- A +

Adı var: "Başkanlık sistemi." Dünyada bu adla tanınan sistemler uygulayan toplumlar var. "Yarı-başkanlık" gibi nitelemeleri oluyor bu farklı sistemlerin. Bizimkisinin de böyle bir sıfatı var mı? Var. Adı da var, sıfatı da var: "Bize özgü Başkanlık Sistemi". Bu "bize özgü" kalıbı, gene bugünlerin moda deyimlerinden "yerli ve millî" ile eşanlamlı olsa gerek. "Bize özgü" demek, sistemin "demokrasi"yle ilgisi hakkında bir şey söylemiyor; ama başka yerlerde, başka toplumlarda bundan bulunmadığını ima ediyor. Benzersiz yani. Neden öyle acaba? Şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiş olabilir; bu bir ihtimal. Akla gelmiş, hattâ belki sık sık akla gelmiş, ama "Olmaz böyle şey" denilerek vazgeçilmiş de olabilir - bu da bir ihtimal. Neyse, diyelim ki, şimdi biz uygulamaya başlayınca, dünya da görüp değerini anlayacak; o zaman taklitleri de çıkacak.

"Bize özgü" olan bu sistemin başlıca özelliği, yargıyı da "başkan"a bağlaması. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin öbür "olmazsa olmaz"ına, yasama ile yürütmenin ayrılmasına hiç girmiyorum, çünkü onlar Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekten ayrılmamıştı. 27 Mayıs'ta çok-partili seçim gibi olmadık bir etken işin içine karşınca (hâlâ bunun için erken olduğunu savunanlar var), "kuvvetini kaybetmeye" başlayan kesim bir "savunma" olarak yargıya özerklik verdi. Çünkü yargının bu özerkliği rejimin kuruluş felsefesi doğrultusunda kullanacağına güveniliyordu.

Onun için AKP iktidarının varmak istediği nokta bu özerkliğin geri alınmasıydı. Buraya büyük ölçüde varıldı sayılır. 

Bugünün koşullarında, buraya getirilen düzenleme ve uygulamaların sonucunda, yargının özerkliği kalktı ve bu eski meydana getiren görevlilerin gitgide sayısı artan bir kısmı var olan iktidarın militan bir örgütü gibi çalışmaya başladı.

Bunun bilinmeyen yanı yoktu ama yargıda olanları tek tek izlemeye imkân yok. Binlerce insan hakkında iddianameler yazılıyor, "suçlar" isnat ediliyor vb. Binlerce insan tutuklu. Ama şimdi bu insanlar duruşmaya çıkmaya başlıyorlar. Çıktıkları gibi, bazıları konuşmaya da başlıyor. Bunlardan biri Ahmet Altan. Onun mahkemedeki sorgusunda söylediklerini okuma imkânımız oldu. Olayları izlerken edindiğimiz (ürkütücü) izlenimleri boşa çıkaracak bir şey yok söylediklerinde. Tersine, gerçek durumun bizim şüphelerimizden ve kaygılarımızdan da vahim olduğunu gösteren şeyler söylüyor.

İddianamenin tamamını şimdi de okumuş değilim. Ama Ahmet Altan'ın ifadesinde bu iddianameden tırnak içinde verilmiş alıntılar var. O alıntılardan bir tanesi bir iddianamede yer alıyorsa, iddianamenin gerisini okumanın da hukukî bir anlamı kalmaz. Sosyolojik bakımdan mutlaka çok ilginç; siyasî durumun fecaati bakımından son derece açıklayıcı. Bu nedenlerle okunabilir elbet- bir dönemin içyüzünün belgesi. Ama "Burada hukuken geçerli ne var?" diye merak edilecek bir şey bulunmayacağı besbelli.

Ahmet Altan bu iddianameyi kabul etmiş bir mahkemede ifade veriyor. Herhalde "ciddi" bulmuş ki kabul etmiş. Daha ne söylenir?

İddianameyi yazan savcı FETÖ'cülerin (bu özgül bağlamda bu "muğlak" ad altında gruplananların kim olduğu da son derece muğlak) ordu içinde tasfiye yaparak boşalan yerlere kendi adamlarını yerleştirdiklerini söylüyor (Ahmet Altan'ın verdiği alıntıya göre böyle yapmışlar).

Evet, biz bu "Fethullahçı sızma"ya karşı en duyarlı olan kurumun ordu olduğunu hep duyar, bilirdik. On yılda bir darbe yapan ve darbe yapmadığı zaman da her hususta (katılmadığımız) ahkâm kesen bir ordu olmakla birlikte, bu konudaki duyarlılığına hak verirdik. Hiçbir kurum, kendi temsil ettiği değerleri ortadan kaldırmak üzere kendisine katılmaya gelen kişileri kabul etmek zorunda değildir. Uygulamada şöyle olmuş, böyle olmuş, yanlış yapılmış olabilir. Ama temel tavır, kendi çerçevesi içinde, haklıdır.

Dolayısıyla 15 Temmuz sonrası tutuklamalara baktıkça özellikle bu bakımdan şaştık durduk: "Yahu, şu sayıda albay, general Fethullah Gülen adına darbe yapmaya hazır bu kadar yüksek rütbeli subay nereden çıktı? Silâhlı Kuvvetler bu konuda çok dikkatli değil miydi?"

Bu soru bütün vahametiyle, bugün de duruyor. Bu adamlar (sizin suçladığınız işleri yaptılarsa) ne zaman bu kuruma "sızdılar", ne zaman generalliğe vb. "terfi" ettiler?

Savcı bunları Ahmet ve Mehmet Altan'la Nazlı Ilıcak'ın yaptığı sonucuna varmış.

Şimdi bunun ciddiye alır bir yanı yok ama savcı ciddi.

Soru son derece ciddi; cevabı da öyle uzaklarda, gizli saklı bir yerlerde değil. Ahmet Altan'ın dediği gibi bu işler birtakım resmî prosedürler çerçevesinde gerçekleşmiş. Kararların altında imzalar var. Tahmin ettiğim kadarıyla Altan kardeşlerden ya da Nazlı Ilıcak'ın imzaları yok bunların altında.

Ama onlar tutuklu ve onlar yargılanıyor.

Bu da, girdiğimiz ve az farkla da olsa referandumda onayladığımız "rejim"in ne olduğunu gösteriyor. 

John Donne, sevdiğim bir şairdir. Hemingway'e de ilham veren "Çan Kimin için Çalıyor?" (For Whom the Bell Tolls?) şiirinde ölüm haberi vermek üzere çalan çan üstüne düşünür: "Kimse bir ada değildir" diye başlar (No man is an island). Hepimizin bir kıtaya bağlı olduğumuzu söyler. Evet, biz tutuklu değiliz ve yargılanmıyoruz; ama "kıta"nın bir kısmında bunlar oluyorsa... İşte onun için sorma "Çan kimin için çalıyor?" diye.

Çan senin için çalıyor.

Okuyucu Yorumları