- A +

Ozanköy

Başımı kitaptan kaldırınca, yatak odasının açık penceresinden, nar ağacının yapraklarının çıkmaya başladığını görüyorum.

Serçe parmağımın tırnağı kadar yapraklar, kiremit renginde.

İçeri serin bir esinti giriyor.

Servi ağaçlarının arkasında, denizin üstünde okkalı bulutlar var, kararlı bir biçimde doğuya, belki savaş içindeki Suriye’ye yağmur olmaya gidiyorlar.

Dün mandalina ağacında açılmamış tomurcuklar görmüştüm.

Bademde, daha dökülmemiş yaprakların yanında küçük çağlalar var.

Görmüyorum sanıyorlar yanlarında durup onlara dokunmadığım için, ama birçok ağacın yapraklarını değiştirmeye veya ilkbaharda ne yapıyorsa onu yapmaya başladıklarının farkındayım.

Suda kendini seyrediyor olabilir mi?

Eski veya hastalıklı yapraklar dökülüyor.

Bir gün bakacağım yemyeşil, yepyeni ağaçlar göreceğim, çiçekleriyle beraber.

Birkaç gece önce yatakta, karanlıkta, kulağımın yakınında bir sivrisinek vızıltısı duydum, bu yıl ilk defa.

Çevrede bazılarını daha önce görmediğim sinekler, böcekler var. Kış, ılık geçtiği için bu yaz çok sinek olacak.

Bahçe, “sen ayların adına bakma, ilkbahar geldi,” diyor. “Hatta yaz bile diyebilirsin.”

Belki daha bavullarını indirmedi ve şoförün parasını ödemedi, ama kalmak üzere geldiğine şüphe yok.

Güneş bir görünüyor, bir kayboluyor.

Bitkilerin, mevsimin değişmesine hep birlikte uymaları ve ilkbaharlık işlerine soyunmaları ne kadar ilginç. Yılın 365 güne ayrılması, on iki aya bölünmesi, günde 24 saat olması, yılların sayılması... Bunlar, bitkileri ilgilendirmiyor. Onlar hayatlarını yağmura ve yağmursuzluğa, günlerin uzamasına ve kısalmasına, toprağın ısınmasına veya soğumasına göre düzenliyorlar. Sinyal geldi mi, ray değiştiren tren gibi yol değiştiriyorlar.

Onların içinde olduğu şeyin, biz dışındayız.

Mevsimler birbirine girdi, otoyolda giden bir aracın âniden durmasıyla arkadan gelenlerin ona çarpması gibi.

Mart’ın “ayların çingenesi” olmasının nedeni belki de bu,  mevsimlerden hiçbirine ait olmaması, bazı yıl kış, bazı yıl ilkbahar olması.

Ama galiba artık adada bütün aylar çingene.

Sadece adada da değil.

Biz burada tişörtlere indirgenirken Avrupa, on yıllardan beri en karlı ve soğuk kışını yaşıyor. Hızla buzulları eriyen Kuzey Kutbu’nda bazı günler sıcaklık, Batı Avrupa’dan yüksek. Kutuptaki soğuk havayı orada tutan sistemin  bozulması “buzdolabının kapısının açık kalması” gibi soğuk havayı Avrupa’ya yolluyor.

Soğuk havayı içime çektiğimde bin bir bitki kokusu alıyorum. Dallar, yapraklar, hiç karşı koymadan rüzgârın ittiği yöne eğiliyorlar, titriyorlar, sallanıyorlar.

Bunda, karşı koymamak konusunda bir ders var.

Yabancı siyah beyaz kedi, yavaş adımlarla Limon’un mama tabağına yürüyor. Tabak boş. Dolu olsa Limon’a bir pençe vurup onu kenara itecek ve mamasını yiyecek.

Limon tedirgin, davetsiz kediyi üzerine kurulu olduğu kuyunun kapağından izliyor.

Kuyunun yanında, yağmur sularının doldurduğu bir kova var. Yabancı kedi, yavaş adımlarla oraya yürüyor. Ön patilerini kovanın kenarına dayıyor ve su içmeye başlıyor. Kana kana içiyor. Biraz duruyor, kafasını gene suya sokuyor. Doyunca, patilerini indiriyor ve bir süre öylece duruyor. Daha sonra kafasını kovaya uzatıyor ama su içmiyor. Öylece bakıyor.

Suda kendini seyrediyor olabilir mi?

Limon ve ben, onu izliyoruz.

Yabancı kedi, başını kovadan kaldırınca beni pencerede görüyor, hızla uzaklaşıyor.

Limon, kalkıp başını bana çeviriyor ve miyavlıyor: “Ne zaman aşağı inip mamamı vereceksin?”

Hava kapanıyor, rüzgâr şiddetleniyor. Yağmur yağacak gibi.

Ama yağmıyor.

Okuyucu Yorumları