- A +

Barış hayal mi?
Gitgide uzaklaşıyor mu?
Kan ve gözyaşı haberleri bitmeyecek mi?
İnsanın içini acıtan sorular.
Karamsarlık derinleşiyor.
Güneydoğu’daki savaş manzaraları ve ölüm, barışa umut bağlamak isteyenleri sürekli düş kırıklığına uğratıyor.
Ne yazık ki öyle.
T24’te Hazal Özvarış, Tahir Elçi’nin kızı Nazenin’e soruyor:
- Senin barışa dair bir umudun var mı?
Yanıt iyimser değil:
- Umutlu olmak çok zor, ama barışı sürekli umut etmek zorundayız.

Nazenin Elçi söyleşisi için tıklayın...

NAZENİN ELÇİ: Rüyalarımda hep babamın öldüğü güne geri dönüyorum. Bazen bir yerden çıkıyor ve gülümsüyor, “Gerçek değildi kızım, burdayım” diyor. Başka sürekli gördüğüm bir rüyada da annemi arıyorum evin içinde, sonra tanımadığım biri “Astılar onu” diyor! (Fotoğraf: Sinem Babul/T24)

Nazenin Elçi “Umutlu olmak çok zor, ama barışı sürekli umut etmek zorundayız” diyor. Haklı, barış umudunu  beslemekten başka çaremiz yok

Nazenin haklı, barış umudunu  beslemekten başka çaremiz yok.
Umut etmeden yaşamak eziyettir.
Ama umut ederken de, ‘gerçekler’den kopmamak lazım.
Barış yolunda taşlar yerli yerine oturmazsa, bu yolda adımlar atılmazsa, Türkiye her geçen gün daha derin bir cehennem çukuruna yuvarlanır gider.
Bu hiç akıldan çıkmasın.
Bu açıdan, dünkü Cumhuriyet’te Hatip Dicle’nin feryadı çok önemliydi.
DTK (Demokratik Toplum Kongresi) Eşbaşkanı ve İmralı Heyeti üyesi Hatip Dicle, hayatının 15 yılını demir parmaklık arkasında geçirmiş, İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu bir Kürt siyasetçidir.
Selin Ongun’la yaptığı mülakatta şöyle diyordu:
“Halklarımıza barışı hediye edemedik. Yazık, hepimize yazık. O top sesleri gelirken, evde yatağa girmekten, uyumaktan utanıyoruz.”
Sevgili Hatip Dicle’nin şu sözlerini dikkatle okumakta yarar var:

        Karlar erimeden...            

İçimizden acıdan başkası geçmiyor. Başka ne olabilir ki? Kaç yıllık bir acı bu?
Her iki tarafta da mantığın, aklın sesi duyulmaz oldu.
Savaş böyledir.
Öfke galip gelir.
Zaten savaşın en tehlikeli yanı aynı bir yangında olduğu gibi nereye varacağını kestirememektir.
Açık söyleyeyim, bildiğimiz için söylüyorum bunu.
Şu anda dağlarda yaklaşık iki metre kar var. Ve gerilla hareket hâlinde değil.
Sayıları nedir; biz de bilemiyoruz. Devletin istihbaratına göre dağlarda olan binlerce insandan bahsediliyor.
Karlar erimeden...
Yani nisan sonuna kadar bu savaşa dur diyemezsek çok daha fazla alanı kapsayan, hatta metropolleri de içine alan bir şiddet dalgasıyla karşı karşıya kalabiliriz.
Bunu dediğimizde, Kürt siyasetçi olduğumuz için, tehdit gibi algılanabiliyor. Hayır, amacımız tehdit değil, feryat ediyoruz.
Feryat ediyorum!
Bu tehlike önümüzde.

Leyla Zana, Hatip Dicle (ortada) ve Orhan Doğan, 2 Mart 1994'te dokunulmazlıkları kaldırıldıktan ve TBMM önünde yaka paça gözaltına alındıktan sonra Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Mahmut Alınak'la birlikte 15 yıl hapse mahkûm edildiler, yaklaşık 10,5 yıl sonra tahliye edildiler. Doğan, 24 Haziran 2007'de, 52 yaşındayken hayatını kaybetti

 

Çılgınlık hali... 

Siyasetçiler, aydınlar, yurttaşlar, hepimiz bu yangına benzinle değil, suyla gitmeliyiz. Aklın, mantığın sesini öne çıkarmalıyız.
Devlet cephesine baktığımızda yine korkunç bir çılgınlık hâli var.
En basiti, akademisyenler bildirisi sonrası yaşananlar. Onlar bir vicdan azabı duyarak kaleme aldılar o bildiriyi.
Bizim muhatabımız devlettir dolayısıyla önce devletin hukuksuzluğunu öne çıkarıyoruz, dediler.
Karşı tarafta hukuksuzluk yok, demediler. Ve bir tavır ortaya koydular.
Biliyorsunuz, dokunulmazlıklar konusunda 1990'larda da, aynı bugünkü linç kampanyalarına tabi tutulduk.
Ve milletvekiliyken cezaevine konulduk. 10 buçuk sene sonra çıktık.
Ama bizden sonra çok kanlı bir süreç başladı. O tarihten ders çıkarıp, aynı çıkmaz yola bir daha girmemek gerek.
Ben 15 yıl cezaevinde yatmışım. Tek bir gün bile şiddete başvurduğumuzu ispatlayamadılar. Düşüncelerimizden dolayı en değerli yıllarımızı aldılar.
Ben bugün de ne kaçmayı düşünüyorum ne de başka bir şeyi.

Takiye yapmıyoruz!

Hatip Dicle’nin feryadı: Halklarımıza barışı hediye edemedik. Hepimize yazık... İki tarafta da aklın sesi duyulmaz oldu. Savaş böyledir. Öfke galip gelir

Bazıları diyor ya, bunlar takiye yapıyor, diye.
Gerçekten bağımsızlığın Kürt halkının lehine olduğuna inansam bunun bedeli ne olursa olsun bu ortamda bile bunu savunurum.
O medeni cesaretimiz var.
Biz takiye yapmıyoruz. Türk ve Kürt halkı bin yıl birlikte yaşadı ve birlikte yaşamaya devam etmeli.
Kardeşliği, barışı tesis etmekten başka yolumuz olmamalı.
Kimi Kürt siyasetçileri arasında, “Bizler müzakereye, diyaloğa açık son nesiliz” gibi bir söz var.
Boş bir söz değildir bu. Kast edilen ortak vatan duygusudur. Ben Amed'i sevdiğim kadar İstanbul'u da seviyorum. Akdeniz'de, Ege'deki o güzel doğayı görmeyi de özlüyorum. Peki, hendeklerin ardındaki o çocuklarda böyle bir özlem var mıdır acaba? Bu ortak vatan duygusu çok önemlidir. O hendeklerde hayatını kaybeden çocukların hayat öykülerine bakılsa hep aynıdır.
İnanın bu çocukların neredeyse tamamı 90'lı yıllarda köyü yakılan, gözünün önünde evleri ateşe verilen çocuklardır.
Devleti böyle tanımıştır.

Barikat çocukları...

Cizre'de hendeklerin başındakilerin ne dediğini söyledim size. “Bir daha cezaevine girmeyeceğiz. Burada öleceğiz ama bizi tutuklayamayacaklar” diyorlar.
Cengiz Çandar anlatmıştı.
Turgut Özal ile Sayın Öcalan arasında iletişim kurduğu o günlerde, şöyle demiş Sayın Öcalan:
“Cengiz eğer bu işi başarırsak, gider Ankara'da, Sakarya Caddesi’nde bunu kutlarız.”
Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu gibi yöneticilerin dışındaki PKK'nin ikinci devre yöneticilerine bakarsak, onlar şimdi 40, 45 yaşlarında ve 20 yaşından itibaren dağlarda olan insanlar.
Yani siyasette bizim devrenin ve PKK'deki birincil yöneticilerin hayatta olduğu bu dönemde biz bu sorunu çözemezsek gelecek genç nesillere “Gelin birlikte yaşayalım” diyerek bu sorunu çözmek giderek zorlaşabilir.
Bu bir tehdit değil, tespittir.

Yarın çok geç olabilir!

Barış zemini kaybolmadan, karlar erimeden, yarın çok geç olmadan barış masasını kurmaktan başka çare var mı?..

Hatta bazen öyle noktalar olur ki çok geç kalmışsınızdır.
Çok geç kaldığınızda barış masasını kurmak da öyle çok kolay olmayabilir.
Acılar, öfkeler öyle artar ki, sizin artık barış masasında oturma zemininiz bile olmaz.
Henüz orada değiliz ama hızla o noktaya sürükleniyoruz.
O yüzden sözün en başında eriyecek karlardan, dağdaki gerilladan bahsettim.
O karlar erimeden masa kurulmalı...

 

Hatip Dicle’nin bu feryadına kulak verin.
O, büyük acıların içinden gelerek barış yollarında inatla, sabırla yürüyen bir insan.
Acıların olgunlaştırdığı bir insan...
Dediği gibi, karlar erimeden, yarın çok geç olmadan masayı, barış masasını kurmaktan başka çare var mı?..

SPONSORLU

Okuyucu Yorumları