Trafik, insanlar, radyolar ve müzik üzerine

- A +

İstanbul’un trafik kargaşası malum. Araba sürüyorsanız yandınız. Hele benim gibi "canı-tez insanlardansanız" o yollar sanki birer "Kaf dağını" aşmak gibi. Gideceğiniz yere kadar, en az 1 saat, bazen 1,5 saat o direksiyonda oturmak zorundasınız. Bu arada yapabileceğiniz çok az şey var. Telefonla konuşmamalısınız. O zaman ya etraftaki şoförlerin sürüşlerine bakıp, bir yandan sağlıklı bir sürüş gerçekleştirmeye çalışırken, bir yandan da bu işin felsefesini yapıyorsunuz. Ve/veya ilginç bir şeyler bulabilirseniz radyo dinliyorsunuz. 

Trafikte kifayetsiz muhterislerden, yolları çöplük zannedenlere

İşin felsefesi dediğimizde; bu kadar yıllık şoförlükten sonra, ben trafikte insanların araba sürüşlerinden kişiliğini anlayabileceğimiz kanaatindeyim. Gerçi psikolog filan değilim ama —biraz da trafikte can sıkıntısını atmak için— sürüş tarzlarına dikkat ederim. Şimdi 30 yıldır araba süren birisi olarak kendi analizimi, düşündüklerimi sıralayayım;

Trafikte "bu adam bu kadar yavaşken, neden illa solda sürme inadı içinde" sorusu en çok aklıma gelen oluyor. Bunlarla ilgili analizim trafikteki sürüş tarzı analizlerimden ilk 2'si :

En sol şeritte, arabayı sağ şeritte sürebileceği hızda sürüp, arkasından gelen şoförleri de bu hıza mecbur edenleri görünce, “tıpkı, şansı yaver gittiği —mesela torpili olduğu— için makam / pozisyon kapan kifayetsiz muhterislerin, şirketlerde ya da politikada yetenekli insanları geride kalmaya zorlamaları gibi” diye düşünebiliyorsunuz. 

Bir takım insanlar da, sanki başarısızlıklarını ya da sıradanlıklarını “araba sürme” ile aşmaya çalışan tipler gibi duruyor. Aynen “bizim takım nasıl sizi yendi ama” psikolojisi gibi. Bazıları, orta düzey araba ile bile daha iyi arabalarla yarışabiliyor. Öne geçmeye ve kendini ispatlamaya çalışıyor. Belki de yanındaki birilerine.

Batı ülkelerinde sol şerit "sürekli" dolu değildir. Oradan birileri ancak hızlı ise gider. Sol şerit acele işi olanlar içindir. Biz de ise yol boş olsa bile, yavaş ya da hızlı herkes soldan gider. Mesela Sabiha Gökçen'e sabah saatlerinde gitmeye kalkın, boş yolda çoğunluk yavaş da olsa soldadır. Ülke sağ ağırlıklı ama trafikte soldan gitmek adeta bir prestij meselesi. 

Gerekli olmadığı ya da hızı müsait olmadığı halde sol şeritte giden insanların büyük bir kısmının arka planda hayatlarında hayal kırıklığı ya da sıradanlığı bir şekilde aşmak derdi var olabileceği düşüncesindeyim. Batılı ülkelerde, sol şeridin kullanımına bakarak, en azından ben böyle olduğunu sanıyorum. 

Ama trafikte gözlemlenen insanlar ve onların iş dünyasındaki izdüşümleri ile ilgili analiz bu kadar değil;    

Başka bir örnek; tın tın tın giden bir adamı, siz geçmeye kalktığınızda, birden engellemek için hızlanması ve engelleyemiyorsa klaksona asılması. Sanki “sizden daha az yetenekli olduğu için devamlı engel ve dedikodu üreten adamlar gibi”. 

Bir de en sağdan gelip, sola sapan adamlar var. Hani işlerini doğru dürüst planlayamayıp, zamanında yapmayıp, son anda üstün körü bir şeyler yapanlar gibi. Bu durumlar kazaya en müsait olanlar.. Kendisi kaza yapıyor ya da kaza yapılmasına neden oluyor. 

Tabi en kızdıklarım ve zaman zaman yetişip ikaz etmeye çalıştığım insanlar —ki önce ne dediğimi anlamazlar— sokağı çöplük zannedenler. Bir bakarsınız, öndeki arabadan birisi pat diye kocaman bir paket kağıdı, selpak ya da sigara paketi atıverir. Bunlar iş dünyasında da sorumluluk üstlenmeyen, kendisinden başka kimseyi ve de şirketi düşünmeyen tipler. Toplum içinde yaşamayı bilmeyen kaba insanlar. Kendilerini uyardığınız zaman ise "beklenmedik bir durumla karşılaşmış oluyor ve şaşırıyorlar". Kesinlikle uyarmak lazım. 

Kadın görünce yarışanları, illa öne geçmeye çalışanları da ihmal etmeyelim. Bazıları kamyon ve minibüs şöförü gibi eğitimsiz insanlar olsa da, bunların arasında eğitimli olanlar da bulunuyor. Hepsi ayrı bir klinik vaka. Özellikle direksiyon beceriniz varsa, çıldırabilirler. İş dünyasından bakarsanız, fazla lafa gerek yok herhalde. Kadınları sekreter gören insanlardır bunlar. 

Arabasına güvenen ve “benim arabam en iyisi, ben öne geçmeliyim” diyenler de ayrı bir sınıf. İlla soldan giderler ve illa —önünüzde sıra sıra araba olsa bile— önünüze geçmek için sizi zorlarlar. Bunlar iş hayatında torpili olan ya da ailesinin      parasıyla iyi bir okulda okuyanlar diye sınıflandırılabilir. Yollarda da, şirketlerde de özel muamele beklerler. Göremezlerse, çıldırırlar. Yol vermeyebilirsiniz. Altlarındaki mükemmel arabaya rağmen, kötü şöför olmaları olasılığı vardır.

Trafiğin yoğun olduğu sabah ve akşamları çok olmaz ama bir de babasının parası ya da “birden paralı olma (mesela futbolcular) durumu” ile araba sahibi olanlar var. Bunlarda farklılık “çok lüks araba”, “çok büyük hız” ve “slalom”dur. Uzak durmak lazım. Neme lazım. Her an kaza yapabilirler, sizi de zora sokabilirler. Bunlara iş hayatında fazla rastlamazsınız. Çünkü geçinme dertleri yoktur.

Yeni araba alanlar --genellikle delikanlılar--. Yukarıdaki maddelerden hız ve slalom bunlar için de geçerlidir. Yine uzak durmak lazımdır. Bunlar iş hayatında görevlerini ne olduğunu henüz anlamamış olanlardır. Verilen işi yapar ama mantığını farkında değildir.

Tersine bazıları hep aynı şeritte ve belli bir hızda gidiyor. Şartlar değişse de, katiyen şerit ve hız değiştirmezler. Şirketlerde ya da politikadaki statükocular gibi. Bunlar şirketlerde genellikle kenarda durup, işlere çok karışmasalar, fikir beyan etmeseler de can sıkıcıdırlar. Çünkü ima ve manipülasyonla, başkalarını yönlendirerek işleri kurcalamaya çalışırlar.

Başka bir tür ise —tabi ki saygı duyduğum insanlar— arabanın hızına uygun şeritte, kurallara uygun hareket edenler. Bunlar yol verirler, trafikte tuhaf hareket edenlere karşı sakin davranışlıdırlar. 3-5 dakika geç gitmeye aldırmazlar. İşin mantığının farkındadırlar. Şirketlerde de bu insanlarla çalışmak bir şanstır.
 

Bu liste daha uzar gider. Keşke bunu hep birlikte analiz edip, ortaya koysak. Belki bazı insanlar utanırlar. Sizin de benzer gözlemleriniz varsa duymak isterim.

”Sensiz Yaşayamam’dan, ”Sen Olsan Bari”ye

Bu arada trafikte sabrınızı arttıracak diğer bir olanak da radyo oluyor. Ben iyi bir radyo dinleyicisiyim. Kanalları sık sık araştırırım. Ama dinleyebileceğim kanal sayısı gerçekten sınırlı maalesef. Genellikle müzik ya da haber kanalları var. Yollarda haber dinlemek isteseniz bile, devamlı dinlemek anlamsız, çünkü gece ajansı dahil hep aynı şeyler tekrarlanıyor. Trafik Radyo Yandex ve İBB Trafiğe rağmen hala gerekli bir radyo. NTV Radyo ve Açık Radyo bilgi sağlayan kanallar. İkisini de dinliyorum..

Müzik kanallarına gelince, bazı kanallar sürekli yabancı müzik yapıyor. Müzik uzmanları ne diyor? “Müzik --elektronik müzikle birlikte-- 1980’de öldü (1960’da öldü diyen yazı da okudum bu arada) !!!”. Hakikaten bu yaz “vavava” diyen Bieber’dan kusacağım, sürekli benzer nakaratları tekrarlayan ve birbirine benzer müzik yapan zenci grup ve şarkıcılardan da öyle. Zenci menci dedim diye valla billa ırkçı değilim, Nina Simone’den Tina Turner’a kadar pek çok zenci şarkıcıyı severim. Ama günümüzün zenci grup ya da şarkıcılarının müziğinin çok birbirine benzer olduğunu ve bazılarının insanda şizofreni yaratacağını düşünüyorum. Sürekli aynı tonu tekrarlayarak müzik yaptıklarını sanıyorlar.

Ben müzisyen değilim ama müzik ile haşır neşir bir ailenin çocuğuyum. Hatta bir kardeşim profesyonel müzisyen (Not : Kardeşim Cenker Sarp her pazartesi gece 11’de TRT3’de Jazz Programı yapıyor, tavsiye ederim). O nedenle müzik çalma, söyleme becerim olmasa da, çok iyi bir dinleyiciyim. RAP dışında her türlü müziği severim.

Ama yabancı müzik kanalları ve bu kadar şizofrenik ve gürültülü müzik —hele sabahsa— bana uymuyor. Zaten günü planlamak istediğim için daha çok hafif müziği tercih ediyorum. Ama pek yok. Yabancı müzik dinlemeyelim, Türk pop müziği dinleyelim derseniz de, bol miktarda “sıtma görmemiş sesiyle bağırarak konuşan —acaba neden?— ve komik olduğu sanılan sulu şakalar yapan” şaklaban sunucular var. Bunların bazıları seyirciyi —Okan Bayülgen’den öğrenildiği üzere— aşağılayarak program yaptığını sanıyor. Benim onlar için düşüncem ise “zeka az olduğu için, programı çeşitlendiremeyeceği ve sürdüremeyeceğinden bu yola sapıyor ve aşağılayarak ilgi çekmeye çalışıyor” şeklinde.

Ama şarkılar daha beter; müzik bir yana “sığ şarkı sözleri”yle dolu bir müzik ortamımız var maalesef. Geçen gün radyoda duyduğum bir şarkının bir bölümü şu şekilde (bu arada bu yazıyı yazmama neden olan da bu şarkı);

Yaz! Beni yalnızlığına
Yaz! Uzağımda Ağustosa yaz
Yaz! Seni mutsuz edicem biraz
Avaz avaz az
Ne kadar acı çeksen az
Yüreğin bensiz enkaz
Seni mutsuz edicem bu yaz
Bağır avaz avaz

Doğrusu merak ediyorum; birileri bu şarkı sözleri yazanlara“illa her cümlenin sonlarında aynı kafiyeyi uydurmazsan, o şarkı olmaz” filan mı diyor. Yine kafiye yapacağım diye içeriği olmayan diğer bir şarkı da şu;             

Ah tatlım tatlım tatlım 
Bak ne yaptın 
Yırtıp attın 
Sayfa sayfa dağıttın 
Yetmedi yaktın 
Haybeden bi gerçek üstü aşktın

Kafiye yapacağım diye içeriği yok ediyorlar. Oysa bir şarkıyı bize sevdiren sadece bestesi değil, yanısıra sözleridir. Mesela güzel bir şarkıdan örnek verelim;   

Yüzünü ilk kez gören bir çocuk gibi 
Gördüm kendimi gördüm 
Kırıldı ayna paramparça paramparça 
Ne varsa kadınım yokluğunda kaç damla gözyaşı eder adın 
Ne olur gel gel gel gel ben sensiz istanbul'a düşmanım 

Müzik konusunda içimi dökmeye başlamışken bir de Aleyna Tilki’nin şu son şarkısının bana düşündürdüğünü söylemeden geçemeyeceğim. 

Çaldığın o kalbi yerine koy lütfen
Eğer hislerinden pek emin değilsen
Aradığın aşksa en güzelinden
O zaman başka açarım kapıları hazırım dünden
O sen olsan bari sen olsan bari
O sen olsan bari sen olsan bari
Hazırım diyorum dünden düşmüyorsun dilimden
Olan olmuş zaten o sen olsan bari

Bu sözlerde dikkatimi çeken şu “Sen Olsan Bari” diyor. Halbuki ben “Sen Olmazsan Yaşayamam” çağından geliyorum. İlginç değil mi? Milenyum nesli diyor ki; “nasılsa birisi olacak, sen ol bari”. Eleştirmek amaçlı söylemiyorum. Sadece değişen anlayışa işaret ediyorum.

Bazı şarkılar var. Hem müziği, hem de sözleriyle yılları ve hatta yüzyılları aşıyor. Yukarıdaki kafiyeli şarkılardan 2-3 yıl sonraya ne kalacak? 

Bu kadar lafı yüzyılları aşmış güzel bir müzik ile sonlandıralım. Çek besteci Smetana, Moldova nehrini anlatmış. Başında dağların tepesinde eriyen karlardan oluşmaya başlayan suları, sonrasında güçlenen akıntıyı, ortalarda çağlayana dönmesini ve sonunda sakin bir şekilde akıyor olmasını müzikle tasvir etmiş. Siz de aşağıda bu güzel eseri dinleyebilirsiniz.

Okuyucu Yorumları