T24 sekiz yaşında; çağımızın altın kalbini arıyoruz...

- A +

"Bazen hiçbir şeyi akıl edemeyeceği sanılan insanlar, hiç kimsenin akıl edemeyeceği şeyler yaparlar."

The Imitation Game'i izlerken aldığım bu not, bugün fikri ve mesleki kapasitelerine rağmen memur edildikleri köşelerde, sütunlarda, ekranlarda gözü kara bir performans sergileyen gazeteci esnafına dair de bir şeyler söylemiyor mu?

Hürü Anaİnce Memed'te der ki; demir olsam çürürdüm, toprak oldum da dayandım.

Bizim meslek de o misal.

Bir ülkede gazeteciliğe dair sorunları, o ülkedeki demokrasi ve hukuk sorunlarından soyutlayarak tartışamazsınız. Diğer her şey bir yana, bir topluma yalan, medya aracılığıyla pazarlanır. 

Tarih; iktidarların, azınlıkları yeri geldiğinde halk iradesinden korumanın demokratik bir yükümlülük, ahlaki bir sorumluluk olduğuna direnerek de zorbalaştığını yazar. Oysa azınlıkların haklarının ihlal edildiği noktada demokrasi, o azınlıkları halk iradesinden korumanın rejimidir.
Klasik demokrasinin temelinde bu nedenle "çoğunluğun yönetim hakkı"nın yanı başında "azınlığın korunması" yazar.

"Azınlık" ifadesiyle sadece etnik ve dini azınlıkları kastetmiyorum. İnsan olmanın kutsallarından biri olan "farklı tercih", bugün adeta yazılı olmayan bir ceza kanununda ihanet suçuymuş gibi muamele görüyor; dışlanıyor, aşağılanıyor, hapsediliyor.

Zorbalığın en büyük zaferi, kendi kılığına girmiş kalabalıklardır. Ama, kalabalıklar düşünmez. 
Zorbalık kendi kılığına girecek kalabalıkları arar, bulur, yetiştirir, büyütür, ama kendisine karşı çıkamayan bir enerjinin kendisini taşıyamayacağını görmek istemez. 
Böyle bir düzende sadece korkunun saati çalar. Ve o dayatılmış, öğretilmiş korkulardan kurtulmak, ülkeniz, insanınız, mesleğiniz, hayatınız için yapacağınız en kıymetli şey olur. 

Gerçekler ve gazeteciliğin gerçeği

Gazetecilik, gazetecilerin gerçekle kurduğu ilişkinin de vasıtasıdır.
Bugün gerçeklere saldırının kendi tarihimizde bile eşi görülmemiş örneklerine tanık olduğumuz Türkiye medyasında gerçekleri değil; gazetecilerin, özellikle medya elitlerinin gerçekle kurduğu çarpık ilişkinin sonuçlarını izliyoruz.

Gerçek elbette, siz nasıl istiyorsanız öyle cereyan eden bir şey değil. Medyada izlediğimiz de gerçek; ama habercilikten beklenen gerçek değil, gerçeğe saldıran iktidara müptela bir gazeteciliğin acıklı gerçeği. Acıklı, zira Türkiye'de finansal, bürokratik veya siyasal iktidara bağımlı hâlde o kadar uzun süre yaşadı ki gazetecilik, kendisini küçük düşüren, itibarını, etkisini tüketen bu hastalığını, dolayısıyla iyileşmeyi unuttu.

Meselenin kişisel boyutu da önemli. Hep tartışmadan kaçırılan, halının altına süpürülmek istenen bir boyuttan bahsediyorum.
İnsanlar, zaaflarıyla da yönetilir. Gazeteciliğin gerçeğe karşı verdiği sözü, satın alınmış zaaflarıyla her gün ihlal edenlerden bir şey beklediğimi sanmayın. Nihayet, insanlara, kurumlara, gazeteciliğe verdikleri zarar bir yana, kendi onurlarını bile böylesine hiçe saymış bir "gazeteci kalabalığı"ndan -evet, kalabalıklar düşünmez- söz ediyorum. 
Ancak Türkiye'de gazetecilik sadece "çarpık medya sermayesi", sadece "siyasal/bürokratik baskılar" nedeniyle yerlerde sürünmüyor. Listeye medya elitlerini de ekleyin. Her gün gerçeğe saldıran medya elitleri, mecbur kaldıkları için değil, bu hastalıklı yapıdan bir ısırık da kendileri koparmak için zaaflarını pazarlıyorlar, başkalarına felaket inşa etmek için kendilerini ödünç veriyorlar.

Nasıl iyileşeceğiz?

Her gün yalan söylediğine tanık olduğunuz insanlara soru sormaya gerek yok.
Ama biz nasıl iyileşeceğiz? 
Soru ve sorun bu.
Zira; parlamentonun yetkilerinin alabildiğine budandığı, iki dudak arasında kararnamelerle insanların suçlu-suçsuz ayrılmadan işsiz bırakıldığı, tutukluluk sürelerinin uzatıldığı, gazetecilerin, yazarların, siyasetçilerin, muhaliflerin hapsedildiği bu dönem sürecek.
Belli ki devam edecek kötülüklerden bizi koruyacak pek bir şey yok. Henüz susturulmayanlar için, şimdilik araya giren zamandan başka, bir şey yok.

Cesare PaveseYalnız Kadınlar Arasında'da söyler:
"Kimi şeyler, onlarsız yaşamayı becerdiğinizde elde edilebiliyordu..."

Kimin eline geçerse ötekine eziyet eden bir devletle yeteri kadar tutuk, yeteri kadar sessiz sedasız, yeteri kadar hukuksuz yaşamadık mı?

T24'te gündem toplantısı...Bu topraklarda "Hürriyetin ilanı" deyip iki noktayı üst üste koyduğunuzda karşısında 23 Temmuz 1908 yazar.
109 yıl sonra, milyonlarca insana "hürriyetin ilanı"nı hayal ettirmek için nasıl bir sebebiniz olabilir?

Gerçek, demiştim. Aradığımız gerçek kendimizde başlar. Gelecek, bütün belirtilerine rağmen, kafamızdaki bir tasavvur olmakla beraber, hem geçmişin birikimi, hem de şimdinin tercihleriyle şekillenir. Ve gelecek, bize daima farklı olacağını söyler.

Evet, nasıl iyileşeceğiz?
Kötülüğün, iyilerin yapmadığı şeyler yüzünden de kazanmasını; gazeteciliğin bir miş'li geçmiş zaman hatırası olarak hikâye edilmesini izlemeyi sürdürecek miyiz?

T24, bu soruların cevabını aramak üzere tam 8 yıl önce bugün, 1 Eylül 2009'da yola koyuldu.
Bugün T24; hiçbir görüş ve inancı haberciliğin önüne koymayan yayın politikasıyla, hiçbir kesimin kayıtsız kalmadığı yazar ve analistleriyle, çizerleri, editör ve muhabirleriyle Türkiye'nin en etkili haber mecraları arasında özel bir yere sahip.

Logomuzun altında Bağımsız İnternet Gazetesi yazıyor. Bugün de 8 yıl önceki yerdeyiz. T24'ün hiçbir kişi, kurum, şirket, oluşum, fon, örgüt veya hareketle doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi bulunmuyor.

T24, hâlâ arzularımız ölçüsünde değil, imkânlarımız nispetinde yaptığımız bir yayın. Sekiz yılda elbette hatalarımız oldu, ancak niyet edilmiş, kastedilmiş bir hatamız olmadı.
Medya, üretmediği imkânları tüketerek de itibar kaybetti. Medyanın çarpık sermaye cephesinde aksi öne sürülse de, doğru yapıldığında gazeteciliğin kendi gelirini üreten bir meslek olduğunu göstermek... T24, bu iddiayla da yolculuğunu sürdürüyor.

Paralarıyla, medya dışındaki işlerine dair tükenmeyen iştahlarıyla, paraya tahvil ettikleri zaaflarıyla gazeteciliği berbat edenlere karşı ellerimizde kovalarla 8 yıldır buradayız. Ve ne olursa olsun, burada olacağız. 
T24'ün fedakâr editörleri, muhabirleri, hiçbir karşılık beklemeden yazan yazarları, çizerleri ve siz okurları...
Sağ olun.

Tuncel Kurtiz'in, o çağlayan sesini Ümit İlter'in dizelerinden de bilir misiniz...
Derine hep derine kazıyoruz
Nerede çağımızın o altın kalbi,
Çağımızın altın kalbini arıyoruz...
 


 

Okuyucu Yorumları