- A +

Türkiye’nin giderek ‘toksikleşen’ siyaset değirmeni Ankara Saldırısını zehirlerken bu ‘aşırı politize hal’ sorunun kökenine inilmesini de engelliyor. Soru basit: Şu anda Müslümanların çoğunlukla yaşadığı pek çok ülkede radikallikten arındırma programları mevcut. Acaba Türkiye'nin de bir Selefi aşırılıktan arındırma modeline ihtiyacı var mı? Ne yazık ki bu soru aslında çok geç kalmış bir soru.

Ne yazık ki Ankara saldırısı da Türkiye’de giderek ‘toksik’ hale gelen siyaset tarafından zehirlenince  her ‘politize’ şey gibi bu acı terör saldırısını da bir durup anlamaya çalışmak yerine bu saldırıdan nasıl ‘siyasi mühimmat kotarırım’ derdine düşenlerin peşine takıldık. Herkes ‘Bu saldırı kimin işine yarar?’ kolaycılığı üzerinden fail bulma ve suçu karşıdakine atma konusunda o kadar mahir ki meselenin PÜF NOKTASI da arada kaynıyor. Nedir bu püf noktası? Bu püf noktası ‘Kokteyl terör’ veya ‘Saray Gladyosu’ gibi belirsiz kavramların çok daha ötesinde kimsenin hayır diyemeyeceği ‘SEK’ bir gerçekle ilgili. Bu gerçek: Ne kadar tartışırsak tartışalım Ankara tren garının önünde kendilerini yüzlerce kişinin arasında havaya uçuran iki genç bu eylemi ‘inandıkları şey için’ yapıyordu. Bu anlamda akılları net, fikirleri berrak ve kararlılıkları tamdı. Ankara saldırısının azmettirici boyutundaki bulanık ilişkiler ağının aksine o iki genci bu eyleme iten temel motivasyon çok netti: Selefi aşırıcı fikirlerin ‘silahlı Cihat’ fikri ile buluşması.

Türkiye ne yazık ki IŞİD tehdidini hala tam anlamış değil.

IŞİD, bulunduğu ülkedeki sosyo-ekonomik ve politik sisteme entegre olamamış Sünni kitleleri IŞİD’ın “Sünni ümmete kan borcumuz var.  Batı ve Şia bizi öldürdükçe Sünni ümmet dirilecek” stratejik söylemine hak vermeye itiyor. IŞİD, hilafeti “sözde” yeniden inşa ve Sünni ekol içinde son sözü söyleyecek bir merci, bir yapı haline gelmek amacında. Kısaca diğer dini hareketlerin aksine “Ortadoğu’nun saatli bombası IŞİD” bölgedeki Sünni gençlerin kafasına uğruna ölünebilecek bir “dava,” karşısına el-Kaide’nin belirsiz “uzak düşman” kavramı yerine daha gerçekçi bir “yakın düşman” koyup, eline bir Kaleşnikof, cebine biraz para  koyabiliyor, hatta kendisine bir eş, bir ev ve ‘gerçek bir kimlik’ verebiliyor. IŞİD, Ortadoğu coğrafyasında “dava-düşman-silahlı şiddet” üçlüsünün oluşturduğu bu pakete bir de “toprak” ve “İslam Devleti fikri” kavramlarını koyunca El-Kaide’ye nazaran daha gerçekçi ve ulaşılabilir bir mücadele fikri ortaya koyuyor.

Ayrıca IŞİD’in Sünni dünyayı “totalize etme” ve “hiyerarşik ve kategorik bir vahdete” ulaştırma çabasına karşı İslami görüş ve düşüncede çeşitlenme, çok seslilik, farklı olana saygı, müzakere kültürü, en hassas meseleleri dahi tartışabilme gibi konularda da hassasiyet gerekiyor. Burada da aslında “hilkatı (yaradılışı) değil hali (üslubu)” problematize eden Anadolu kültürünün önemli bir bileşeni olan Sufi ekole ve Türk devlet geleneğine çok büyük rol düşüyor. Ancak Türkiye’nin IŞİD’le fikri mücadelede bu iki silahını şu ana kadar çok iyi kullanabildiğini söylemek mümkün değil. Umarım bunun bedelini ileride çok ağır ödemeyiz.

Peki nedir Türkiye’de gençleri aşırı Selefi akımlara iten temel dinamik?

Bu konuda pek çok açıklama mevcut. Bunlardan ilki siyasi. İstanbul’da görüştüğüm Türkiye’deki siyasal İslamcı hareketin önde gelen teorisyenlerinden biri konuyu şöyle açıklıyor. Kendisinin ifadesiyle “mahalle baskısından” çekindiği için adını vermek istemeyen bu entelektüele göre Türkiye’de şu anda iktidarda olan AKP, Türkiye’deki  siyasal İslamcılığı “çürüttü”  ve “eleştiri kabul etmez” bir yapıya büründürdü. Bu nedenle Türkiye’deki yeni nesil İslamcı gençler kendilerine protesto gücü veren aşırıcı Selefi akımlara yöneliyor. Kendi adını verememesini bile hükümetin Türkiye’deki İslamcı hareketleri nasıl paralize ettiğinin bir göstergesi olduğuna vurgu yapan bu entelektüele göre “AKP hükümetinin kendi içinde bile mutedil bir Islami eleştirisi yok. Kitlelerle ilişki demokratik değil. AKP elitleri yanlış yaptığında yanlışını İslamcılar bile söyleyemiyor ” diyor ve önemli bir gerçeğe işaret ediyor: “Bu gençler Türkiye’deki laiklere tepki olarak IŞİD’e gitmiyor. Tam tersine Türkiye’deki siyasal İslamEın çürümüşlüğünü ve samimiyet yoksunluğunu görüyor da gidiyorlar. IŞİD bu çocuklara sahte olmayan, gerçek bir arkadaşlık, samimiyet vadediyor. Türkiye’deki İslamcı gençlerde kendini ifade etme sorunu var. Bu gençler hayata bir şekilde katılmak zorundalar. İşte bu tepkidir IŞİD’i bu gençler arasında cazibeli kılan.”   

Selefi radikalleşme konusunda tüm dünyada tanınan önemli bir akademisyen olan Prof.Clark McCauley’ye göre radikalleşme süreçlerini anlamak için kişiyi radikal akımlara iten faktörlerle (evini ve geçmiş yaşantısını terk etme nedenleri) ile çeken faktörleri (Selefi akımların ideolojisi ve stratejik söylemi) tam olarak anlamak gerekiyor. McCauley daha sonra Dr. Sophia Moskelanko ile yaptığı bir çalışmadan yola çıkarak radikal örgütlere iten faktörleri şu şekilde sınıflandırıyor:

-Siyasi nedenler: Örneğin bazıları Batı dünyasının Irak ve Suriye’de yaşananlar konusundaki ilgisizliği veya Esad rejiminin Suriye’de yaptıkları gibi siyasi nedenlerle radikalleşiyor.

-Kişisel nedenler: Bazen eğitimli ve yüksek gelirli olmasına rağmen Batı’da yaşayan bir Müslüman kendisine yönelik ayrımcılık nedeniyle radikalleşiyor.

- Sevgi: Bir kişi sevdiği ve güven duyduğu birinin arkasından onun yanında olmak için radikal örgütlere katılıyor.

- Çözülme: Bazıları sevdiği bir insanın ölümü, işini kaybetme gibi kişisel nedenlerle oluşan psikolojik travma sonucu bağlanma ihtiyacı nedeni ile radikal örgütlere katılıyor.

-Kaçış: Bazıları aile problemlerinden, kirli geçmişinden veya adli bir süreçten kaçmak için radikal örgütlere katılıyor.

-Statü ve Macera isteği: “Sıfır hayattan kahramanlığa (from zero to hero)” olarak özetlenebilecek bu kategoride bazıları çok da ideolojiye takılmadan sırf macera ve heyecan için radikal örgütlere katılıyor.

Çeken faktörlere gelince; Türkiye'de Selefi radikalleşme üzerinde önemli bir uzman olan Prof.Hilmi Demir (Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi), IŞİD’in stratejik söylemi ile özellikle kendini mevcut sosyal yapılarda ifade edemeyen gençlere net bir dini perspektif, aidiyet duygusu, kardeşlik, saygı ve tanınma imkanı vaat ettiğini vurguluyor. Ayrıca IŞİD’in ideolojisi kişileri şehitlik mertebesi üzerinden kahramanlaştırıyor. Bu ideoloji uyuşturucu, içki vb. her türlü “kötülükten” uzak temiz bir toplum vaat ediyor, aynı zamanda militanlarına ev, maaş, hatta evlilik imkanı sunarak maddi refah ve yeni bir yaşam imkanı da sunuyor. IŞİD’de ayrıca yüksek gaye uğruna güç kullanımını ve aşırı şiddeti meşrulaştırıyor. IŞİD’in sunduğu ahlak ve adalet anlayışı bu nedenle Suriye ve Irak’taki pek çok insana cazip geliyor. Demir ayrıca şunları da ifade ediyor: “Radikalleşme süreci Türkiye’de çok fazla üzerinde durulan bir husus değil. Türkiye daha çok radikalleşen bireyleri tespit etme ya da bunların sınırdan geçişini engelleme üzerinde yoğunlaşıyor. Ya da nasıl radikalleşiyorlar, sorusundan daha çok radikalleri kim kullanıyor, sorusuna odaklanılıyor. Dini itikadi ve ideolojik bir radikalleşme olmadan eylemde radikalleşme olamayacağı göz ardı ediliyor.” Son olarak, Demir’in şu ikazı önemli: “Bu gün tüm dünyada geleneksel Sünni ekoller karşısında radikalizmi besleyen çok güçlü bir Selefi network oluştu. Bu gün Sünni dünya aslında bu Selefi network tarafından kuşatılmış durumdadır. Bu nedenle Türkiye ya da bir başka Avrupa ülkesi fark etmiyor her an bu çevre tarafından itikadi ideolojik endoktrine tutulmuş her gencin sonu IŞİD’da bitiyor. Bizim öncelikle bu radikal çevrelerde gençleri hızla kendine çeken dini-itikadi-ideolojik endoktrinle mücadele edecek mekanizmalar geliştirmemiz lazım. Şimdilik ne yazık ki bu konuda çok da iyimser değilim.”

Radikalleşme nedir?  

       

Öncelikle bilimsel bir gerçek. Bir kişinin bir fikri benimsemesi ile bu fikir uğruna bu gençlerde olduğu gibi büyük bir “maceraya” cüret etmesi, hatta öldürmeye başlaması bilimsel olarak açıklanabilecek nedensel mekanizmalara bağlı.[1] Şimdi biraz geometri ile bunu izah etmeye çalışalım. Önce birinin adı “fikirde radikalleşme piramidi”, diğerinin adı ise “eylemde radikalleşme piramidi” olan iki piramit düşünün. Şimdi yapmanız gereken her iki piramidi ters çevirip fikirde radikalleşme piramidini eylemde radikalleşme piramidinin üzerine ters şekilde koymak. İşte bu gençlerin etkilendiği radikalleşme süreçlerinde yukarıdan fikirde radikalleşme piramidinin tabanına giren bir kişi en aşağıda eylemde radikalleşme piramidinin zirvesinden bir “ölüm makinası” olarak çıkıyor.

Şimdi dikkatinizi bu iki piramidin birleştiği yere çekmek isterim. İşte meselenin özüne inmede fikirde radikalleşenlerin ellerine ilk kez silahı aldıkları veya fikri uğruna eylem yapmaya karar verme anlarında gizli. Çünkü bu anda artık zararsız fikirsel radikalleşme piramidini terk edip zararlı eylemde radikalleşme piramidine geçiş yapmış oluyoruz.

Şimdi sıkı durun. 1970’li ve 80’li yıllarda tüm dünyadaki 70’e yakın terör örgütünü inceleyen Prof. Clark McCauley’in önemli bir bulgusu var. Bu örgütlerde fikirsel radikalleşme piramidinden eylemsel radikalleşme piramidine geçiş süresi ortalama 7 ay. Yani eskiden bu işin bir raconu vardı. Öyle radikal fikir benimseyenler hemen eline silahı alıp sokağa fırlamazdı. Şimdi daha da sıkı durun. İşte bomba: özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası radikal İslamcı görüşleri benimseyen yaklaşık 200 kişinin radikalleşme süreçlerini inceleyen McCauley’in çok önemli bir gözlemi var. 11 Eylül sonrası dönemde radikal İslami fikirlerden etkilenen ve bunları topluma dayatmak için silahlı şiddeti benimseyen aşırıcıların fikirde radikalleşme piramidinden eylemde radikalleşme piramidine geçişlerindeki (yani silahlı şiddete yönelik bir arayışa girme) ortalama süre 5 hafta. Özetle bu gençler radikal fikirle tanıştıktan tam 5 hafta sonra elime bir yerden silah bulsam da birilerini öldürmeye başlasam diye düşünmeye başlıyor. İşte bu bana göre meselenin özü. Ne yazık ki 11 Eylül sonrasında ister yanlış terörle müdahale stratejileri benimseyen Batı’nın hatası deyin, ister İslam dünyasının yaşadığı sıkıntılara dem vurun, veya bunu post-modernist yorumlarla açıklayın, internet ve sosyal medya deyin, veya meseleyi ekonomik dinamiklerle açıklayın realite şu: Özellikle adrenalini yüksek, bulunduğu topluma yabancılaşmış, atarlı genç Müslümanlar fikirsel radikalleşme piramidinden eylemsel radikalleşme piramidine çekirge misali “5 HAFTADA” zıplayıveriyorlar. Ne yazık ki, ne siyasi karar alıcılar ne de sivil toplum önce bu zıplamanın süresini açmak sonra bu iki piramidi birbirinden ayırmak için çok da bir şey yapamıyor.

Sonuç olarak yapılması gereken aslında çok basit. Bir şekilde önce bu gençlerin yaşadığı radikalleşme süreçlerinde fikirde radikalleşme piramidi ile eylemde radikalleşme sürecinin zamansal olarak arası açılacak ki hemen çekirge misali zıplayamasınlar, sonra da bu iki piramit arasındaki bağ kopartılacak. Nasıl mı? İşte biz Türkiye’de gereksiz tartışmalarla enerjimizi tüketirken dünyada pek çok ülke bu sorunun cevabının derdinde.

Şu anda dünyada başta Suudi Arabistan, Malezya, Endonezya, Yemen, Mısır, Cezayir, Ruanda, Nijerya gibi Müslümanların çoğunlukla yaşadığı ülkelerde radikallikten arındırma programları mevcut olup her bir ülkede uygulanan model o ülkenin adıyla anılmakta (Suudi ekolü, Mısır ekolü vb.)

Aslında radikallikten arındırma konusunda temelde iki farklı yaklaşım uygulanmakta.

Radikal Fikirlerden Arındırma Yaklaşımı (Deradicalization)

Oldukça uzun soluklu (1-2 yıl) olan ve fikirsel değişimi esas alan bu programlarda radikaller fikirlere sahip kişinin güvendiği kişilerin de (aile yakınları, arkadaşları vb.) desteği alınarak, kendisine yumuşak teşviklerle yaklaşılarak ve farklı bir hayat tarzı modeli sunularak (evlilik, yeni bir iş ve sosyal çevre vb.) kişiyi radikal fikirlerden ve bu fikirleri benimsediği geçmişinden kopartmak amaç edinilmekted. Oldukça uzun, zorlu ve kompleks psikolojik ve sosyal psikolojik süreçlerin söz konusu olduğu radikal fikirlerden arındırma programlarının etkinliğine bu programlardaki başarı kriterlerine dair dair literatürde hala bir tartışma mevcut. Bu modelde en kritik husus kişinin gerçekten de uygulanan rehabilitasyon programı sonrasında gerçekten de uyuşturucu veya alkolle mücadele örneğinde olduğu gibi hiçbir zaman radikal fikirlerden kurtulup kurtulmadığının kesin olarak bilinememesi.

 

Radikal Şiddetten Arındırma Yaklaşımı (Disengagement)

Temelde “Biz sizin aşırıcı fikrinize değil, kullandığını şiddet yöntemine yani bu fikri sofistike bir şiddetle masum sivilleri öldürerek bize dayatmanıza karşıyız. Bu fikirlerinizi demokratik süreçlerle de savunabilirsiniz” tezine dayanan bu modelde temel amaç fikirsel radikallikle (içerik) silahlı şiddet (yöntem) arasına mesafe koymak ve hedef kişiyi silahlı şiddetten soğutmakta. Kısaca burada amaç kIŞİDe bir fikirsel değişimi değil davranışsal değişim yaratmakta. Literatürde radikal fikirlerden arındırma modeline nazaran daha basit olan ve daha büyük başarı oranları ile daha çabuk sonuç alınabilen bu yaklaşımın etkinliği konusunda bir fikir birliği mevcut. Bu yaklaşımda bir yöntem olarak silahlı şiddetin ya meşru olmadığı ya da etkisiz olduğu hedef kişiye anlatılarak kişinin radikal fikirlerini farklı yöntemlerle de ve demokratik sistem içinde savunabileceği konusunda bir telkin yapılır. Başta Londra merkezli  Quilliam Foundation olmak üzere bu modeli esas alarak geliştirilen pek çok program dünyada etkin olarak kullanılmakta.

İşte Türkiye bu yaklaşımdan birini esas alarak Türkiye’de giderek yükseldiğini gözlemlediğimiz aşırıcı Selefi akımlarla mücadele konusunda ivedilikle bir “Türkiye Ekolü” yaratmalıdır. Ancak ben karamsar bir tabloya da dikkat çekmek isterim. Bana göre Türkiye bu konuda çok geç kaldı. Resmi rakamlara göre şu anda Türkiye’de IŞİD’e katılımın 3000 civarında olduğu söyleniyor. Ama benim görüştüğüm güvenlik bürokrasisindeki uzmanlar bu rakamları 5000 civarında şeklinde telaffuz ediyor. Daha da önemlisi hala fikirde radikalleşme piramidinde olup da eylemde radikalleşme piramidine doğru ilerleyenlerin sayısı ise onbinlerle ifade ediliyor. Unutmayın bunların da eylem piramidine sıçramaları sadece 5 HAFTA.

Son bir temenni olarak umarım siyasi karar alıcıların ve güvenlik bürokrasisinin giderek hayati önem arz eden bu hassas konuya yeterince eğilmemesinin bedelinin ne olduğun acı bir şekilde yaşamayız.

Okuyucu Yorumları