Biz seninle böyle anlaşmamıştık, Nabi Bey!..

- A +

Kötü haberler çoğunlukla sabahları mı gelir?

Bir kez daha öyle oldu:

- Nabi Şensoy’u kaybettik!

Birkaç saniye duraksama...

Sonra garip bir tepki:

- Yapma ya! Nasıl ölmüş?

Bu ve benzeri cümleler bazen kendi başına pek anlam taşımaz. Sadece o ağır ve kasvetli ilk cümleyi algılamaya çalışırken yaşadığımız çaresizliği gösterir.

Nabi Şensoy ölmüş mü gerçekten?..

Oysa daha geçenlerde birkaç arkadaş ondan bahsedip neşeli anıları hatırlamıştık.

Ve yakında arayacaktık Nabi Bey’i...

Ben ne zamandır onu İzmir’de ziyaret etmeyi düşünmüyor muydum?..

Zaten kendisiyle de öyle anlaşmamış mıydık?..

Nabi Bey’i kaybettik mi gerçekten?..

İnternette acı haberi veren ve birbirini tekrar eden tek tük kuru cümleler var.

73 yaşındaymış... Böbrek yetmezliği çekiyormuş... Kalp krizinden ölmüş...

Bu ruhsuz cümleler tek bir işe yarıyor:

Nabi Şensoy’u kaybettiğimize inanmamızı sağlıyorlar.

*          *          *

Şimdiye kadar birçok diplomatla tanıştım. Bazılarını yakından izleme şansım oldu. Zaman zaman şöyle düşündüm:

- Bu ne beter bir meslek! Düşündüğünü söyleyemeyeceksin. Devleti kim temsil ediyorsa onun çizgisine göre konuşacak ve davranacaksın. Gerektiğinde dün ak dediğine bugün kara diyeceksin... I-ıh, hiç bana göre bir iş değil!..

Böyle düşündüğüm için tanıdığım diplomatlara bazen üzülüyor, bazen de kızıyordum.

Ama her yerde olduğu gibi, orada da “özel” insanlar vardı.

Bunların bazılarıyla dost oldum. Saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar oldu aralarında.

Nabi Bey bunların ön sırasında gelir.

O iyi bir insandı.

Bilmiyorum, günümüz Türkiyesi’nde bu tür cümleler ne anlam ifade ediyor. Ama benim için önemli.

Nabi Bey gerçekten dürüst, ahlaklı, vicdanlı, sorumlu ve onurlu bir insandı.

1998-2002 yıllarında kendisini Moskova Büyükelçisi olarak tanıdım, izledim, onunla dost oldum.

Bu fikrim hiç değişmedi.

Yıllar sonra ABD’den bir haber geldi:

Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy, emekliliğine kısa süre kala görevi – usulüne uygun olarak, skandalsız, ama anlamlı biçimde – bırakmıştı.

Bugün bile ortalarda gezinerek “stratejik ve trajik derinliğine” ikinci bir şans arayan kişinin, o dönemki Dışişleri Bakanı’nın kendisine karşı yaptığı saygısızlığı sineye çekmemişti Nabi Bey.

Çünkü onurluydu.

Ama temsilciliğini yaptığı kurumları, devleti koruduğu inancıyla bu konuda asla konuşmadı.

Çünkü inandığı “devlet ciddiyeti” kavramı, bunu gerektiriyordu.

*          *          *

Büyükelçi...

Birçok büyükelçi bu birleşik kelimenin ilk bölümünü fazla abartır, burnu havada gezerek her türlü yöntemle kendini yüceltir, hatasını ortaya çıkarma potansiyeli taşıyan insanlarla arasına uzun mesafeler koyar.

Nabi Bey insandı.

Renkli, enerjik, mütevazı, zeki ve şakacı bir insandı.

Onunla siyasetten sosyal konulara, spordan özel hayata kadar birçok konuda sohbet ettik, güldük.

Bana hep takılırdı:

- Ne zaman evleneceksin, Hakan? İyice yaşlandın artık!..

Gülen gözleri parlar, benden istediği cevabı alınca basardı kahkahayı:

- Önden siz buyurun, Nabi Bey! Siz ne zaman evlenirseniz, ben de o zaman bu sorunuzu ciddiye alacağım.

Bir seferinde pek gülmeden şöyle kestirip atmıştı:

- Sen 40’ını geçtin. Ben de 60’ıma yaklaştım. Bu yaşlardan sonra aile kurmak kolay değil. Boş verelim bu konuyu!

Her zamanki şaka ortamına dönmek için kendisine “Tamam, Nabi Bey, anlaştık!” demiştim. Gülümsemiş, ama fazla neşelenememişti. Belki de kötümserliğini pekiştiren bir şeyler olmuştu o sıralarda, kim bilir.

Yıllar sonra bir gün Nabi Bey’in evlendiğini duydum.

Hemen telefona sarıldım.

Kutlamadan önce hazırladığım sivri şakaları sıralamaya çalıştım:

- Biz sizinle böyle anlaşmamıştık, Nabi Bey. Ben sizin “boş verelim bu konuyu” demenize güvenip arayışlarımdan bile vazgeçmiştim.

Malum kahkahasından sonra şöyle demişti:

- Bu işler belli olmuyormuş, Hakan. Sen de öyle büyükelçilere falan pek güvenme!

Yıllar sonra bu sözlerini neşeyle tekrar etmişti:

- Bak bu yaştan sonra hem evlendim, hem de “hanımköylü” olarak İzmir’e taşındım.

Yaşamının son 12 yılında evliydi Nabi Bey.

Kendisini son yolculuğa uğurlayanların taşıdığı tabutun üzerinde “Gülgün” yazan bir çelenk dikkat çekiyordu.

*          *          *

Nabi Bey daha göreve başlamadan Moskova’da onun vaktiyle “Özal’ın danışmanı” olduğu söylentisi yayılmıştı. Kimine göre iyi, kimine göre kötü bir şeydi bu.

Büyükelçilik görevi gereği hem Rusya makamlarıyla, hem de Rusya’daki Türkiye vatandaşlarıyla özenli ilişkiler kurdu.

Biz o sıralarda Moskova’da 3 Haziran Nâzım Hikmet’i anma etkinlikleri düzenlemeye başlamıştık. Devlet başlangıçta mesafeliydi.

2000 yılında hem çok kitlesel bir etkinlik yaptık, ayrıca hem o döneme kadar Türkiyeliler ile arası soğuk olan Vera Tulyakova-Hikmet’in törenlere katılmasını sağladık, hem de o gün Büyükelçi Şensoy aramızdaydı.

Başka birçok konuda da ilklere imza attık Nabi Bey’le birlikte. Örneğin, ben Rusça bir aylık büyükelçilik bülteni çıkarmayı önerdim, Nabi Bey’in büyük mücadelesi sonucu bir yıl boyunca Turetskiy Vestnik’i çıkardık. Yazıları önce ona Türkçe iletirdim. İstediği değişiklikleri yaptıktan sonra Rusça basardık. Kendi aramızda adı “gazeteci Hakan Aksay’ın gizli redaktörü”ne çıkmıştı.

Ve ilk kez Rusya kanallarından birinde (M-1, şimdiki Domaşniy TV) Türkiye ile ilgili 14 bölümlük PerspekTiVi programını hazırlayıp sunmamda Türk şirketlerinin, ama en çok da onları bu konuda yüreklendiren Nabi Bey’in büyük payı vardı. İlk bölümün etkili olması için benim Başbakan Bülent Ecevit’le görüşmemi sağlamıştı.

Bir keresinde yine bana takılarak “Bak, medya alanında işbirliği falan derken, devlet eski komünistlere nasıl çengel atıyor?” deyip o ünlü kahkahasını patlatmıştı.

İşadamlarıyla da sıkı ilişki içinde oldu. Kültürel ve insanı konularda da duyarlıydı.

Kendisini Moskova’dan Ankara’ya uğurlarken çok üzülmüştüm.

Daha doğrusu çok üzüldüğümü sanmıştım.

Yanılmışım.

O değilmiş büyük üzüntü...

Şimdi bunu çok daha iyi anlıyorum.

Ve aptal bir çaresizlikle kendime kızıyorum:

Neden uzun süredir onu aramadım? Neden kendisini ziyaret etme düşüncemi onca zaman erteledim?

Yaşam bizi sevdiğimiz ve önemsediğimiz insanlara aslında o kadar ince bir iple bağlıyor ki...

Söyleyecek ve yapacak ne kadar olumlu, ne kadar sıcak kelime ve işimiz varsa...

Hiç ertelememeliyiz.

Sonra çok geç olabilir.

Okuyucu Yorumları