Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan

- A +

Zweig,  “Edebi bir eser, ancak bize hayal ürünü bir eser olduğunu unutturduğu ve gerçeğin ta kendisiymiş gibi geldiği zaman o kusursuzluğa ulaşmış demektir” diye yazmıştı. ‘Ölmek Kolaydır Sevmekten’ dili, kurgusu ve iç içe geçen sahih hikayeleriyle bunu başarmış. Yazar bana “kaderin tohumlarını toprağa attıracağı insanları titizlikle seçmesini” izlettirirken filmin sonunu bildiğim halde şaşıran ürkek bir seyirci gibiydim.  Olaylar, yüzler, sesler, kokular, renkler ve duygu çeşitliliği olanca canlılığıyla dev bir perdeye yansımıştı.

Bazı romanları okurken kahramanları, olayları, çalkantılı duyguları, merakla karışık tuhaf bir tedirginlikle izler bazılarının da içinde kendinizi, hayatı, insanı anlama içgüdüsüyle dolaşırsınız. Okurun beğenisi ve kişisel yaklaşımıyla şekillenen farklı hazlar yazarla okur arasındaki ilişkiyi de belirler. Eğer onu dili, hikaye etme biçimi, üslubu ve gerçeklik algısıyla sevdiyseniz, dünyasına usulca sokulur orada her şeyden uzak yeryüzünün nabız atışlarını dinlerken varlığın özüne, hakikate yaklaşmak istersiniz. Böyle yazarlar size romandan bağımsız hayatın başka türlü bir bütünlüğü olduğunu hissettirir.  Hiç beklemediğiniz bir anda alnınıza düşen bir yaz yağmuru misali garip bir diyalogla nedensiz sevinir ya da ruhunuzu ansızın gölgeleyen kara bir tasvir bulutuyla kederlenirsiniz. Bazen basit, çıplak ve okurun hayaline yer açan özgürlüğüyle yarım bırakılmış bir cümle, daha önce  iyi tanımadığınız bir duygunun gizli yarasını uyandırır. Ya da yaşarken sizden kaçan duygu kırıntıları çok eskiden hatırladığınız bir sesin yansımaları olarak döner belki.  Belirsiz bir boşlukta yüzen, oraya buraya dağılmış anı parçacıklarını kısacık bir anın içine sığdıran yazar, hayatın çelişkileriyle beslenen buruk bir tutarlılığı da olduğunu kelimelerinin tılsımıyla söyler. Hazla hüzün arasındaki medcezirli kumsalda dolaşırsınız biraz. Romanların çok katmanlı, döngüsel yapısını bu türden mucizeleri ve keşif heyecanları yüzünden de severim. Ölmek Kolaydır Sevmekten, onlardan biri.

‘Ancak romanlardaki insanları anlayabiliyorum’

Ahmet Altan’ın nehir roman olarak tasarladığı dörtlemenin yeni kitabı ‘Ölmek Kolaydır Sevmekten’e  başlamadan evvel bir öncekini ‘İsyan Günlerinde Aşk’ı saklandığı raftan çıkarıp karıştırdım biraz. Kahramanları ve olay örgüsünü hatırlamaktan ziyade, on dört sene önce o romanı okurken hissettiklerimi, çıkmaz sokaklarda kayboluşumu, kayıp hayallerimi, ruhuma çarpıp dağılan hatıraları tekrar görmek istedim. Malum, okumak kitaptan ve yazarından bağımsız bir maceradır aynı zamanda. İşaretlediğim sayfaların birinde Dilsever gelecekte neler yaşayacağını bilmediği Hikmet Bey’le konuşuyordu: “İnsanlar alakamı çekiyor ama ancak romanlardaki insanları anlayabiliyorum, hayattakileri anlayabildiğimi söyleyemem”. Neden anlamaya çalışmıyorsunuz sorusuna mahcup ama gerçekçi bir tonla cevap veriyordu: “Şimdi siz sorunca düşündüm de birilerinin bana insanları anlatmasını seviyorum, birisi anlattığında çok açık görebiliyor insan, her davranışının sebebini anlayabiliyor ama yaşarken öyle değil”.

Altan klasik romancıların yaptığı gibi ‘insanı’ edebiyatının merkezine koyuyor ama modern bir anlatımla duyguları büyüteçle gösteriyor hatta kılcal damarlarına nüfuz ediyor. Artık bu anlatı türüne dünyada da pek cesaret etmediklerini görüyor ve üzülüyorum doğrusu. Oysa bu romanda olduğu gibi iyi hikaye, sağlam kurgu, kelimeleri ahenkli tınısını duyabilen zengin bir dil, kendine has sesi olan böyle bir anlatımla buluştuğunda  roman okurunu başka türlü kucaklıyor.

İsmini Aragon’un bir şiirinden alan ‘Ölmek Kolaydır Sevmekten’ 1912-1913 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan olayları bir ailenin bakışıyla anlatıyor. Balkan Savaşı’nda yaşanan hezimet, iktidarın İttihat ve Terakki’yle çatışması, Bab-ı Ali baskını ve İstanbul’da gezinen ölüme rağmen devam eden hayatlar. Kitabın tanıtım metnindeki şu cümle romanın meselesini iyi gösteriyor: “…Sonuçta hep biraz eksik kalan hayatların romanı”.  Böyle bakıldığında okunması değil ama muhtemelen yazılması pek de kolay olmayan bir roman sanırım bu. Karakterlerin kendi üzerlerine kapandığı, güçlü iradelerine rağmen zaaflarına yenildikleri, duygu halkalarının dışarıdan içeriye doğru giderek daraldığı, hayatın ‘imkansızlığını’ karakterlerin imkansız arzuları ve insanın değişmeyen tabiatıyla anlatan zor bir sarmal. Bu anlamda bu dizinin diğer romanlarına da pek benzemiyor aslında.

Ben iz bırakan romanların hafızada unutulmayan buruk melodiler gibi özel sesler taşıdıklarına inanırım. O ses size bazen rüzgar hışırtısıyla, sobanın uysal çıtırtısıyla, şuh bir kadın kahkahasıyla, çıplak ve geniş bir ovanın tütüşüyle ya da derin bir kar sessizliğiyle gelir, ama mutlaka gelir. Yazarın yazım sürecinde kendini unutması, aklını duygularından soyutlaması, kaynağını bilmediği karanlık yerlerde kaybolması gibi sürprizlere ve garip tesadüflere açık bir ‘oyun alanıdır’ bu ilişki. Kuytunuzda taşıdığınız o ses bir gün sizle konuşacaksa, bunu okurken aldığınız hazdan anlarsınız. Bu romanın en sevdiğim kahramanlarından Şeyh Efendi’nin gelecekte bana ‘insanlardan en çok istediğimizin onlara en az verebildiğimiz olduğu’ gerçeğini fısıldayıp huzursuz edeceğini sezebiliyorum mesela. O vakit ‘sevmenin eksikliğe rıza göstermek olduğunu’ hatırladığımda o kudrete sahip olup olmadığımı tekrar düşüneceğimi de.

Artık bu anlatı türüne dünyada da pek cesaret etmediklerini görüyor ve üzülüyorum doğrusu

Sonra ansızın parlayan şimşek misali romandan, geçmişinizden hatta gelecek tasavvurunuzdan görüntüler getiren ışıltılı resimler belirir bazen. Eğer yazar resmettiği dünyayı, tabiatı, insanları size ayrıntılarıyla gösterebiliyor ve daha da önemlisi gösterdikleriyle kahramanların ruh hallerini incelikle buluşturabiliyorsa gördüklerinizi kolay unutmazsınız. Varoluşumuzun sırrını ifşa eden ama hakikatini tam kavrayamadığınız rüyalar gibi gelir giderler. Cami avlusunda dem çeken kumrularla bakışan bir ihtiyar, telaşlı adımlarla koştururken durup kuşsuz göklere baka kalan bir adam ya da tekkenin avlusunda suskun genç bir kadın. Anın fotoğrafı, kendi ağırlığını taşıyabiliyorsa mağara duvarına kazınan arkaik resimler gibi eskimeden öylece kalır.

Rukiye ölülerini dinleyen Osman’a “Sen gölgelerin de bir kokusu olduğunu biliyor musun” demişti, “Servi ağaçları güneşte başka kokuyor, gölgelendiklerinde başka kokuyorlar. O tekkenin avlusundaki rayihanın o gölgelikten kaynaklandığını düşünüyorum, tuhaf, anlatılması zor ama insanın hafızasından asla çıkmayacak bir rayihaydı…Keskin, koyu kahverengi damarlı, acı yeşil bir kokuydu…Ölümün ve hayatın bir arada hissedildiği bir kokuydu…” Bazı anları henüz yaşamadan daha önce hiç duymadığı kokularla birleştirir hafıza. Roman sanatı biraz da bu garip  ‘buluşmaları’ gösterebilme imkanına sahip olduğu için eskimez. Tıpkı ‘hayatın ve rüyanın’ kendisi gibi hatırlama ve bilinç dışını yenileme gücüne sahiptir. Hatıraları da korunaklı kılar.

Duygu arkeologu gibi…

Roman sanatı biraz da bu garip  ‘buluşmaları’ gösterebilme imkânına sahip olduğu için eskimez

Okuru ikna edebilen romanın yasası hayatınkinden farklı değildir bana göre.  Huzursuzluk, mucizeler, anlam verilemeyen boşluklar, acı veren çelişkiler, eksik kalmaya mahkum hayatları kabullenenler, bu hakikatle bir türlü barışamayanlar, hüznün içindeki neşeyi göremeyenler, kurcalamaktan yaşayamayanlar, ‘ihtimalleri’ bile sevemeyenler…evet sanırım roman ancak böyle katı bir gerçekliği olduğu gibi sırtlanmaya cesaret edebildiğinde ruhunu içtenlikle okura  teslim edebiliyor. Enstrümanların sesini ahenkle buluşturabilmek için doğru ölçüyü, vuruşu, tempoyu veren, nüansları gösteren bir orkestra şefi gibi hayatı yönetirken, kaderin girdaplarıyla beraber sürüklenebilecek kadar doğal olmak zor.  Altan’ın bu romanda bana en yoğun hissettirdiği – arka plandaki tarihsel ve siyasi gerçeklere rağmen – bu kendiliğinden akış oldu.

Zweig, edebiyat tarihinin unutulmaz yazarlarını anlattığı biyografi serisinde şöyle diyordu: “Edebi bir eser, ancak bize hayal ürünü bir eser olduğunu unutturduğu ve gerçeğin ta kendisiymiş gibi geldiği zaman o kusursuzluğa ulaşmış demektir”.  Bazı yazarlar yaratmak istediği gerçekliği daha açık gösterebilmek için mesafeli bir soğukkanlılıkla hayatı resmeder, bazıları da gölge-ışık oyunlarıyla, fırça darbeleriyle resmini güçlendiren bir ressam gibi portreleriyle oynar, yüzler, hikayeler, ruhlar netleşir gibi olur ama bu sadece büyülü bir yanılsamadır. Derine indikçe en tanıdık insan davranışının bile ‘bilinemez’ olduğunu gösterir okura. Sıradan sandığınız karakterlerin çelişkilerin ıstırabıyla kıvranışını görür, daha evvel fark etmemiş olmanıza şaşırırsınız.

Altan’ın burada ‘aşk’ diye paketlenen duygu yelpazesinin renklerini, koşullara göre değişen tabiatını, diğer duygularla etkileşimini bir arkeolog titizliğiyle katman katman analiz ettiğini fark ettiğimde artık onunla beraber karanlık bir ‘insan kazısındaydım’.  Hayatın yüceliği önünde görünemeyen mikroskobik parçalanmaları bazen anlatıcı bazen de kahramanları aktarıyordu: “Bir başkası aniden beliren böyle bir duyguyla sarsılır, korkardı ama Dilsever’in kendisini tanımak tutkusu öylesine kuvvetliydi ki, hissettiği her duyguyu bir kuyumcu gibi inceleyerek, onun değerini anlamak, o değerin kendi değerine uygun olup olmadığını ölçmek isterdi”.

Böyle bir ‘kazının’ roman sanatından öte hakiki bir ‘bilinç uyanışı’ yaratmasını da önemsiyorum. Hayatta veya edebiyatta hikaye edilen duyguların, insan ilişkilerinin neredeyse tek boyuta indirgendiği bir çağda yaşıyoruz artık. Evet sevmek, sevememek, gerçekten sevilmenin ne olduğunu ıskalamak, onun yarattığı eksiklik, bütün bunlar insanın da yazı sanatının meselesi elbet ama nasıl? Biz nasıl seviyoruz ya da nasıl sevemiyoruz mesela; cömertlikle, merhametle, bencillikle, saflıkla, basiretle, kıskançlıkla, vicdanla, acıyarak, mizahla, iyi niyetle, sadakatle, düşmanlıkla…İnsanın böylesine karmaşık olan yapısını kavrama, dillendirme çabası yerine onu küçümseyerek ‘akıllı hikayeler’ yazma saplantısı okura da haksızlık biraz.

Basit görünen tehlikeli denklem

Derine indikçe en tanıdık insan davranışının bile ‘bilinemez’ olduğunu gösterir okura

Bu roman eksik kalan hayatlar etrafında dönerken aslında bizatihi hayatın eksik olduğunu ve ‘kusursuzluğa’ böyle ulaştığını da gösteriyor sanki. Platon’dan bu yana en temel ve değişmeyen aşk tanımı yine ‘eksiklik’ üzerinedir. Edebiyatçılar, felsefeciler, psikologlar, teologlar hemen hepsi aşkın hedefine ulaştığında arzudan yoksun kaldığını, hatta ulaştığında bile o ‘yoksunluktan’ kurtulamadığı konusunda bir biçimde anlaşırlar. Huzurlu bir mutluluğun olduğu yerde tutkunun yaşayamayacağını bilir insan. Eğer sevmek, ‘sevilenin’ eksikliğiyse ona sahip olmayı istemek kaçınılmazdır ve sahip olursa ölecektir. Bunu görür. Basit gibi görünen bu tehlikeli denklem, sadece aşkta değil hemen bütün ilişkilerimizde, hayata bakışımızda belirleyicidir. Aşıklar, sanatçılar, yazarlar ancak ölümle tamamlanabilen ‘eksik hayata’ direnmek için o yanılsamayı yaşıyorlardır belki. Salt bir mutluluk beklentisinden ziyade heyecanla, riskle, sürprizlere açık bir cesaretle, tutkuyla yaşayanların hayatla kurduğu ilişkilere bir bakın. Yaşama coşkusunun içinde saklanan derin keder, eksik kalmaya mahkum hayatın aynasında görebildiklerimizdir çoğu zaman.  

Bu romanda o eksikliği tevekkülle kabullenenlerle, etmiş gibi görünenler ve sahiden kabullenemeyenler arasındaki müthiş ‘savaşın’ ayrıntılı haritasını da gördüm ben. O ‘vahşi coğrafyada’ dolaşırken bir an durup Dilsever gibi “Bir roman kahramanı olup kendi hayatımı, kendi duygularımı bir başkasının kaleminden okumak” istedim. Mazinin canavarlarla dolu bir mağara olduğunu sanan küstah Nizam’ı olduğu haliyle sevince, yazarların maziyi değiştiremeyeceği için yazdığını hatırladım. Doğduğu için suçluluk hisseden Şeyh’in kederini bir süreliğine ödünç aldım. ‘Erkekler için avlularından müzik seslerinin geldiği geniş bahçeli büyük bir şatoya’ benzeyen Dilara’nın duygularıyla çatışan zihin yorgunluğunu anladım. Savaşın insanlığın ruhunu ağaç gibi kurutuşuna tanık oldum. Anya’nın duygusuz piyano çalışında, hayatı öfkeyle ve küçümseyerek aşağılamasında acısını ifade edemediği için büyüten kadınların derin sızısını hissettim. ‘Ölümü içindeki bütün seslerin susacağı derin bir sessizlik’ gibi algılayan Ragıp Bey’in karanlığına ışık olmak istedim. Yazar bana “Kaderin tohumlarını toprağa attıracağı insanları titizlikle seçmesini” izlettirirken filmin sonunu bildiği halde şaşıran ürkek bir seyirci gibiydim.  Olaylar, yüzler, sesler, kokular, renkler, duygu çeşitliliği olanca canlılığıyla dev bir perdeye yansımıştı.

Roman coşkulu bir nehir gibi akıp giderken, bütün dünya onu sevse de sevmeyenin peşinden giden, bencilliğiyle çocuk kalmış Nizam’ı her şeyden korumak istiyor, attığı her yanlış adımda merhametli ve tedirgin bir anne gibi onun için endişeleniyordum. Omuzlarından sarsıp, bak hayat sadece senin zihninde yaşattıklarından değil, yaşamak istiyorsan etrafını da gör demek istedim. Anın gerçekliğine ikna edebilen romanlar böyle hissettirir kendini. Mesut olabilecekken mesut olamayan iki insan için sahiden üzülürsünüz.  Farklı kisvelere bürünmüş zaaflarına yenilen, onlardan utanan herkesin elinden tutmak istersiniz. Paşalar, askerler, kumarbazlar, siyasetçiler, kendi kibirli yalnızlığıyla zehirlenen kadınlar orada kim varsa, geleceklerini görebilseler yollarını değiştirirler sanırsınız ama yazar biraz da göremedikler için hayatın katlanılır olduğunu çarpıcı diyaloglarla hatırlatır okuruna.  Yüzyıl sonrasındaki büyük değişimlere yol açacak felaketleri önlemek istersiniz. ‘Sevgisizliğin’ bağlayıcılığı, insan vücudunun sırrının bilinmezliği, birisini öldürme ihtimalinin garip hazzı, sahici aşkın gösterişsizliği farklı anlam kapıları açabilir. Belirsizlikler içindeki iki insanın birbirlerini kabullenişindeki aldırmazlık, aşkı küçümseyenin nobranlığı, duyguların doğallığını reddedenlerin kibri canınızı acıtır. Onlarla birlikte siz de farkında olmadan başka acılara hazırlanırsınız belki. Yazar tanıdığınız, bildiğinizi sandığınız hayatın fazlalıklarını bir heykeltıraş gibi yontarak gösteriyordur çünkü.

‘Sakat doğmuş bir çocuğa benzeyen Türkiye’

‘Ölmek Kolaydır Sevmekten’, Ragıp Bey gibi kendisinin gardiyanı olan karakterlerle başka ‘hayat ihtimallerini’ yazı sanatının oyunları ve dilin kıvrak cazibesiyle anlatıyor. İnsanları, sokakları, evleri, puslu hayalleri, bastırılmış arzuları, ‘duygu hevenginin içindeki en parlak duygunun etrafında’ şekillenenlerle romandaki hayatı izlettiriyor. Hayatın sahiciliğini karakterlerinin hüznüyle, zekasıyla ve mizahla gösteriyor.

Romanın dayandığı siyasi gerçekler de sadece bir fon değil elbette. Yazarın yüz yıl önce sakat doğmuş bir çocuğa benzettiği Türkiye’de bugün benzer sıkıntıların nasıl yaşandığı o dönemi bilmeyenler için iyi bir fırsat. İttihat ve Terakki’nin muhalifleri sindirmesi, matbuatı susturması, ordu, polis ve mahkemelerin iktidarın eline geçmesi, katillerin aynı zamanda hakim olması, padişahı deviren teşkilatı devirecek başka bir gücün kalmaması, memleketin ümidinin bir cezaya dönüşmesi, tarihi içtenlikle anlamak isteyenler için önemli işaretler. O günkü sorunlar, bugün yaşadıklarımızın başlangıcı aslında. İyi tarafı da bütün esaslı romanlar gibi olayları farklı bakış açılarıyla nesnel değerlendirmiş olması.

Biliyorum, böyle anlatınca tablo biraz karanlık gibi ama öyle değil. Ahmet Altan’ın edebiyatına yansıyan saf, billuri bir aydınlık da vardır. Onu okuruna göstermekten imtina etmez. Hayatın eksikliğine ve insan olmanın doğal çaresizliğine rağmen hep bir ‘iyileşme’ umudu taşır romanları. ‘Bugünde’ yaşayan Nizam’a öğüt veren babası Hikmet Bey, bir asır sonra aynı bezginliği yaşayan bizlere sesleniyordu: “Hayat, her zaman sadece burada elde edilebilecekler için verilen bir mücadele değildir, bazen çok ilerde muvaffak olacak bir mesele için bir basamak olmayı göze alırsın, merdiven basamak basamak yükselir, bir gün gayeye ulaşılır. Münevver olmak yarın diye bir şey olduğunu kabul etmektir”. Anlaşılan o sakat çocuğun bir gün iyileşeceğini beklemekten başka ümidimiz yok sahiden. Ama bunu edebi lezzeti yüksek bir romanla kavrayabilmek bence hala şanslı olduğumuzu gösteriyor.

Romandaki Şeyh Efendi ve Hikmet Bey farklı inançlarla ama ortak değerlerle geleceğe bağlanmış. Herkes kendi bakışıyla, ölçüleriyle, birikimiyle hayatının kozasını örer. Ama ‘her şeyin her şeyle olan’ gizli ilişkisini görebilmek de önemlidir. Ben iyi romancıların da “Kullarını gizli bir bağla birbirlerine bağlayan Tanrı gibi” buluşturduğuna inanıyorum. Yazar,  kaderimizin diğer insanlarda olduğunu Şeyh’e söyleterek hepimizin bu büyük sınavda ortak olduğunu da hatırlatmış.  

Bazı romanların sonuna yaklaşırken ömrümün son demleriymiş ve benim istediklerimi söyleyecek vaktim kalmamış gibi tuhaf bir hisse kapılırım. Bitmesini istemediğim için değil sadece, içimdeki boşluğa çarpıp dönen o vahşi gerçeklikle yüzleşmeye korktuğumdan belki. Ya da hayatı değiştirmeye gücüm olmadığından veya onun beni değiştirmesine katlanamadığımdan, bilmiyorum. Roman bittiğinde kitaba ismini veren Aragon’un mısralarını sayıklıyordum;

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları/Ölmek daha kolaydır sevmekten/Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam/Sevgilim.  

Romanı okuyacak olanlar, ‘eksik hayatların’ hikayeleriyle örülmüş kitabı yazanın ‘eksikliğini’ de düşünecektir kuşkusuz. Olur öyle; okur merakı önce duyguları masaya yatıran yazarın iç karmaşasını, kaotik duygu durumunu merak eder. Her okur kendince ipuçları, işaretler bulur orada. Hayatlarından süzülüp derininde biriken tortuların eserlerine nasıl yansıdığını kavramaya çalışır. Bu da edebiyatın eğlencesidir. Yorumların sınırsızlığı, köpürerek çoğalan yazı sevgisini de besler, büyütür.

Şeyh Efendi tekkede Nizam’a “Bir başkasının acısını dindirdiğinde, kendi içindeki bir acıyı da dindirmiş olursun, karşındakinin acısı senin acını dindirmek için vasıtadır, iyilik yaptıkça iyileşir halas bulursun. Asıl minnet duyulacak iyiliği yapan değil, iyiliği kabul edendir” diyordu.

Bir yazarın roman yazması için onlarca sebebi vardır. Hepsi de lüzumlu ve kıymetlidir ve içeriğine göre de değişir kuşkusuz. Ben nedense Altan’ın bu romanı, kullarını yargılamadan dinleyen, onlar için acı çeken Tanrı’yla konuşarak,  hikayeyi ve hayatı yeniden yarattığını, sükunetle, merhametle ve olgunluğa erişmiş bir tevekkülle yazdığını düşündüm. Belki yanılıyorum ama böyle hissetmek hoşuma gidiyor. Var olmanın kökü kendini hikayelerle aldatmaktır ve hikayesizlik kolay taşınabilir bir yük değildir. Netice itibarıyla ben de onlara muhtaç bir okurum.

*Ölmek Kolaydır Sevmekten – Ahmet Altan / Everest Yayınları

       

Okuyucu Yorumları