İşler AKP Gençlik Kolları Kongresi'nde anlatıldığı gibi değil!..

- A +

Başbakan  Davutoğlu’nun AKP Gençlik Kolları Kongresi'ndeki konuşması, karşı karşıya bulunduğumuz sorunların önemini kavramak ve çözmek gereği açısından endişeleri daha da arttıran bir içerik taşıyor.

Bu kadar çok ciddi sorunla boğuşan, en önemlisi tank ve havanlarla kendi ilçelerini bombalama noktasına gelmiş bir rejimin başbakanından beklenen, nasıl oldu da sorunların böyle sarpa sardığı ve bu durumdan demokrasiyi ve barışı nasıl çıkarabileceğimizin yol ve yöntemlerini anlatmasıdır.

Oysa Başbakan, "sizlerin çehresinde Çanakkale'de şehit olmak için yürüyen aziz gençlerin şehitlik aşkını görüyorum" diyerek adeta savaş tahkimatı yapıyor.

Zaten tarihsel kültürümüzde baskın ve eğitim politikalarıyla iyice tahkim edilmiş olan ötekileştirme ve göze göz mantığını daha da pekiştiren bir dili tercih ediyor:

"Bugün Güneydoğu'da ortaya konulmak istenen planın odağında gençler var. (…) Gençleri okula, camiye, kitaba düşman haline getirmek istiyorlar. Barbar bir örgütle karşı karşıyayız. Hendekler kazarak, barikatlar kurarak oradaki hayatı karartmaya çalışıyorlar. Tam bir şımarıklık içindeler. Biz bu tuzaklara karşı her zaman olduğu gibi dimdik ayakta olacağız. Bu devran böyle devam etmeyecek. Bu küstahlığa izin vermeyeceğiz."

10 yıllardır yarayı derinleştirmekten, yıkımı, toplumsal bölünmeyi, militarizasyonu arttırmaktan başka bir işe yaramadığı sabit olan bu dille nereye varılır? Böyle zamanlarda hatırlatmak gerekir mi bilmem ama, “göze göz ilkesi dünyayı kör eder” diyen Gandhi’lere ihtiyacımız var

Böylesi zamanlarda özellikle de gençlere, sorun çözme yöntemlerinden, barışı geri kazanma gereğinden, doğal haklardan, hukuk gereğinden söz etmesi gereken, dahası iktidarı da bu çerçevede kullanması gerekenler, görülen o ki bundan imtina ediyor.

Oysa bu toprakların da Gandhi’leri var ve bunlardan biri olan Şeyh Ede Bâli, bakın ta 700 yıl öncesinden bu toprakların egemenlerine ne öneriyor:

“Bundan sonra öfke bize, uysallık sana, güceniklik bize, gönül almak sana, suçlamak bize, katlanmak sana, anlaşmazlıklar bize, adalet sana, haksızlık bize, bağışlamak sana...”

***

Yaşanan sorunların sosyolojik nedenlerini görmek ve topluma çözüm bilinç ve sorumluluğu aşılayarak adım atması gereken yöneticilerimiz, halkın doğal haklarını gerçekleştirmek, devrilmiş barış masasını onarmak yerine kendi belâgatlarında coşabiliyorlar.

Üstelik müttefikleri nezdinde savunulamaz hale gelmezden önceki dönemde IŞİD için başvurduğu sosyolojik gerekçelendirmeleri Kürt halkı adına başvurulan direnişe çok görüyor Başbakan. Bu noktada IŞİD için, bizzat Davutoğlu’nun; “çekirdek olarak radikal terörize bir örgüt olarak görülebilir” dedikten sonra, “önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler, dışlanmalar hakaretler bir anda geniş bir cephede reaksiyon, doğurdu. Eğer Irak’ta (...) Sünniler dışlanmamış olsaydı böyle bir öfke birikmesi olmazdı” gerekçelendirmesini anımsamamak mümkün değil. 

1 milyon 300 bin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtün doğrudan hedef olduğu, ekmek, su, elektrik, haberleşme, tedavi, eğitim dâhil en temel yaşamsal haklarda mahrumiyetle geçen ve mevcut 12 Eylül yasallığı içinde bile hukuki gerekçelendirmesi yapılamayan sokağa çıkma yasakları ve aylardır süren şehir savaşlarından söz ediyoruz. Her yasak sonrası gelişen çatışmalar, iki taraflı ölümlerin neden olduğu travmalar, dahası kadın, çocuk, yaşlı sivil ölümleri ve yaralanmalarıyla büyük bir faciadan söz ediyoruz. Üstelik dünyanın en güçlülerinden biri olduğu bizzat yöneticilerce dillendirilen güvenlik güçlerinin bir türlü sonuç alamadığı, bu nedenle de Lice’de 7 kez, Silvan’da 6 kez, Sur’da 6 kez, Bismil’de 6 kez, Hani’de 6 kez, Yüksekova’da 4 kez, vb. ha bire uzatılan uygulamalar bunlar.

Düşünebiliyor musunuz, Diyarbakır’ın orta yeri Sur’da, sonuncusu 19. gününe giren sokağa çıkma yasağının, evlerin, dükkânların, camilerin ve tarihin tahribi eşliğinde ağır mağduriyetini yaşıyor halk. Ve her şeyden önemli olan bu korkunç duruma demokratik bir çare üretmesi gereken başbakan, AKP’li gençlere belâgatı tercih ediyor:

“Mekke, Medine ve Kudüs ve İstanbul'dan sonra İslam'ın en güzide şehri Diyarbakır'dır. Cizre'deki, Silopi'deki gençlere sesleniyorum. Diyarbakır'ı aşkla sevdik."

Oysa Diyarbakır’ın aşkla sevilmeye değil, doğal haklarının tanınmasına, Kıbrıslı Türk kadar, Uygurlu Türk kadar saygıdeğer olduğunun siyasal gereklerini görmeye ihtiyacı var.

***

IŞİD için gösterilen empatinin onda biri gösterilse çözülecek bir sorundan söz ediyoruz.  Dahası IŞİD’in kendi dışındaki herkesi yok eden, dolayısıyla uzlaşılması olanaksız totaliterizminden ayrımla, dünyadaki demokratik standartların ve başta Davutoğlu’nun aracılık yaptığı Filipinler olmak üzere çözüm süreçlerindeki evrensel yöntemlerin uygulanması halinde kendiliğinden hallolacak bir sorundan söz ediyoruz.

Üstelik “kardeş” denilen, “birinci sınıf vatandaş” denilen, vergi alınan, askerlik yaptırılan insanların haklarıdır söz konusu olan. Dahası demokrasinin abc’si olarak pazarlık konusu yapılamaz doğal haklardan, yani anadil hakkından, kendi kendini yönetme hakkından söz ediyoruz.

Kısacası sorun hendek sorunu olmazdan çok önce bir haklar ve hukuk sorunudur. Dolayısıyla ister yaratılanı yaratandan dolayı sevmekten, isterse demokrasinin gereklerinden yola çıkılsın, istendi mi çözümü çok kolay bir sorundan söz ediyoruz. Oysa bu kolay yol yerine bin dereden su getirme yoluna gidiliyor ve bu da gün günden artan bir tahribat ve yabancılaşma üretiyor.

Ve işte bu felaket ortamında acilen demokrasi araçlarını harekete sokması gereken Başbakan’ın, kendi gençlerini Hz. Yusuf, Hz. İsa, Hz. Ali, Fatih Sultan Mehmet, Ulubatlı Hasan, Çanakkale vurgulu söylemlerle coşturmaya çalıştığı görülüyor.

Bu söylemi herhangi bir partinin temsilcisi yapsa, demokrasilerde bu da bir haktır denilip geçilebilirdi. Ama bunca kanayan bir zamanında ülkenin başbakanı yapınca durum demokrasinin tolere edebileceği bir durum olmaktan çıkıyor; dahası, günlük siyasetin aracı yapılmaması gereken ögelerin hak taleplerini tahakküm altına almaya yönelik istismarına dönüşüyor.

***

İşe yarayacağı umudunu gün günden yitirsem de belirtmeliyim; gençlerini savaşa hazırlayan veya içinde bulunduğu ağır iç ve dış sorunlara karşı gözlerini bağlayan bir tarzdan ne demokrasi ne de gelecek güveni çıkmaz. Aksine zaten taşınamaz hale gelip Türkiye’yi tüketen gerilim ve toplumsal bölünme hali daha çok, daha çok artar.

Üstelik bir dizi eklektik öge içeriyor Başbakan’ın söylemi:

Bir yandan “önünüzde fetihler çağı bulunuyor” diyerek ortaçağın yayılmacı geleneğine atıf yaparken, diğer yandan “adalet, özgürlük, barış” gibi modern medeniyetin hukuksal kavramlarından söz ediyor. Bu yaklaşımın en iyi ihtimalle bile gençlerin kafasını karıştırmaktan başka sonucu olmaz. Üstelik ikinci atıf o denli zoraki bir vitrin düzenlemesi ki; “adaletin, özgürlüğün, barışın sancağını dikeceksiniz” denilerek, barışın kavramları, fetihçiliğin “sancak dikme” kültürüne araç ediliyor.

Modern çağ başbakanlarının gençlerine sunabileceği, “isimlerini tarihe altın harflerle yazdıracak” önermeler, ancak eşit yurttaşlık hakkının sağlanması, basın özgürlüğünün, protesto hakkının, âdil yargılanma hakkının, sosyal devletin, bilimin gerekleri olabilir. Dahası başkalarından önce kendi halkının, tıpkı Filistinliler gibi eşit yurttaşlık hakları engellenen Kürt (keza Alevi) halkın sorunlarını çözmekten başlama değeri kazandırmaktır.

Gerçek bir medeniyet inşası da, uluslararası saygınlık da böylesi gençlerle kurulabilecektir. Üstelik böylesi gerçek ve çağdaş bir medeniyetle daha da somut olarak görüleceği gibi, halklarının haklarını tanıyan tüm rejimlerde olduğu gibi bu durumlarda hendek veya şiddet siyasetin ögesi olmaktan çıkacak, buna rağmen bu yola başvuranlar da tıpkı İspanya’da olduğu gibi bizzat halkın tecridiyle karşılaşacaktır.

***

Bizim başbakanımız ise gençlere Osmanlıcı bir vizyonla seslenmeyi tercih ediyor:

"Sizlerin şahsında, bütün milletimizi, her şehrini, her ovasını, her dağını hürmetle selamlıyorum. Sizlerin kardeşi olan Şam'ın, Süleymaniye'nin, Gazze'nin, Kahire'nin, Saraybosna'nın, Semerkant'ın gençliğini selamlıyorum."

Oysa bunca yangın ve kanama varken Başbakan’dan beklenir ki, nasıl oldu da en çok sevdiği kentlerden Diyarbakır ve halkının bunca ağır tahribata uğramasının nedenini ve çözümünü anlatsın.

Beklenir ki, nasıl oldu da IŞİD’in Diyarbakır’da, Suruç’ta, Ankara'da AKP muhaliflerini bombalayabilecek bir inisiyatif kazandığı ve bir daha yapmasının imkânsız kılındığını anlatsın.

Ondan beklenir ki Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Endeksi’nde Türkiye’nin, nasıl oldu da üç basamak daha gerileyerek, 188 ülke arasında 72. sıraya düştüğünü anlatsın.

Nasıl oldu da tüm komşularıyla sorunlu ve nasıl oluyor da darbeci Mısır'la aynı ittifaka, Gazze’yi yakan İsrail'le anlaşma arayışına girdiğini...

Ama Başbakan bu demokratik zorunluluklar yerine Osmanlıcı belâgatini konuşturmayı seviyor:

"Bu istiklal bayrağını daha yücelere dalgalandırmaya var mısınız? Fahit Sultan Mehmet Han'ın, Ulubatlı'nın fetih aşkını yeniden yaşatmaya var mısınız?"

Hangi İstiklal bu diye insanın aklına takılmıyor değil tabii; çünkü yapılan bir dizi yanlış ve imkânsız hayal sonucunda NATO bağımlılığımızın daha da arttığı günler yaşıyoruz.

***

Sözümü bölgede binlerce ve binlerce benzeri olan bir çığlığa kulak vererek bitireyim. Belki duyulur da hem içerde hem dışarda Osmanlıcı hayallerle artık yol alınamayacağı, huzur ve adalet için, kalkınma ve uluslararası saygınlık için, Filistin sorununu çözmeye de etken olabilmek ve tabii NATO karşısında bu denli boynu bükük hale düşmemek için çözülmesi gereken Gordion düğümünün Kürtlerin eşit yurttaşlık hakkını tanımak olduğu kavranır.

Nur Mahallesi’ne isabet eden çok sayıda top mermisi sonucunda üç katlı evi delik deşik olan Cizre’li yurttaş Bahattin Yağarcık; "Mahalleye gelişigüzel top atışları yapılıyor. Ardından da ateş açılıyor. Üç katlı, altı daireli bina büyük hasar gördü. Evimiz gözlerimizin önünde yandı. Şimdi dört aile, 12 çocuk toplam 26 kişi bir bodrumun iki odasında kalıyoruz. Burası çok rutubetli, elektrik ve su yok" diyor ve devam ediyor: 

“Dünyanın en güçlü ordusu bugün vatandaşları olan sivillerle savaşmaya gelmiş. PKK ve devlet arasında bir savaş olabilir ama sivil halkın ne suçu vardı, sivilleri korumak devletin yükümlülüğü değil mi?” 

14 Aralık’tan bu yana sokağa çıkma yasağının sürdüğü Cizre’de Yasef Mahallesi’nde bir bodrum katına sığınan Asiye Yaşar tamamlıyor:

“Kobanê’den beter durumdayız. Başımıza kıyameti kopardılar, ama kimse bizim burada nasıl bir durumda olduğumuz bilmiyor, sesimizi duymuyorlar. Bodruma hapsolmuşuz, ölümü bekliyoruz."

Sözüm o ki işler AKP Gençlik Kolları Kongresi'ndeki konuşmayla örtüşecek gibi değil!..

Okuyucu Yorumları