Hafıza bahçesinde 'Kokular Kitabı'

- A +

Toprağın altında kımıldadığını bildiğimiz ağaç kökleri gibi görünmeyen ve her fırsatta kendini hatırlatan anı kırıntıları vardır. Hangi anın içinden kopup ziyaretimize geleceğini bilemeyiz. Sevdiklerimiz, biz gittikten sonra bile çok uzak bir geçmişin sadık nöbetçileri misali hikayelerle yaşamaya devam eder. Gördüklerimizin, işittiklerimizin, dokunduklarımızın hatta tatların ömrünü bile kuşaklar boyu anlatarak uzatırız. Her defasında farklı renklerle yaratılan gökkuşağının içinde kendilerine uygun bir yer bulup ‘sonsuzluk’ hülyasıyla kendilerini korumak isterler.

Rüzgarın gıcırdattığı panjurların iniltisi, vaktinden evvel toplanıp ağza atılan böğürtlenin kekremsi tadı, uçsuz bucaksız kırlarda salınan eğrelti otlarının melankolik görüntüsü, güneşin ısıttığı enseye kısacık bir dokunuş; hepsi içinde bulunduğumuz anda çok büyükmüş gibi görünen duyguları bize parçalayarak getirir. Ama bütün bunlar geçmişimize seslenmek açısından ‘kokudan’ sonra geliyor. Bu kaçınılmaz gerçekliğin bilimsel sebepleri de ilginç ama ben öncelikle edebiyattaki karşılığını yani sezgisel manasından bahsetmek istiyorum.

Hafızanın kokuyla ilişkisini kurcalayan yazarlardan Proust, anı esneterek yazdığı benzersiz romanlarda bunu sıkça hatırlatır. Bilim insanlarının henüz ‘koku-insan-tabiat’ ilişkisine dair deneyler yapmaya başlamadığı yıllarda, muhteşem iç görüsüyle kokunun (lezzeti de dahil ediyor) zamanı anıya nasıl dönüştürdüğünü anlamaya çalışıyordu. Ona göre ‘koku ve lezzet’, ruhlar gibi, diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya, beklemeye, ummaya, neredeyse elle tutulamayan damlacıkların üstünde, bükülmeden anın devasa yapısını taşımaya devam ediyordu.

İnsanı sezgilerle anlayabileceğini düşünen yazarın/okurun, içe bakış yöntemiyle benliğini oluşturabileceğini ve bir tür tefekkürle hakikate yaklaşacağını düşünüyordu sanırım. Edebiyat tarihine geçen meşhur madlen hikayesinde kokunun benliğin inşasında bir başlangıç noktası olduğunu keşfeder ve sürprizli anı yazının diline tercüme eder: “Ama içinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek, içimde olup biten olağanüstü şeye dikkat kesildim. Sebebi hakkında en ufak bir fikre bile sahip olmadığım, soyutlanmış, harikulade bir haz benliğimi sarmıştı. Bir anda, hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu bu öz, benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık. Bu yoğun mutluluk nereden gelmiş olabilirdi bana?”

Proust, kokunun ve lezzetin hatırlattıklarının çok ötesine geçtiğini farkına varmıştı. Çağrıştırdığı anlar-hatıralar galerisi ve değişim duygusu, sezgiyle insanı anlatma dürtüsünü kışkırtmış belli.

Çoğu kez müstehzi bir tebessümle anılan ‘eski kokuları’ hatırladığımda, Proust gibi anı kokunun tılsımlı gücüyle büyüten yeni yazarlar da okumak istiyorum. Ancak modern yazar/okur, kokuyla kristalleşen hatıraları keşfetmenin saplantılı hazzından vazgeçti korkarım. Kim bilir belki de geçmişin anlatıldığında eksik ve hatalı olduğunu görmemek için böyle davranıyorlardır.

Halbuki odun ateşiyle ısınan loş bir odayı, sobada kızartılan ekmeği, kitap sayfalarında iz bırakan olgun şeftaliyi, çok eski bir yaz akşamından kalan baygın ıhlamuru, yağmur sonrası topraktan tüten buhar gibi kokan ıslak saçları, lavanta çiçeği rayihalı bir yastığı, rutubetli sandık içlerinde saklanan kumaşları, damarları kabarmış ihtiyar bir eli, sevilen birinin unuttuğu hırkanın çağırdığı anları genişleterek, eksilterek, çoğaltarak anlatma çabası ne kıymetlidir.

Koku lisanı eksik bir duyu

Kokuyla hafızanın edebiyat üzerinden çağrışımları bir yana, bir de hayatın orta yerinde duran ‘kokunun’ ve bir duyu olarak dokunduğu farklı alanlar, hikayeler, sektörler, meslekler ve hala çok iyi bilinmeyen gerçekler var. Açıklaması zaten tabiatı itibarıyla zor olan ‘kokuyu’ her yönüyle anlatan kaynak da Türkçede yok denecek kadar az.

Vedat Ozan, kokuyla ilgili saplantılı bir biçimde toparladığı her türlü bilgiyi, araştırmayı, hikayeyi önce 154 hafta boyunca radyo programında anlatmış daha sonra Bilgi Üniversitesi, ‘Kültürel İncelemeler Master’ programında ‘Koku ve Duyuların Kültürel Tarihi’ başlıklı bir ders vermeye başlamış. Ve nihayetinde dört cilt halinde yayımlanacak olan ‘Kokular’ kitabını yazmış. Çok da iyi yapmış zira koku algısıyla ilgili ilk cildi alıp karıştırmaya başladığımda, üzerinde düşündüğüm sandığım bir alanda ne kadar bilgisiz olduğumu da fark ettim açıkçası.

Yabancı literatürün taranıp Türkçede önemli bir kaynak oluşturulmasının yanı sıra, koku gibi ‘lisanı’ eksik bir duyunun başka duyular ve disiplinlerle birlikte akademik olamayan bir dille anlatılmış olması önemli bir kazanç. Yazarın da hatırlattığı gibi görsellik üzerinden kurgulanan bu çağda, duygularımıza doğrudan hitap eden koku, tefekküre, hakikati kavramaya, benliğimizi keşfe ve diğer varlıklarla olan ilişkimizi yeniden düşünmeye davet ediyor. Vedat Ozan haklı, koku içeren anılar beynimize dövme yapılmış gibi kazınıyor. O halde kokuyla olan ilişkimize daha ayrıntılı bakmakta fayda var.

Demokrasi için foseptik
çukurlarının yaygınlaşması…

Farklı başlıklar (Mitoloji, kültürel tarih, kimya, ekonomi-politik, psikoloji, edebiyat, gündelik hayat), bölümlere açılmış ‘faydalı bilgiler’ kutucukları ve illüstrasyonlarla anne karnında başlayan çok sürprizli bir maceranın peşinde sürüklenmek beni eğlendirdi doğrusu.

“Koku reseptörlerinin nasıl çalıştığından, molekülerin onlarla nasıl karşılaştığından bana ne” demeyin sakın. Beyninize yollanan önemli mesajlar kırk bin koku molekülünü ayrıt edebiliyor ve önemli mesajların çoğu oradan geçiyor. Doğum travmasını azaltan amniyotik sıvının ve benzerlerinin işlevini anladığınızda her insanın parmak izi gibi kendine has bir kokusu olduğunu da öğreniyorsunuz. Annesine sokulan bebeğin ilk anda duyduğu ve hayatı boyunca unutmayacağı o pamuksu anı dantel örer gibi yazmak ne hoş olurdu. Devamında şehvetle sokulduğunuz ‘kuytulardaki’ bütün vücut kokularının gizemi o ilk anda saklı çünkü. Hafızada depolanan ilk kokuların ilişkilendirdiğimiz insanları, olayları unutmamıza rağmen o eski duyguları hiç unutmamamız ne müthiş bir hediye.  

‘Dişi vücudunun girişinde’, erkek tohumunda ve terde ortak olarak bulunan Capryhic Asid’in parfüm dünyasında da yağların üretiminde bolca kullanıldığını öğrenmenin faydasını, detayları okudukça anlayabilirsiniz. Antik çağdan bu yana insanın cinsellik ve koku arasında kurduğu o mistik bağ kimin ilgisini çekmez ki?

İsim- koku ilişkisini okurken Latincede kokuşmuş, çürümüş anlamına gelen ‘Putrid’ten türeyen ‘Putain’e (Fransızcada fahişe demek) dönüştüğünü gördüğünüzde insanın kokulara yaklaşımını da haliyle daha iyi kavrıyorsunuz. Etnik kimliklere, toplumsal sınıflara göre tanımlanan kokuların kapitalizmdeki karşılığı elbet vahşi. Edebiyatta da yerini bulmuş tabii. Yazar Somerset Maugham, “Demokrasi için fosseptik çukurlarının yaygınlaşması, parlamenter kurumların oluşturulmasından çok daha önemlidir” diyor mesela. George Orwell’in hizmetçilerinin bayıltacak kadar itici koktuklarını anlattığı gözlemlerini hızla geçiyorum.

Sistem mükemmel çalışıyor

Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için sonraki nesiller nasiplensin diye farkında olmadan bize uyumlu ama farklı ‘bağışıklık sistemine’ sahip insanları ‘eş’ olarak seçmemiz gerçeği ürpertici bana kalırsa. Biliyorsunuz tıpkı doğada olduğu gibi seçimi doğurgan olan kadın yapıyor ve bunu salgıladığı kokularla de beceriyor. Dünyanın en yakışıklı adamı da olsa eğer bağışıklık sisteminin gen yapısı kadınınkine benziyorsa türün devamı için uygun seçenek olmayabiliyor. Bu durumda ‘vücut kokusu hoş erkek’ her zaman makbul değil. Ve elbette söylemeye lüzum yok belki ama, kadınların koku alma duyusu, erkeklerinden çok daha gelişkin. Ama doğurgan olmadığı dönemlerde haliyle azalıyor. Sistem mükemmel çalışıyor değil mi?

Asyalıların beslenme biçimleri ve genetik yapılarıyla ilgili vücut kokularının yok denecek kadar az olması ve ter kokanların toplumda hoş karşılanmaması gibi örnekler ırksal ayırımları da iyi anlatıyor. Rahatsız edici olanın koku değil de genetik kodlar olması haliyle siyasi/toplumsal bakışı gösteriyor. Yaşlılık kokusunun moleküllerini keşfeden Japon kozmetik devlerinin parayı vurgulamak için ‘amca bey’ kokusu üretmelerine acıyarak güldüm doğrusu. Yeni Gineli bir kabilede dostlarıyla vedalaşanların ellerini koltuk altlarına sokarak ovuşturması unutmayacağım karelerden biri oldu. Kokuyu taşımak için ilkel belki ama çok içten bir davranış.

Vedat Ozan’ın edebiyatçı Henry Miller’den “Dokunduktan sonra parmakta kalan koku” diye yumuşatarak anlattığı bölümde, benim için ilginç olan cinsellik ve tabiat ilişkisini güzel gösteren çiçeklerin aromalarını salarak uçuculara davet mektubu göndermesiydi. Feremon denilen ‘heyecan taşıyıcılarının’ nelere mal olduğunu bir bilseniz…Neyse ki 400 bin civarında koku molekülü var ve sadece yüzde yirmisi insanlar tarafından hoş koku olarak tanımlanıyor. O da tembelliğimizden yani “nedir o yeni, tehlikeli koku” sorusuyla uğraşmak istemediğimizden.

En iyisi birinci ciltten başlayın. Daha üç cilt varmış. Parfüm, Kültürel Tarih ve Lezzet. Anlaşıldığı üzere ‘koku’ sadece koku değil. Ama bazen de sadece anılarımızı billuri görüntülerle seyretmemizi sağlayan saf bir his.

Yazı bitirirken masamda neşeyle tebessüm eden papatyaların acı rayihasını var gücümle içime çekiyorum. Erken bir bahar günü özlediğim bir Ege köyündeyim. Gelişi güzel yayılmış otlar akşam ışığının alacasıyla kızarmış. Güneşin yaldızladığı sarı tozlarla ışıldayan papatyaları topluyorum. Hiç acele etmeden. Köyün tanıdık kokusu hayatımın sırlı sokaklarına sinmiş. Az öteden denizin uysal mırıltısı işitiliyor. O basit çiçek demeti biraz sonra hazırlayacağım sofranın misafiri olacak. Kızartma, sarımsak, taze ot ve anason kokusu sarıyor şimdi de çalışma odamı. Her anı sanki dün yaşamışım gibi hatırlıyorum. Hoş bir aldanış ama kokular bana o günün sürprizli ve merhametli yüzünü hatırlatıyor. Papatyalar bu defa onu çağırdı bana. Hüzünlü bir gülümseme yerleşiyor yüzüme.  Biliyorum bir gün, o akşamı ve kahramanını unutacağım ama gelecekteki duygularımı şekillendirecek o kekremsi duygu hiç kaybolmayacak. Bahar havalarının gergefinde incecik, zarif bir desen artık o ‘anlar’. Koku, karmaşık gerçekliğinin ötesinde, hafızanın tılsımlı bahçesinde mahcup ama gösterişli bir kız gibi dolaşan dokunulmaz ve sınırsız bir şey. Öyle değil mi?

*Kokular Kitabı – Vedat Ozan / Everest Yayınları

Okuyucu Yorumları