Alevli yüreklerin göklerden gelen sesleri

- A +

Naylon ile alpaka; polyester ile keten; sex on the beach ile rakı; kuru fasulye, turşu ile Brüksel lahanalı  şatobiryan…

Yaşam kültürü antagonizmalarını temsil ederler. Tercihler de son kertede, kişiseldir, ama aynı zamanda dünya görüşünün de beride; belirleyen değilse de etkileyen bir rolü vardır. Fakat sanatta durum farklılaşabiliyor. Kalıcı ve insanın derinlerine ulaşma yetisine sahip sanat eserleri bu antagonizmayı un ufak edip çözeltebiliyor. Ancak tercihler, arzu ve zevkler de doğru diye bir nesnellik ölçütü yoktur, olamaz da zaten. Şu halde; o Chopin dinliyor, diye bir üst rütbe tayin edemeyeceğimiz gibi öbürü türkü dinliyor diye tenzili rütbe otoritesi de kimseye verilmiş değildir. Doğru müzik diye bir kavram olamaz. Zaten buraya takılıyor değilim ama simgeler ve güçlü iç temsiliyetleri üzerinden gidilebilir.

Hakiki ile sentetik arasında hakiki olanı tercih edenlerin bu ülkede uzun yıllardır hakir görülme gibi bir muzdariplikleri hep oldu. Şehirli modern /medeni kesimin Saz - türkü - tezek rayihası - pastoral dar ufukluluk gibi yukarıdan bakan bir aşağılama - basit ve banal görme tavrını on yıllarca izledik.

Bu burun kıvıran tiplerin Stravinski ya da Mahler seslendiren senfonik bir konserde sıkıntıdan nasıl infilak noktasına geldikleri ise tam farstır. Ama tuhaf olan bu farsın aktör ve aktristleri marjinal sayılması gereken bir nicelik değil aksine şu girizgaha gereksinim duyuracak ölçekte yarattıkları etki ile vasatı oluşturmalarıdır. Ateş - cürüm denklemi maharetle tepetaklak edilebildi.

Diyalektik bakış, tanrı buyruğu gibi skolastik indirgemecilikle zihinsel maluliyete ram edilmemeleri şartıyla, her şeyin karşıtına - zıddına dönüşerek çelişkinin çözülmesi ve ileri bir aşamaya geçilmesi hakikatine dikkat çeker.

Türkünün; köyü, pastoral yaşamı, şehrin; hızlı ve dinamik kent yaşamını çağrıştırması, artık eskisi kadar kalın çizgilerle kategorize edilemese de topyekûn ortadan kalmış değil. Yüzlerce yıl boyunca hükümranlığını sürdüren antagonizmanın TV, cep telefonu, bilgisayar geldi diye, 20 yılda varlığını yitirdiği hükmü için henüz erken. Ama artık feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin egemenliği bağlamında tarih tekerleği geriye döndürülemez, demek olası. Traktörden sabana dönülmez artık. Ama bu gelişmelere karşı efsunlanmış türküyü doğuran üretim biçiminin üst yapısal ögelerinin görece özerkliği sayesinde bu sanat formunun varlığını sonlandıramıyor. Çünkü çok güçlü ve hayatın ta dibinden üretilmiş, şehirle mukayese bile edilemeyecek imkansızlıklar sarmalında ve bu boğucu sarmala rağmen yaratılabilmiştir. Kalıcıdır. Üretim araçları gelişip saban yerini traktöre devretmiş olsa da; domino – nargile pastoral tembellik yerini cep telefonu ve tabletle zihinsel dinamizme bırakma sürecine girmişse de... Türkünün, ortalama düşünsel şablonların dışında irdelenme lüzumunu, hakir görenlerin bile muhatap olmaktan kaçınamayacakları gerçeklik halinde dayattı.

Bu noktada şöyle bir tespit yapmam mümkün görünüyor:

Pastoral kültür de denilen köy/kır kültürünün kapitalizm karşısında maddi direnişi yerle yeksan oluyor. Asude yaşam geri gelmemek üzere silinip gidiyor ama kültürel yapılar içerisinde en umulmadık formlar, maddi koşullar ( üretim ilişkileri, üretim araçları ) değişime maruz kalsa da kendini yeniden üretebiliyor. Bir üstyapı ögesi olarak türkü, pop ve popüler olanın zaman içinde insanın iç dünyasına nüfuz edebilme yeteneksizliği ve yetersizliği anlaşılıp derinlere inme arzusu ile başlayan arayış çabaları sonucu etrafa bakıldığında çabucak fark ediliyor. İnsanın üstüne üstüne gelen hayatın yağdırdığı acılarına, özlemlerine, hüzünlerine, aşk ve kaybetme karşısındaki hissiyatına, uğranılan haksızlıklara bir iç çekiş ve isyan duygularının karşılığına; hakiki olana yönelim ya da keşfetme isteği bireyin sanat, edebiyat ve kültür tercihlerine belirleyici bir etki yapıyor.

Bu ve devam edecek yazımın konusu olan türkü olgusunu da kapsamına dahil ettiğim 68 ve müzik başlıklı araştırmalarım; geniş bir yelpazeyi tarayarak ulaştığım sonuçlar ilginç noktalara geldi. Bir kent kalkışması ve eski olana başkaldırı hareketi olan 68' de en fazla blues, folk, blues kökenli rock ve caz öne çıkıyor. Şimdi biz türküyü kır ve pastoral değerler içinde görüp, bir çoğumuz kentlerde blues hayranı ve dinleyicisi iken şu yargıda bulunuyor olmak düpedüz çelişki değil midir ? Türkü modern zamanların gerisinde kalmış köy ve kırsalın arkaik kültürüne mahsustur.

Öyle ise blues köyden de diptedir, pastoral kültür bağlamında. Pamuk plantasyonlarında köle olarak çalıştırılan zencilerin müziğidir; tam manasıyla da kır kökenlidir. Güneş altında 18 saat çalışmaktan İflahı sökülmüş tarım işçisi zencinin kırık dökük bir gitar veya ağız armonikasıyla içini dökmesidir blues. Türkü de saz ile benzeri bir iç dökmedir. Blues dinleyip kendi türküsüne çemkirmek ancak snobluk ve kentli sakilliğidir. Başka bir şey değil. Bob Dylan, John Lee Hooker, Mudy Waters hadi işin içine ideoloji de katalım;  Woody Guthrie, Pete Segeer, Joan Baez, İnti İllimani dinleyip Neşet Ertaş, Veysel, Ali Ekber Çiçek, Zülfü Livaneli, Selda Bağcan, Grup Yorum ile ilgilenmemek, serin ve mesafeli durmak nev- i şahsına münhasır bir garabet değilse nedir ? Madem yaramızı deştik uzatmadan ve sıkmadan biraz devam edelim. Bu toplumda etki ve sonuçlarına bakınca kaktüs dikeni gibi batan ve kanatan iltihabik cerahat üzerine bir kaç kelam edilebilir.

Büyülü gerçekçilik akımında, Carlos Fuentes – Muzaffer Oruçoğlu; G.Garcia Marquez – Latife Tekin; resimde Frida Kahlo – Deniz Say; müzikte,Paco De Lucia – Tanburi Cemil bey; şiirde, Sylvia Plath - Nilgün Marmara; romanda Dino Buzzati – Sami Özbil...

Ucu bucağı yok o yüzden burada duruyorum. Umuyorum ki savımın uzanımı tahmin edilebilir sarihliğe kavuşmuştur. Bakınca bu aklıma ilk anda gelen isimlere; Meksikalı, Amerikalı, İspanyol, Kolombiyalı yazar, ressam, şair ve müzisyenler, aynı kulvarlarda ve aynı kalitede eser üretmiş yaşadığımız topraklardaki muadillerinden daha bilinir daha okunur ve daha kıymetli bulundukları apaçık görünüyor.

Elem veren bu tablonun gerisindeki ideoloji, tanzimata kadar uzanır. Burada gözden kaçırılan o dünya klasmanında adları olan bu ilk kategorinin yaratıcı özneleri evvela kendi ülkelerinde takdir edilmişler, bilinmişler daha sonra uluslararası isim olmuşlardır. Bazılarının adlarını bile çoğunluğun duymadığı ikinci kategori ise ilkleri kadar iyi hem de çok iyi olmalarına rağmen daha kendi coğrafyalarında bilinmez olmalarının duygu dünyasındaki karşılığı elbetteki elem olmalı. Geri kalır yanları, eksiklikleri yok hatta hususiyetler bağlamında fazlaları bile var.

Yine de bu ve benzeri değerlere ismen bir aşinalık vardır. Ası şu isimleri yazacağım:

Mukim Tahir - Bekçi Bakır - Hamza Şenses; Yaşar Kemal' in, Orhan Kemal' in romanlarının tali karakterleri değil bu şahıslar.

Türkü işte böyle yapılır işte böyle okunur dedirtecek, insanın yüreğine alevler salacak ses ve üsluba sahip dev isimlerdir. Ama bir söz var: Uzun kavağın gölgesi ırağa vurur. Gölgemiz o kadar ırağa vuruyor ki dibimizi göremiyoruz.

Sonraki yazıda doğrudan bu büyük ustaları örnekleriyle ve nedensellik açılımı ile tanıtmaya çalışacağım. Örneğe Bekçi Bakır ile başlayalım:

Okuyucu Yorumları