- A +

Esad rejimini devre dışı bırakmak üzere başlatılan Suriye iç savaşı, ondan kendilerine hâkimiyet alanı murat edenlerin asla hesaplamadığı ve bütün oyun planlarını değişime uğratan iki gelişmeye neden oldu:

Birincisi, demokrasinin mantığı açısından devrimsel bir gelişmeydi: O zamana kadar yok sayılmış Suriye Kürtleri, Demokratik Birlik Partisi (PYD) önderliğinde kendi kaderlerini tayin eden bir kurumlaşma yarattılar; bununla da yetinmeyip milliyetçiliği aşan bir perspektifle bütün Suriye’nin dertlerine çare olacak bir yönetim modeli geliştirdiler.

İkincisi ise lanetli bir gelişmeydi: Emperyalist ve alt-emperyalist projelerin yenişemediği boşluktan Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) ortaya çıkıp, zavallı Ortadoğu’yu daha da geriye, vahşet ortamına taşıyan bir etkinlik gerçekleştirdi. Bu ise (Suudiler ve AKP hariç) ABD ve AB’yi hedef değiştirmeye ve Esad’la uzlaşma hattına geçmeye mecbur bıraktı.

Bu hat değişimini kabullenmeyip anti-Esat önceliklerinde ısrar edenler için de durum değişmişti; artık ne Sünni bir Ortadoğu mümkündü ne de yeni-Osmanlıcı yayılma hayallerini başarıya ulaştırmak. Dahası Suriye Kürtlerinin gerçekleştirdiği bağımsız kurumlaşma da, AKP açısından, “çözüm süreci” ile Kürt dinamiğini oyalama ve kendi projelerine yedekleme hayalini sona erdirmişti.

Anımsanacağı gibi Esat’ı devirmenin öyle kolay olmadığının, dolayısıyla iki cephede birden savaş yürütmenin yarattığı sorunlar üzerine, 2013 Ocağında içeride Kürtlerle “çözüm sürecine” geçilmişti. Ancak süreç içinde ne PYD Suriye’deki İslamcı muhalefetin bir aparatı kılınabilmişti ne de içerideki Kürtler başkanlık projesine yedeklenebilmişti. Tam tersine iki tarafta da etkinlik alanlarını geliştiren Kürtler, yaşadıkları ülkeleri evrensel demokrasi standartlarına zorlayan etkin dinamikler haline gelmişlerdi.

PYD’nin ılımlı-İslamcı ve Arap bir Suriye hayalinin, içerideki Kürtlerin de başkanlık davasının başlıca engeli haline gelmeleriyle birlikte “Dolmabahçe mutabakatına” kadar mesafe almış olan “çözüm süreci” de sona erdirilmişti.

***

NATO desteğiyle başlayan Esad Suriye’sini fethetme sürecinin astarı yüzünden pahalı hale gelmesi ve sahadaki radikal değişimlere bağlı olarak oyun planı değişmişti. Viyana mutabakatı da ve Cenevre için yapılan planlama da bunun yansımasıydı.

Bu değişimin niteliğini kavrayamayan veya elindeki kozlarla bunu değiştirebileceğini düşünen AKP Türkiye’si ise, bu yeni koşullarda giderek ABD planlamasından kopmuştu. Dahası hepsi de Suriye barışının temel aktörleri haline gelen Kürdün kurumlaşabilme imkânlarını düşmanlaştırmış, Rusya ile savaşın eşiğine gelmiş ve bu süreçte etkinliğini arttırmış olan Şii dünyasıyla da karşıtlaşmıştır.

2011’de bölgenin yükselen gücü olması yanında Suriye operasyonunda NATO’nun gözbebeği olan AKP Türkiye’sinin bugün geldiği yer, Suudiler (ve Katar) dışında stratejik dostu kalmayan bir yalnız ülke durumudur. Öyle ki Cenevre’de PYD’nin engellenmesi dâhil isteklerinin bir kısmına, ancak itibarını biraz daha tüketmek pahasına tehditlerle ulaşabilen bir konuma düşmüştür. Kendini toparlayıp değiştirmeyi başaramaması halinde ise, çok daha kritik isteklerini bile kabul ettiremeyeceği bir yere savrulması kuvvetle muhtemeldir.

Oysa halen görülen tablo, AKP Türkiye’sinin, Suudilerle birlikte, Suriye’nin yeni gerçekliğini, bu bağlamda ABD ve Rusya’nın uzlaşı eksenli yeni yönelimini hazmedemediği ve Esad’ın devrilmesi önceliğinden vazgeçemediğini göstermektedir. Bu ise onu çözümün değil mevcut durumun parçası haline getirmektedir.

***

Halen Kürtlerin elde ettiği statü ve gelecek Suriye’nin şekillendirilmesinde yükselen değeri, Sünni İslamcı ve Arap bir Suriye peşindeki güçlerce bir kâbus olarak algılanmakta ve her ne pahasına olursa olsun engellenmeye çalışılmakta. Öyle ki Kürdün kimlik haklarını engelleme kararlılığının bedeli olarak, Türkmenlerin kimlik hakları da savunulmamaktadır.

Suriye üzerinde hâkimiyet politikasını iç kamuoyunda meşrulaştırmanın temel malzemesi olarak kullanılan Türkmen sorunu, bu bağlamda Cenevre’ye taşınmamakta. Buna karşılık PYD, Türkmen sorununun çözümünü alenen dillendirmekte, Türkmenlerin yeni Suriye’de eşit yurttaşlık haklarını Toplum Sözleşmesi düzleminde sahiplenmektedir   

Suriye Kürtlerinin bu kurumsal atılımı, içerideki Kürt sorununun İslamcılıkla çürütülmesi ve ötelenmesini daha da imkânsızlaştırması nedeniyle de “kırmızı çizgi” ilan edilmekte ve “terörizm” ile yaftalanmaktadır.

Kürt sorununun içeride ve dışarıda halline yönelik bu düşmanlaştırıcı yaklaşım, sıradan bir yanlış tahlil örneği olarak da görünmemektedir. Aksine sorunun birden bire 90’ları geride bırakan bir savaş sorununa dönüştürülmesi, temsil ettiği programın egemen politikaya engel oluşturması yanında, onun Türk kamuoyunu manipüle etmekteki kullanışlı konumundan kaynaklanmaktadır.

 Bu bağlamda AKP’nin egemenliğini süreğen bir tek adam rejimine doğru genişletme çabası;  içerideki Kürt sorununda çözüm söyleminden ezme siyasetine geçilmesini getirirken, Suriye Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin hakkı da, Türkiye’nin en büyük “güvenlik sorunu” haline getirilmektedir.

Tarihsel bir mühendislik başarısı olarak Kürtlerin hak talebine yabancılaştırılmış ve yer yer düşmanlaştırılmış olan resmi Türklük bilinci, Kürt hak taleplerine vurarak başkanlık dayatmasına yedeklenmeye çalışılmaktadır.

Bu bağlamda Suriye sorunu Kürt sorununa, Kürt sorunu başkanlık sorununa bağlanmakta ve bu durum AKP’nin, Türkiye’nin iç krizi yanında bölgenin krizini de kanatıcı bir politika izlemesine neden olmaktadır.

***

Bu bütünsel gerçeklik, bize, PYD’nin Cenevre Konferansı’na katılımının engellenmesinin niçin dünyayla ilişkilerin daha da bozulmasını göze alacak denli temel bir mesele haline getirildiğinin de yanıtını vermektedir.

Oysa PYD’nin katılmadığı bir Cenevre Konferansı, Suriye’nin barışı ve geleceği yanında IŞİD’e karşı bir planlama yapma hedefinden koparılmış demektir; dahası PYD’siz bir Cenevre, kendisini, iki uzlaşmaz ve anti demokratik tarafı birbirine karşı yorup esnetme hedefiyle sınırlamış ve kadük kılmış demektir.

Kuşkusuz ABD ve Rusya, tarafları daha ileri bir hedefe ikna edebilmiş, dolayısıyla 6 ay içinde hükümet kurulabilmenin koşullarını yaratabilmiş olsaydı, AKP’nin PYD’yi engelleme baskısına böyle kolay razı olmayacakları açıktı. Ama bu gerçeklik PYD’siz, dolayısıyla çözümsüz bir Cenevre’nin yükü tarihsel olarak AKP’nin sırtında kalacaktır.

Kısacası Viyana mutabakat takviminden şimdilik geri çekilinmiş bulunulmaktadır. Ancak bu durumun, artık IŞİD’i etkisizleştirmek hedefine kilitlenmiş uluslararası dengelerin, sahadaki güç ve moraline büyük ihtiyaç duyduğu PYD’yi dışladıkları anlamına da gelmemektedir.

Bu anlamda AKP’nin, PYD’nin Cenevre’ye katılımını engellemekle elde ettiğini sandığı taktik zafer, gerçekte Viyana mutabakatında sağlanan hedefin şimdilik ötelenmesidir. Bu durumda Viyana’da saptanan yol haritasının bu ötelenmesinin yükü, AKP Türkiye’sinin bölgeye ilişkin hareket alanını daha da kısıtlayan bir işlev görecektir.

Dolayısıyla olayın sıcaklığı içinde görülmeyebilir, ama biz tarihe not düşelim: Bu “başarı”, tıpkı Rus uçağının düşürülmesindeki “başarı” gibi, sürecin uluslararası gereksinimlerine ve artık büyük güçlerin uzlaştığı Suriye’de çözüm hedefine aykırı olup Türkiye’nin yarınına da yeni bir bedel daha çıkaracaktır.

Yani AKP’nin PYD’nin engellenmesinden kendisine çıkardığı zafer, Pirus Zaferinden farksızdır.

***

Türkiye’de yaratılmaya çalışılan izlenimin aksine PYD'nin masadaki varlığı, Rojava’nın statüsünden çok, bir bütün olarak Suriye’nin ve bölgenin barışı için yaşamsaldır.

Öncelikle bu denli yarılmış ve uluslararası dengeler nedeniyle de birbirini ortadan kaldıramayacakları kesinleşen ortamda uzlaşmanın yerli güçlere ihtiyacı bulunmaktadır. İşte PYD, hem bu yerli güç gereksinimini karşılamakta hem de farklıların bir arada yaşayabileceği bir projenin, bu vahşet ortamında bile uygulayıcısı konumundadır.

Bu koşullarda PYD’nin olmadığı bir Cenevre, hem rejim ve İslamcı muhaliflerinin uzlaşabilme zeminini hem de yeni ve sürdürülebilir bir Suriye’nin kurulabilmesini imkânsızlaştırmaktadır. Nitekim bırakalım aynı masayı paylaşmayı, aynı konferansta buluşma becerisi bile şantajlara kurban edilmektedir.

Bu gerçeklikte PYD’nin şimdilik engellenmiş olması, beklentinin aksine PYD’yi devre dışı bırakıp etkisizleştirmeyecektir. Tersine masaya oturabilmeleri halinde bile, gerek IŞİD’e karşı yol alınabilmesini gerekse de tarafların uzlaşabileceği bir denge ve proje geliştirilebilmeleri mümkün olamayacaktır. Bu ise PYD’nin stratejik öneminin daha büyük bir açıklıkla görülmesini sağlayan bir fırsata dönüşecektir.

PYD'nin olmadığı bir Cenevre, barışın değil, taktik savaşların ve uzlaşmazlığın konferansı olmayı aşamayacaktır. Çünkü taraflar, hem barışın hem de birlikte yaşamı hazmetmenin uzağındaki konumlarını sürdürmektedirler. Dolayısıyla PYD katılana kadar Cenevre, ancak sorunun nasıl çözülemeyeceğini görmenin platformu olarak kalacaktır.

Üstelik devletsizliğine, yoksulluğuna, her an saldırıya açık olmasına ve çevresini kuşatan düşmanlıklara rağmen teslim edilmeli ki Suriye arenasında asıl zayıf olan güç PYD değil çevresindeki örgüt ve onları manipüle eden devletlerdir. Dahası ABD ve Rusya’nın ona olan gereksinimi de, PYD'nin onlara olan gereksiniminden daha büyüktür.

Diğer yandan artık yenişme siyaseti yerine Viyana’da uzlaşma zeminine geçirilmiş bir Suriye çözüm haritasında, onun kadar güçlü pozisyona sahip bir ikinci güç de yoktur. Çünkü silahlı güçlerini, tüm toplumsal kesimlerin hakları eksenli bir Suriye hedefiyle büyütmüş biricik yerli güç örneğini oluşturmaktadır.

Tüm bu faktörler, şimdilik Cenevre’den dışlanmış olmasına karşın, uzun vadede onun dayanıklılığını, hegemonyasını ve devre dışı bırakılamazlığını pekiştiren göstergelerdir.

Dolayısıyla bu Cenevre’de feda edilmiş görünse de, IŞİD’i etkisizleştirmeyi öncelemiş ve tarafları uzlaşmaya zorlamış bir Suriye tahayyülünde PYD’nin kurucu öge olarak yükselmeye devam etmesi kaçınılmazdır.

Böyle bir Suriye’ye uyum sağlayamaması yanında, kendi Kürt sorununu çözmemekteki mevcut inadı ile AKP Türkiye’si ise, bu pozisyonunu değiştirmemesi halinde, zemin kaybetmeye devam edecektir.

Okuyucu Yorumları