- A +

Kişiliğinden veya 8 yıllık başkanlığındaki icraatlarından tamamen bağımsız olarak şunu çok açıkça söyleyebilirim ki, gazetecilik yaşamımda tanık olduğum en başarılı seçim kampanyası ABD’nin 44’ncü başkanı Barack Obama’nın 2008 başkan aday adaylığı kampanyasıdır.

Obama, 2008 yılındaki tarihi ve sürpriz seçim başarısının ilk kilometre taşlarını döşediği 2007 yılında, ABD’deki politik iklimi ne kadar iyi analiz ettiğinin de ipuçlarını vermeye başlamıştı. Örneğin o günlerdeki bir röportajında ‘’bugünkü ABD’de temel fay hattı, iki politik yaklaşım arasında değil, kilise müdavimleri ile kiliseye gitmeyenler arasındadır’’ diyecekti. İki ülke arasında bir benzerlik kurmak için değil ama onun iddiasını daha anlaşılır kılmak için bir teşbih yapmam gerekirse ‘’toplumdaki temel fay hattı, üyeleri düzenli Cuma namazına giden aileler ile gitmeyen aileler arasında’’ demek istiyordu.

Obama, seçim stratejisi ile New York ve California Demokratlarının dışlayıcı klasik yaklaşımının dışına çıkıp Midwest veya Güneyli Demokratların çizgisine daha yakın bir seçim stratejisi kurdu. Her şeyden önce, Demokrat partinin Jimmy Carter'dan beri inançları konusunda en rahat konuşan adayıydı. Dahası adaylığına kadar tam 20 yıldır bir kilisenin üyesiydi. ‘’Evanjeliklerden bize oy çıkmaz’’, ‘’kiliseler yüzümüze bakmaz’’ tespitlerine prim vermedi. ‘’Rakibimizin, Cumhuriyetçi Parti olduğuna, kiliseler olmadığına ikna etmeliyiz'' dedi.

Bununla beraber bazılarına gazeteci olarak bizzat tanıklık yaptığım, en dindar seçmenlerin olduğu yerlerdeki mitinglerinde bile ‘kilise – devlet ayırımını ve bunun önemini’ net şekilde vurgulamaktan da çekinmedi. Eşcinsel haklarını, en muhafazakar eyaletlerde konuşmaktan kaçmadı. Seçmenle birebir doğrudan iletişim yolu gibi oldukça geleneksel bir yola yöneldi. Gittiği şehirlerde on binlerce kapıyı çalıp ailelerle tanıştı, onlarla fotoğraf çektirdi ve görüşlerini dinledi. Konuşmalarında medyanın veya tabanının duymak istediklerine değil, birebir muhatap olduğu o seçmenlerin gündemine yer verdi.

Nihayetinde ona başkanlığa giden yolu açan Iowa önseçimini eyalete hakim beyaz Evanjeliklerin oyu ile kazanacaktı. Başkanlık seçiminde bir çok ‘kırmızı’ eyalette Obama’nın kampanya gönüllülerini muhafazakar ailelerin çocuğu gençler oluşturuyordu.

Obama’nın kampanyasının resmi stratejisi, Demokrat Parti içindeki adaylık mücadelesini kazanma yolunda partinin çekirdek tabanına hitap etmekten çok, Cumhuriyetçi rakibin karşısına çıkacağı başkanlık seçiminin ‘kutuplaşma’dan en az düzeyde etkilenmesi hedefi üzerine kurulmuştu. Kutuplaşmaya uygun stratejiyle değil sadece bu yaklaşımla hem önseçimi hem de genel seçimi kazanabileceğini düşünüyordu. Obama, seçmenin çoğunluğunun her zaman ‘merkeze’ yakın bir görüşte olduğu teorisini baz aldı ve onların sağlık sigortası, vergi yükü, istihdam gibi günlük yaşamdaki sorunlarını seçim kampanyasının temeline oturttu. Hillary Clinton ise, ‘vatan-millet-Mississippi’ edebiyatıyla, kendisinin Obama’dan daha Amerikalı olduğu tezine yoğunlaştı. Bazı stratejistler bu yüzden ‘’Hillary Clinton 2008’de Demokrat Partinin adayı olmayı başarsaydı genel seçimi de kaybederdi’’ görüşünde.

Politik stratejistler, sosyal ve ekonomik radikal dalgalanma dönemlerini bir krizden çok, eski koalisyonları yıkıp daha geçerli yeni koalisyonlar kurmanın fırsatı olarak okurlar. Bazen bu bilinçli bir tercihtir. Örneğin kendisi de güneyli bir Demokrat olan Başkan Lyndon Johnson’ın 1964 yılında Sivil Haklar Yasasını imzalamasının 20’nci yüzyılda Amerikan politikasına şekil veren en önemli imzalardan biri olarak görülmesi bundan. Johnson imzayı atarken, yaklaşık yüzyıldır Demokrat Partinin arka bahçesi olan Güney eyaletlerini Cumhuriyetçilere verdiğinin de farkındaydı. Ancak bunun karşılığında da Demokratlar büyük eyaletleri kalelerine dönüştürüyordu.

Obama, Irak Savaşı fiyaskosunun ve 2008 ekonomik krizinin yarattığı iklimi, yeni bir politik koalisyon için fırsat olarak görmüş ve Demokratların on yıllardır önünden bile geçmediği kapıları da çalmaya başlamıştı. Birçoğundan sadece nazik selamlaşmalarla döndüyse de az sayıda kapıdan istediği sonucu elde etti. Ve örneği Lyndon Johnson’dan beri Virginia’yı kazanan ilk Demokrat oldu. Genelde başkanlık seçimlerinde kırmızı olan Colorado’yu, Missouri’yi, Iowa’yı, Nevada'yı, North Carolina'yı maviye boyadı. Clinton ise 2016'da, kendi kabilesine oynamayı yeterli gördü ve kendisini çok da yormadı. Kutuplaşmaya oynayan Trump’ın stratejisine yardım etti. Kutuplaşma, egoist, kifayetsiz ama muhteris politikacıların yegane kazanma stratejisi. Hızlı değişimin ekonomik ve sosyal statülerini olumsuz etkilediği veya tehdit altında olduğuna inandırılmış yığınların kolayca kapılacağı bir girdap.

Peki bu neyin kutuplaşması?

Yaygın görüşün aksine artık bir çok uzman kutuplaşmanın politik bir kutuplaşma olmadığı görüşünde. Stanford Üniversitesi politik bilim profesörü Morris Fiorina ve meslektaşları, 2004 yılında ABD’nin politik bir kutuplaşma yaşadığı genel kabulüne itiraz eden kitaplarında, ‘’politik bir kutuplaşma bir yana ABD’nin politik açıdan gerçek bir ideolojik çatışmadan yoksun bile olduğunu’’ savunuyorlardı.

Gerçekte, çoğu seçmenin, politik tercihlerini ve oyunu yönlendiren bir ideolojik sabiti bulunduğunu destekleyecek yeterince somut veri yok. Geçmişten bugüne istikrarlı şekilde hep aynı ideolojik çizgiyi savunmuş seçmen oranı, toplam seçmen içinde oldukça küçük bir oran oluşturuyor. Hele ekonomik amaçlarda Demokrat veya Cumhuriyetçi ortalama seçmen arasında neredeyse hiç fark yok. Vergi oranları, regülasyonların dozu ve sosyal güvenlik sisteminin kapsamı konusunda birkaç görüş uyuşmazlığını saymazsak…

Amerikan seçmen ve politika evrenine kulak kabartanlar, Demokratların bazı eleştirilerine yürekten katılan Trump destekçileri, Trump’ın bazı politikalarını doğru bulan Demokrat seçmenler görebilir. Peki bir seçmen doğru bulduğu bir görüşü dile getiren bir politikacıdan niçin hala nefret etmeye devam eder? Bu sorunun yanıtı, bugün demokrasi evrenine karabasan gibi çökmüş kutuplaşmanın doğasını anlamaya da yardım edecek. Sosyologlar, politik bilimciler, sosyal psikoloji uzmanları ve daha niceleri kutuplaşmanın bu tuhaf doğasını anlama yolunda adeta iğneyle kuyu kazarcasına mesafe kaydetmeye çalışıyor.

Bir açıklama, particiliğin kişiliğimizle bağına dikkat çekiyor. Bir partinin üyesi olmanın, her hangi bir politik görüş veya rasyonel analizler sonucu gerçekleşmediğini, kişisel kimliğin bir sonucu olduğunu vurguluyor. Politik bilimciler Donald Green, Bradley Palmquist ve Eric Schickler, ortaklaşa kaleme aldıkları ‘Partici Zihinler ve Kalpler’ adlı kitaplarında ait olunan ırk, inanç ve sınıfın particilikteki gücüne dikkat çekiyorlar.

Kutuplaşmanın doğasını anlamayı zorlaştıran şeylerden biri de, seçmenlerin kendi partilerine duydukları nefret. Cumhuriyetçilerin Demokrat Partiden, Demokratların Cumhuriyetçi Partiden hiç hazzetmediği sır değil. Ancak son yıllardaki araştırmalar, her iki partinin seçmeninin kendi partilerinden de aslında hiç hazzetmediğini ve birçok konuda kendi partilerinin yaklaşımını, üslubunu veya pozisyonunu hiç beğenmediklerini gösteriyor. ABD Ulusal Bilim Vakfınca, seçimlerden hemen önce ve hemen sonra seçmen davranışları konusunda akademik araştırmalar için kurulan Amerikan Ulusal Seçim Araştırmaları merkezi ANES’in verileri de seçmenlerin sadece rakip partiye karşı değil kendi partisi hakkında da bir negatif izlenim ve müphemiyet yaşadığına işaret ediyor. Özellikle de aşırı particilerin, partilerinin nerdeyse hiçbir adayını beğenmediği, hepsini çıkarcı, idare-i maslahatçı veya sözde kendilerinden insanlar gibi gördükleri anlaşılıyor. Ancak burada dikkat çekici olan şey, seçmenin kendisinin de bir yandan adayların ‘gerçek partici’ olmadığından yakınırken, diğer yandan kendisinin de partinin ilan ettiği program ve ilkelerine en ufak ilgi duymaması...

Memphis Üniversitesi profesörü Eric Groenendyk, ‘Partici Zihinde Birbiriyle Yarışan Dürtüler’ adlı kitabında bu çelişkiye bazı açıklamalar getiriyor. Onun dile getirdiği ‘çifte dürtü’ teorisine göre partici seçmen, kendini partisiyle, sadece tek bir dürtüyle değil farklı dürtülerle özdeşleştiriyor. Ve bunlar arasında çelişki olduğunda bir iç çatışma yaşıyor. Parti kimliğimiz kişisel kimliğimizin önemli bir parçası. İyi, sadık bir partili olmak istiyoruz ve partimiz kazandığında kendimizi çok iyi hissediyoruz. Diğer yandan ise kendimizi, doğru, dürüst, rasyonel, adil insanlar olarak görüyoruz ve politik sadakatimizi de bu değerler üzerine inşa ettiğimiz bir bakışla dünyanın gidişatına bakarak şekillendirdiğimize inanıyoruz. İdeal durumda bu iki yaklaşımımız arasında çelişki olmaması gerek. Partimiz kazandığında ve iktidarı ele geçirdiğinde, vaatlerini yerine getirerek huzur, istikrar, refah oluşturacağını umuyoruz. Ancak bu gerçekleşmediğinde iki dürtümüz çatışmaya başlıyor. Hatta bizi psikolojik bir bunalıma sokacak dereceye bile ulaşabilir bu çelişki. Bu, dünyada bir çok güçlü iktidar partisi destekçisinin, neden zayıf muhalefet partilerinin temsilcilerinden bile daha fazla öfke ve kaygı içinde olduğunu açıklayan şey bu iç çatışmaları.

Rasyonel perspektiften bakınca, partimiz eğer bizi hayal kırıklığına uğratırsa ve vaat ettiği refahı, barışı ve istikrarı bir türlü sağlayamazsa, o partiye desteğimizi gözden geçirmemiz lazım. O partiyi terk edip bağımsız olmamız veya rakip partiye destek vermemiz gerek. Ancak, parti kimliğimizi, kişisel kimliğimizin bir parçası ise bu rasyonel tavır, hiç de kolayca alınabilecek bir tavır değil.

Eric Groenendyk’e göre iç dünyamızda, parti kimliğimizle, partimizin başarısızlığından duyduğumuz hoşnutsuzluk arasında başlayan çatışmayı dindirmek için antipati duygumuzu tamamen, rakip gruba yöneltmeye başlıyoruz. Yani rakip partiyi şeytanlaştırma, aslında kendi partisinden duyduğu hoşnutsuzluğun yüksek düzeyinin de örtülü bir ifadesi. Kendini besleyen bir negatif süreç oluşuyor. Rakip partiyi ne kadar şeytanlaştırırsak kendi partimize yönelik bıkkınlığımız da o oranda yükseliyor. Kendi partimizden memnuniyetsizliğimiz ne kadar yüksekse, rakip partiyi de o kadar şeytanlaştırarak iç çatışmamızı dindirmeye çalışıyoruz. Ancak diğer partiyi şeytanın partisi görerek kendi partimize vereceğimiz oyu vicdanımızda meşrulaştırabiliyoruz. Groenendyk’in tespitiyle bu, ‘parti gemisinden tamamen atlamadan kendi partimizden nefret etmemize de izin veriyor’.

Aslında günümüz demokrasilerinin çoğunda, partisinin kendi çıkarlarını ve değerlerini mükemmelen temsil ettiğine inanan seçmen sayısı çok az. Bizi partimizde tutan şey partimize bağlılığımız ve sevgimiz değil, rakip gruba olan nefretimiz. Groenendyk bu noktada teorisinin kutuplaşmanın doğası ile ilgili bazı başka gelişmeleri de açıklayabileceğini savunuyor. Eğer, partili olmamızda ‘bizden olmayan insanlara düşmanlık’, partinin ideolojisi ve politikalarından çok daha önemli rol oynuyorsa, partimizden ideolojik ve politik beklentimiz de o derece azalıyor. ‘Düşmanı yenmek’, ekonomik-politik- sosyal vaatlerin yerine getirilip getirilmediğinden çok daha önemli hale geliyor. Groenendyk, particiliğin, partiye sevgiden çok ‘bizden olmayanlar’dan nefretin dümenine girdikçe, seçmen dinamiklerinin çok daha akışkan hale geleceğine ve seçmenin normalde kendi ideolojik çizgisiyle hiç uyuşmayan adaylara da sırf bu nefreti etkili dile getirebildiği için kolayca yönelebileceğine dikkat çekiyor.

Kutuplaşma, politik diyalogu ve bunun doğal sonucu olarak da politik konuşmaları işlevsiz hale getiriyor. Filozof Harry Frankfurt’un ‘bullshit’ tanımında ifade ettiği gibi ‘’gerçek ve doğru olma konusunda hiçbir endişesi olmayan konuşmalar’’ kolayca yapılabiliyor. Çünkü, 'ya biz ya onlar' düzeyine inen bir ortamda seçmen adayının konuştuğu şeylerin doğru olup olmadığına, ne tür politikalar vaat ettiğine artık bakmıyor.

Bunlar, Trump’ın başarısını da belli ölçüde de olsa açıklayan şeyler. Trump gibi bir politikacının, normal, rasyonel ve makul bir politik atmosferde seçim kazanma şansı yok. Ancak ‘biz ve onların savaşı’ kutuplaşmasını yaratabildiği bir ortamda seçim kazanabilir. Amerikan politikasında daha önce hiç görülmemiş ölçüde ‘beyazlığa’ ve 'Hristiyanlığa' vurgu yapmaktaki cüreti de buradan kaynaklanıyor. Hızla değişen dünyada ekonomik koşullarından ve statülerinden memnun olmayan öfkeli beyaz seçmene, hayatında yarar ortaya koyabileceği hiçbir vasfı olmadığı için 'ırk', 'din' gibi doğuştan gelen kimlikleriyle aşırı övünmeye teşne ırkçılara, aşırı politize olmuş dini kesimlere, nefret etmeye hazır olacakları düşmanlar gösteriyor. Onları, ekonomik olarak göçmenlerin ve yoksullara yardım programlarının kurbanı olduğuna, kültürel olarak da azınlıkların ve yabancı kültürlerin tehdidi altında olduğuna inandırıyor. 'Hayır bu kadar basit değil' diyen herkes, her politikacı da bu seçmenin gözünde ‘düşman işbirlikçisi', 'din düşmanı' ve hatta 'vatanı yabancılara satan hain' konumuna düşüyor. Böylesine bir ölüm-kalım savaşında da bağrına taş basıp gidip hiç de hazzetmediği partisine veya adaya oyunu veriyor.

Amerikan demokrasisi ağır bir türbülanstan geçtiği kesin. Buradan çıkış yolunda ilk adım ise, kutuplaşmanın doğasını ve gerçek nedenlerini çözmekten geçiyor gibi...

Okuyucu Yorumları