiş olduğunu ve etrafımızın sarılmakta olduğunu gördük.Yerimiz saptanmıştı. Kısa bir görüşmeden sonra rehineler elimizdeyken teslim olmayacağımızı ve rehineleri de serbest bırakmayacağımızı kararlaştırdık. O gün ikiye kadar, helikopterler geldi kalktı, ordu çevirdi köyü. Kızıldere halkı askerlere pideler ayranlar taşıdı. Onlar da ne olduğunu çok fazla anlamıyorlardı. Bir tek biz ve harekâtı yönetenler ne olacağını iyice biliyorduk. Saat iki sularında, evin toprak damlı ama sonradan kiremitle örtülmüş çatısından, kiremitleri kırıp dışarıya bakarak ne olup bittiğini izlemeye çalışıyorduk ve oradan seslenenlere cevap yetiştiriyorduk.

Saat iki gibi İngilizleri kendilerine göstermemizi istediler. Bir tanesini ben çıkarttım konuşturdum. Ardından onu tekrar aşağıya indirdik. İşte biz çatıda dört beş kişi kadardık. Mahir vardı, Cihan vardı, ben vardım. Saat ikiyi biraz geçe, 'İçinizden biri çıksın görüşmek istiyoruz' dediler. Ben çıktım. 'Bir dakika bekleyin’ dediler. Ama ben kafamı çıkarttığım yerden çevredeki makineli tüfek yuvalarında askerlerin mevzilenmekte olduğunu, açıkta olanların da siperlere doğru çekilmekte olduklarını fark edip biraz geriye doğru çekildim ve arkasından iki el ateş edildi, onun arkasında makinelı tüfek yaylım ateşine başladı ve biz hepimiz çılgınca taramanın altında kendimizi aşağıya atmaya çalıştık.Aşağıdan yukarıya bir ağaç merdivenle çıkılıyordu. Ben aşağıya yuvarlandığım an yukarıdan başıma kanlar aktığını hissettim ve  yukarıya uzandığımda Mahir’in ölmüş olduğunu fark ettim.

 

'İngilizler bir arkadaşımız tarafından öldürüldü'

 

Fakat onu oradan çıkarmak, almak kabil değildi, evin kiremitleri durmaksızın kırılıp savruluyordu. Bizim daha önce aldığımız karara göre bizimle pazarlık sonuçlanmadan İngilizleri hiçbir şekilde kimseye teslim etmeyeceğimiz ve eve ateş açıldığı takdirde onların öldürüleceği bildirilmişti. Ateş açıldığı andan sonra, toparlanıldıktan sonra ve Mahir öldükten sonra, İngilizler bizim bir arkadaşımız tarafından öldürüldü. Ancak daha sonraki spekülsyonlara belki bir açıklık kazandırmak için şunu eklemeliyim: İngilizlerin, bizi kuşatan ve bizi yaylım ateşi altına alan güçler tarafından kurtarılmak istendiğine dair hiçbir belirti yoktu. Bunu kanıtlayan iki olay var: İngilizler, bizi kurtarın, bunlar bizi öldürecekler dediğinde, karşıdan gelen cevap, kelimesi kelimesine şöyleydi: 'Onlar sizi nasıl olsa öldürecekler, onlarda insaf yoktur.' Dolayısıyla birincisi, İngilizleri kurtarma yönünde bir karar yoktu ya da daha doğrusu, kurtarmama kararlılığı vardı. İkincisi; çatışma sona erdikten ve otopsiler yapıldıktan sonra düzenlenen resmi otopsi raporlarına göre, İngilizlerin üzerlerinden yalnızca başlarına sıkılan kurşun değil, vücutlarına saplanmış 12 tane piyade mermisinin de çıktığı tespit edilmiş. Dolayısıyla İngilizlerin sağ kurtarılma diye bir projesi, ne hükümetin vardı, ne de İngiliz hükümeti onları kurtarılmaya değer görmüştü. Dolayısıyla rehinelerimizin böyle bir iş için zayıf olduğu anlaşılıyordu.

 

'Kimse teslim olmak istemedi'

 

İlk atışlardan sonra, yarım saat  süren bir sessizlik oldu ve bize seslenilmeye başlanıldı. İşte o arada ne var ne yok, durumumuz nedir diye toparlanıp gözden geçirmeye başladığımızda gördüğümüz, Ömer Ayna makinelı tüfek atışıyla gözünden yaralanmış, sağ gözü çıkmıştı ve yarı ölü vaziyetteydi, ama hâlâ konuşuyordu. Cihan Alptekin ve Saffet Alp karşılıklı odalardan kaçarken, Saffet’ in elindeki silah ateş almış, Cihan, karnından yaralanmıştı. Mahir ölmüştü, diğer arkadaşlarda herhangi bir şey yoktu. Yara bere yoktu. Biz içerisinde kalbura çevrileceğimizi anladığımız kerpiç evi tahkim etmeye başladık. Evde erzak, zahire çuvalları vardı, işte onları ağaç kapıların önlerine yığdık.

Evin makinelı tüfek ateşinden etkilenmeyen tek bölümü, ortasındaki dış duvarların arasında bulunan koridordu.Onun önüne toplandık bir U şeklinde orada oturuldu. Ve sonra ne yapacağımızı tekrar konuştuk. Kimse teslim olmak istiyor mu? Hayır istenmiyordu. Bu durumda yapılabilecek tek şey; bize yönelecek, eve yönelecek saldırıyı beklemekti. Bunun da çok büyük bir olasılıkla doğrudan doğruya fiziki olarak eve girme teşebbüsü olacağını düşündük. O durumda da kendimizi savunmak için el bombalarımızı hazır hale getirdik. Ben de arkadaşların oturduğu koridorun öbür ucundaki, eve girilebilecek ikinci girişi zahire çuvallarının gerisinde siper alarak beklemeye başladım. Ama bizim beklediğimiz gibi olmadı. Ev, uzaktan roket, yani tüfek bombaları ve havan ateşi altına alındı. Bunların bir bölümü evin bir tarafını deldi geçti, bir bölümü çatıyı yıktı. Sanıyorum dört beş atıştan sonra bizim arkadaşların bulunduğu yer isabet aldı ve birbiri peşisıra üç ya da dört el bombasının patladığını işittim, patlamalar bittiği anda dönüp baktığımda arkadaşların büyük bir bölümünün gerek dışarıdan gelen ateşle, gerek ellerindeki bombaların ateş alıp patlamasıyla öldüğünü gördüm.”

 

'Teslim olacak kimse var mı lan'

 

“Ve ben eve yapılan atışlar devam ettiği için evin hemen bitişiğindeki samanlığa geçtim ve  samanlığı ayakta tutan ağaç direğin berisine siper alarak beklemeye başladım. İşte aşağı yukarı yarım saat kadar daha bu atışlar devam etti. Samanlığın bir bölümüne de bomba isabet etti. Direğin arkasından, evde samanlığın birbirine açılan kapılardan sivil giysili insanların ateş ederek girdiklerini gördüm.. 'Teslim olacak kimse var mı lan?’  diye bağırdıktan sonra evin içerisini tarıyorlardı. Benim bulunduğum yöne doğrudan ateş ettiler ve ondan sonra içeriye döndüler, fakat bir çatışma sözkonusu değildir. Daha sonra, ben ertesi gün yakalandıktan sonra bir uzatmalı çavuşun bana söylediğine göre, bir tek Saffet Alp’i sağ olarak almışlar ve onu da kapının önünde bir subayın başına tabanca ile ateş ederek öldürmesi ile ortadan kaldırmışlar.

Ben kendim bana yönelecek saldırıyı beklerken evden çıkmaya başladılar. Çünkü, onların elindeki bilgilere göre, evde İngilizlerle beraber on üç kişi olacak. Oysa evde on dört kişi var, bizim evinde kaldığımız kişi bizi yanlış saymış.”

 

'Çatışma çıkmadan önce paralarımızı yakmıştık'

 

“Ve onlar on üç cesedi bulduktan sonra, cesetlerin de bir bölümünün yüzleri tanınmayacak halde olduğu için alıp götürmeye başlamışlar. Oysa ben o sırada sürekli olarak bana ne zaman saldıracaklar diye bekliyordum. Akşam karanlık çöktükten sonra sesler azaldı.. Ben o sırada o samanların arasında, ya büyük heyecan, ya olayın verdiği bunalım yüzünden, yani son derece sıkıcı korkunç bir şey orada beklemek, kendimden geçmişim. Çünkü çok az uyuyorduk. Ben gözlerimi açtığımda gene evle samanlığın birbirine bağlayan kapıdan bir lüks lambasının uzatıldığını gördüm, 'şimdi çok karanlık, keşif yapamayız , sabah gelelim' dediler ve gittiler. O zaman idrak ettim ki, bunlar aslında benim ölenler arasında olmadığımı bilmiyorlar ve ellerindekilerle yetindiler. Fakat ne yapacağımı bilemez bir haldeydim.

Gündüz çatışma çıkmadan önce, paralarımızı yakmıştık,  oradan çıkıp bir yere gitmek kabil değil. Üstüm başım kan içinde, Mahir’in kanı üstüme akmıştı. Çok büyük ölçüde de köyün kontrol altında olduğunu düşünüyordum. Halbuki köy göz altında değilmiş. Onlar çekip gitmişler. Ertesi gün benim öldüğüm ilan edilmiş, Nihat Yılmaz’ı ben zannetmişler. Çünkü onların listesinde Nihat Yılmaz yok. Ertesi gün ya da akşam öldüğüm ilan edilince babam Niksar Hastanesi'ne gelmiş, cesetleri teşhis etmesi istenmiş. Teşhis sırasında babam 'Benim oğlum burada yok’ demiş. O andan itibaren, babamın daha sonra bana anlattığına göre, babamla oradaki görevliler arasında bir çekişme başlamış. Senin oğlun bu diyerek Nihat Yılmaz’ın cenazesini babama vermek için uğraşılmış. Onun diretmesi üzerine yeniden köye ceset araması yapmaya gelindiğinde yakalandım ben.

Daha sonra çokça tartışıldığını bildiğimiz olayın aslı astarı budur. Ama bu tartışmaların ötesinde, bu tartışmaların şöyle başlatıldığını düşünüyorum: Bu eylemin, böyle bir kaybın anlamlandırılmasında güçlük çekildiği için bir, ikinci olarak da, bir silahlı mücadelenin gerekliliğine inanmayan ya da bunun anlamsız olduğunu düşünen ya da yersiz olduğunu düşünenler açısından, bunun başarısızlık nedenleri içinde, devletin bu hareketleri kontrol ettiği kanaati oldukça yaygındı. Ve böyle bir durum, bu kanaati pekiştirmek için görünüşte elverişli bir malzeme sunuyordu. Ancak olayın berisindeki hakikat yalnızca bununla ilgili ve çatışmanın seyri de bundan ibaret.”

THKO önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını durdurmak için THKP-C önderleri ile THKO’lu Ömer Ayna ve Cihan Alptekin, Kızıldere’de ölümüne bir dayanışma göstererek, unutulmaz bir tarihsel olaya kanlarıyla ve canlarıyla imza attılar.

Şimdi 10 karanfil olarak anılıyorlar.

Kronolojinin son maddesini de yazalım:

6 Mayıs 1972: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan sabah saatlerinde idam edildiler.

Darağacında attıkları, dünyaya son sözleri olan sloganlar ise, Türkiye solunda bir miras olarak benimsendi.

 

Yarın: Kızıldere’de  evlatları katledilen aileler konuşuyor /  Sabahattin Kurt

 

Okuyucu Yorumları