Çıkarın kağıtları, yazılı yapacağım

- A +

Önceki gün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde iki yargılama sona erdi.
Birinde Selahattin Demirtaş hakkında 'terör örgütü propagandası yapmak' suçlamasıyla verilen ceza onaylandı.
Böylece AİHM’nin verdiği 'tutuksuz yargılansın' kararı çöpe atılmış oldu, zaten bunu okumuşsunuzdur.
Ancak şunu yazının sonuna kadar aklınızda tutmanızı rica ediyorum: Demirtaş, “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklu olarak yargılandı. 4 yıl 8 ay cezası alel acele onaylandığı için de hükümlü olarak cezaevinde kalacak.
Cennet vatanımızın bir başka Adalet Sarayı’nda görülen davada da tutuksuz olarak yargılanmakta olan sanık Müjgan Boydak, “silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Mahkeme, “İstinaf ve Yargıtay süreci göz önüne alınarak, tutuksuzluk halinin devamına ve ceza kesinleşinceye kadar yurt dışı çıkış yasağının devamına” karar verdi.
İki mahkeme kararı var. Suçlamalara bakılırsa ikinci suçlama daha ağır.
Bu nedenle mahkumiyet de ikinci davada daha ağır.
Şimdi çıkarın kağıtları, yazılı yapacağım. İşte soru:
Bu durumda 'tutuksuz' yargılanması gereken hangisi olmalıydı: Suçu ağır olan mı, hafif olan mı?
Yanıtları duyar gibiyim, ama üzülerek söylemeliyim ki doğru yanıtı bulamadınız.
Doğru yanıt şu olmalıydı: Reis’in tutuklu olmasını istediği tutuklu yargılanır, “tutuksuz olsa da olur” dediği tutuksuz yargılanır.
Onun için Selahattin Demirtaş daha hafif bir suçtan tutuklu yargılandı, Türk adaleti adına göz yaşartıcı bir hızla cezası onaylandı, hapiste kalacak.
Onun için Müjgan Boydak, tutuksuz yargılandı, cezası kesinleşinceye kadar da özgürlüğünün tadını çıkaracak.
Yanlış anlaşılmamak için şunu söylemeliyim: “Müjgan Boydak’ı hemen hapse tıkın” demiyorum.
Boydak’ı yargılayan mahkeme, kanunlarımıza, yargılama usullerimize uygun bir karar verdi, “mağduriyet olmasın” diye karar kesinleşinceye kadar sanığın özgürlüğünü kısıtlamadı.
Benim canımı sıkan şey, Türkiye’de aynı kanunları uygulamak durumunda olan mahkemelerin çifte standardı. 'Adamına göre muamele' hevesi ve isteği.
Bu yargı adına gurur duyulacak bir manzara mı?

***

Bu rejim herkesi korkutmak zorunda

Memet Ali Alabora hakkında, Gezi Parkı protestoları ile hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçlamasıyla tutuklama kararı verildi.
Bundan sonrasının çorap söküğü gibi geleceğini de şimdiden söyleyebilirim.
Beş yıl sonra Adliye’nin zihnine ani bir küşayiş geldi ve olayların arkasındaki çıplak gerçeği görmeye başladılar demek ki!
Bana Ergenekon-Balyoz günlerini hatırlatıyor.
Uydurulmuş bir suçlamayla insanlar tutuklanıyor, göz altına alınıyor, evleri basılıyor, havuz medyasında linç ediliyorlar.
Belli ki seçimlerin öncesinde iyice tırmanacak.
Rejim, eski ortağı Fethullahçılardan öğrendiği yöntemleri kullanıp, gizli tanık ifadeleri ile bu işi pişirecek, yaygınlaştıracak.
Bir beş-on sene sonra da bir Yargıtay kararıyla işin aslını öğreneceğiz: Meğerse Gezi’de de gizli örgüt yokmuş, amaç hükümeti devirmek değilmiş.
Bu arada hapiste sağlığını kaybedenler, ölenler, özgürlüğü kısıtlananlar olacakmış, ne gam.
Daha önce işledikleri bu tür suçlar nedeniyle en küçük bir mahcubiyet duyuyorlar mı ki bu yaptıklarından da utansınlar?
Hatırlayacaksınız, Cumhurbaşkanı seçimden önce yaptığı kampanyada “daha çok adalet, daha çok özgürlük daha çok demokrasi” vaat etmişti.
O gün öyle söylemek gerekiyordu, bugünse korkutmak gerekiyor.
Çünkü seçim öncesindeki anketler beklendiği gibi çıkmadı.
Korkutacak ki tabanını konsolide etsin. Korkutacak ki MHP’ye yaptığı 'jestleri' parti tabanına açıklayabilsin.
Korkutacak ki bundan sonra kimse sokaklarda, meydanlarda hak aramaya kalkmasın.
Rejim, korkutacak ki kendi korkularını yenebilsin.

***

Saray darbesi mi desek, sivil darbe mi?

Savcının Memet Ali Alabora’ya yönelttiği 'hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs' suçu Türkiye’de birçok kez işlendi.
Teşebbüs aşamasında kalan 22 Şubat 1962, 20-21 Mayıs 1963 ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimlerinin sorumluları, yargılandılar, yargılanıyorlar.
Teşebbüsün sonuçlandığı, yani suçluların ceza almadığı durumlar da oldu. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleri başarıya ulaştı ve hükümet görevini yapmaktan engellendi, ortadan kaldırıldı.
12 Eylül darbecileri sonradan yargılandı ama iş işten çoktan geçmişti, yargılandıklarının bile farkına varmayanlar oldu.
28 Şubat 1987 MGK kararlarıyla başlayan süreç ile ilgili olarak da yargılama devam ediyor.
Bunların dışında Türkiye’de hükümet değişimleri ya seçim ile gerçekleşti ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Anayasa’dan aldığı yetkiyle, güven oylaması sonucunda.
Bütün bunların dışında bir örnek olay var ki hiçbirisine uymuyor.
Askeri bir müdahale değildi. TBMM’de bir güvensizlik kararı da alınmamıştı.
Ahmet Davutoğlu hükümetinin düşürülüşünü hatırlayalım.
Kaplı kapılar ardında planlanan, medya ve trol gücünün etkin olarak kullanıldığı bir dizi olaydan sonra Davutoğlu istifa etmek zorunda kalmıştı.
Buna ne demeliyiz, tam bilemiyorum: Saray darbesi mi, sivil darbe mi?
Acaba beş yıl sonra bir savcı da bu meseleyi kurcalamaya karar verir mi dersiniz?

Okuyucu Yorumları