‘Çok cahilsin, keşke ölsen! Ama madem çok güçlüsün, o halde ben de...'

- A +

Başlıktaki cümleler uydurma.
Birincisi İlber Ortaylı’yı, onunla ilgili caps’leri aklımıza getiriyor.
Ve çoğu kez - aslında doğru olmasa da - onun bu cümleyi gözlerini kısarak ve aşağılayıcı bir bakış ve gülüşle söylediği “resmediliyor”.
Biz de bunu sempatik buluyoruz.
Bunu derken?
Bu sözleri söyleyebileceği varsayılan - ve bu sözlerin üzerine yakıştığını düşündüğümüz - Ortaylı’yı...
Hatta çoğu kez bizim de hedefinde olduğumuz, ama söyleyenin ve söyleyişin “sevimliliği” ve sayımızın çok olması gibi “hafifletici nedenler” dolayısıyla, hakaret kelimesi olan “cahil”i bile “gülünesi” kabul edebiliyoruz (kim bilir, belki aramızdan bazıları, kendini “cehalet”ten ziyade Ortaylı’ya yakın görerek üstüne alınmıyordur).
Başlıktaki ikinci cümleyi ise ben uydurdum; fesatlık işte!..

*          *          *

Ortaylı’yı okuyarak, izleyerek, biraz da Rusya’da ve buradaki sohbetlerimizden tanıdığımı söyleyebilirim.
Son derece kendine özgüdür.
Cehaletten gerçekten bıkmış biridir.
Onun geçtiği entelektüel aşamalara bakınca, bu bıkkınlığı hoş görmenin kolay olduğu düşüncesi insanı etkiler.
Çok okuyan, kendi sonuçlarını üretebilen, olağanüstü bir hafızaya sahip saygıdeğer bir aydındır Ortaylı.
Üstelik internet kullanımı da dahil yeni teknolojilerle arası hoş olmamasına rağmen, bilgi dağarcığını sürekli genişletebilen bir yetenektir.
Birçok dil bilir, dünyayı tanır...
Bu tür hayranlık ve saygı dolu cümleler çoğaltılabilir.
Elbette Ortaylı’nın her görüşüne katılmayabilirsiniz.
Kişiliğiyle bağlı birçok tavrını, zaman zaman frenleri tümüyle gevşetilmiş “nezaket ötesi” sözlerini benimsemek zorunda da değilsiniz.
Ama halkın, son derece “medyatik” bulduğu Ortaylı’yı “söyledikleri anlaşılmayan, sahte bir entel” gibi algılamadan, dediklerinin tümünü anlamasa da sevdiği ortadadır.
Öylesine ki, muhalif lider yetmezliğinden nefes boruları tıkalı toplumumuzda bir ara cumhurbaşkanlığı seçimleri için “Ortaylı gibi biri”nin şansı üzerinde ciddi olarak durulmuştur.
Bunda o zamanlar ünlü profesörümüzün “AKP’ye oldukça mesafeli ve eleştirel yaklaştığı” kanısı da önemli rol oynamıştır.

*          *          *

Gerçekte öyle midir?
Birçok insan gibi onun da zikzakları var, bu konuda son zamanlarda çok şey söylenip yazılıyor.
Ortaylı’nın iktidarla (belki devletle demek daha doğru olur) işbirliği yapmaktan kaçınmadığını, bu yolda  pek çok görev ve mevki üstlendiğini biliyoruz. Ben, Rusya konusunda aldığı görevleri biliyorum. Çoğunuz, en azından onun uzun süre (2005-2012) Topkapı Müzesi Müdürü olarak çalıştığını hatırlarsınız.
Peki, devlette çalışılmaz mı ya da onunla işbirliği yapılmaz mı?
Neden olmasın! Hem çalışılabilir, hem de sınırları ve amacı belli olan bir projede veya işte, sonuç alıcı olmak adına resmî yapılarla işbirliğine gidilebilir.
Bu “iktidara teslim olmak” anlamına mı gelir?
Bence hayır.
İktidara ve devlete teslim olmak daha farklı bir şeydir.
Güce yanaşmak, onu kayıtsız şartsız savunmak, haksızlıkları onaylamak, baskı ve zorbalığa destek olmak ayrı bir konudur.
Ama bu konuda kuşkucu olanlara, “Aradaki sınır nasıl çizilecek?” diyenlere de hak veriyorum (aslında ben de onlardan biriyim).
Bu, kolay bir iş değildir. Bilgi ve yeteneğin ötesinde galiba güçlü bir karakter ve sağlam bir omurga ister.

*          *          *

Aydınlarla iktidarlar arasındaki ilişkiler sanırım bütün ülkelerde en alengirli konulardan biri.
Ben bu açıdan Rusya’yı ve Türkiye’yi bir parça bildiğimi söyleyebilirim.
Her ikisinde de aydınların devletle arasındaki bağlar geçmişte de bugün de oldukça sıkıntılı.
İktidarlar her iki ülkede de sert yöntemler kullanmaktan kaçınmıyor ve siyasi, ideolojik, dinsel vs. söylemlerle, popülist demagojilerle farklı düşünenleri baskı altında tutuyor.
Özgürlük ve insan hakları gibi değerlerden ziyade “devlete ve vatana-millete hizmet” konusunun öne çıkarıldığı bu ülkelerde, aydınların bağımsız ve özgüvenli tavır alması zor.
Üstelik zaten özgürlük ve insan haklarından çok devlete ve resmî yaklaşımlara yakın duran toplumlarla aralarındaki mesafenin fazla olması da aydınların içini kemirir.
Hem devlete (iktidara), hem de halka uzak duruyor olma hissi birçoğuna ağır gelir. Hemen olmasa da sonra, yıllar, hatta on yıllar sonra bu yük katlanılmaz olabilir.
Ve bazıları bir gün adım atar: Çoğu kez o ana kadar karşı durdukları iktidara ve uçsuz bucaksız siyasi-ideolojik alanlara doğru bir adım... Sonrası genellikle çok hızlı gelir...

*          *          *

Aslında çok derin ve geniş boyutlu bu konunun uzmanlarından biri olmadığımı unutmamaya çalışıyorum. Bunun için fazla ukalalık etmeden birkaç cümle ile tamamlamaya niyetliyim.
Bence aydınlarda, özellikle de bizim gibi ülkelerdeki aydınlarda iki duygu oldukça güçlü: İktidar korkusu ve iktidar isteği...
İlkinin ne kadar doğal olduğunu, insanın kendini koruma içgüdüsüyle bağını vs. uzun uzadıya işlemeye gerek yok herhalde. Olağan bir korku. Ama aydının “bir sabah uyandığında dev bir böceğe dönüşmesi” sonucunu çıkarmadığı sürece.
İkincisi ise biraz daha karışık bir mevzu. Uğrunda yıllarca mücadele verdiğin, türlü özverilerde bulunduğun görüşlerinin ya da her ne görüşteysen senin, “şanssızlık ve haksızlıklar içinde istediği yerlere bir türlü gelemeyen bir egonun”, farklı yorgunlukların ve hayal kırıklıklarının ardından kendine bir şahlanış alanı açma isteği de denilebilir buna belki. İktidarın bir çarkına kenetlenip “bir şey olmak” (“resmî otorite” sayılmak, güvenlik ve ayrıcalık içinde yaşamaya başlamak, maddi sıkıntıları atlatmak vb.)... En azından bu! Az buz bir istek değil ve bazen bilince çıkmasa, dillendirilmese de hemen herkeste mevcut...
Ya da daha uç noktada iktidara gelmek, tek başına olmasa bile çeşitli ittifak güçleriyle birlikte iktidarı ele geçirmek özlemi (veya hayali)...

*          *          *

Aydın kabul edilen birçok insanın yaşamında siyasetin bu kadar çok yer kaplamasının gerisinde sakın bu “kapanmamış iktidar mücadelesi” yatıyor olmasın?
Ya da örneğin, kitaplarını, yazılarını, sanatını tek bir kişiyle veya onun temsil ettiği sistemle savaşa ayıran bir yazar, gazeteci, sanatçı ne kadar aydındır, ne kadar siyasi aktivist?..
Aydın elbette iktidarlara (yalnızca bugünküne değil - kim olursa olsun - gelecektekilere karşı da) mesafeli olmalıdır. (Evet, “karşı” değil “mesafeli” kelimesi bence daha uygun.)
Adaletsizliğe, haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkmak aydın sorumluluğunun bir bölümüdür.
Ancak sanırım “muhalif aydın” kavramı üzerinde düşünmeye değer.
Çok daha evrensel değerlere dayanması gereken bir aydının, hayatını tek bir kişi ya da düzenle mücadeleye adaması, o kişiyi veya düzeni aşırı derecede önemseyerek kendi hayatının merkezine koyması, bir yaşam amacı haline getirmesi acaba ne derece doğrudur?
 

Okuyucu Yorumları