T24 dört yaşında; neden buradayız?

- A +

Hayat; umut ile tecrübe arasındaki mesafelerin de hikâyesi sayılır. Habercilik, “kendini gerçekleştiren bir kehanet” gibi yıllardır savrulan medyanın umut ile tecrübe arasında yarattığı uçurumda can çekişiyor. Malum; dünden bugüne ne kelimeler hür bu ülkede, ne gazetecilik özgür. 

T24, tam dört yıl önce, 1 Eylül 2009'da, işte bu uçurumun ortasında kuruldu. Bizim ardımızda kimseler yok. Dolayısıyla peşine düştüğümüz kimse de yok. Habercilikte tecrübenin yarattığı uçurumu umuttan yana aşmak üzere yola koyulan T24'ün kısa hikâyesi budur.

Artık biliyorsunuz; T24 hiçbir kişi, kurum, şirket, hareket, örgüt veya oluşumla doğrudan ya da dolaylı bir ilişki içinde değil. Finansal ve ideolojik takıntılardan bağımsız bir habercilik peşinde, hiçbir görüş ve inancı gazeteciliğin önüne koymadan geçirmeye çalıştığımız dört yılı geride bıraktık. Elbette hatalar yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Ancak daima Türkiye'deki hiçbir haber mecrasının kayıtsız kalamadığı haberler, söyleşiler, dosyalar ve analizlerle karşınıza çıkmaya çalıştık..

Sizi kopkoyu bir parasızlığın ortasında inatla ve her kuşaktan gazetecinin fedakârlığıyla büyüyen serüvenimizi bir daha anlatarak yormak istemem.

 

Medyanın açık sözlü tarihi 

Bu ülkede medyanın “açık sözlü” bir tarihi de yazılıyor ki, belagatine hiçbir analiz ve yorumun yaklaşamayacağı bir külliyat karşısındayız. Hatırlayın; Erdoğan Demirören Milliyet ve Vatan gazetelerini satın aldıktan sonra ilk iş olarak kimi aramış, ne sormuştu ve bu bilgiyi kim açıklamıştı? Evet, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın medyanın “açık sözlü tarihi”ne yaptığı o eşsiz katkıdan söz ediyorum. Başbakan, işadamı Demirören'in arayıp yeni satın aldığı medya grubunun başına kimi getireceğini sorduğunu, kendisinin de eski danışmanı Akif Beki'yi tavsiye ettiğini açıklamıştı. Ve Beki'yi bir süre Demirören grubunun medyasında görmüştük.

Daha da yeni bir medya patronunun; İstanbul'a üçüncü havalimanı işinde ortak olduğu Kolin ve Cengiz Holding'le birlikte Sky Türk, Akşam ve Alem FM'i satın alan Limak Holding'in sahibi Nihat Özdemir'in ne dediğini de hatırlayın. İnşaattan enerji ve turizme uzanan geniş alanda devletle de büyük işler yapan bir işadamı, devletin yönetimine el koyduğu Akşam-Sky Türk grubunu 60 milyon dolara satın alırken neden medyaya girdiklerini nasıl açıklamıştı, unutmayın:

“Üç ortak enerji dağıtımında önemli paya sahibiz. 9.6 milyon abonemiz var. Bu sayı ile Avrupa’da ilk ona gireriz. Aynı zamanda enerji üretiminde de varız. Gaz, kömür, hidrolik kaynaklı enerji üretiyoruz. Hepimiz turizmciyiz, toplam yatak sayımız 10 bin civarında. Çimentoda, madende  varız.  Medya gücünü de arkamızda hissetmek istedik. Bu güce ihtiyaç duyduk. Çalıştığımız alanlarda hepimizin reklam ihtiyacı var. Enerji, çimento, turizm pazarlamasına ihtiyacımız var. Şimdi kendi medyamızda kendi reklamımızı yapabileceğiz.”

Medyaya giren diğer bir büyük işadamının sözlerini de hatırlayın. Başbakan Erdoğan için “En önemli idolüm o. Çünkü ideallerime uygun davranıyor. Kendimi çok yakın görüyorum ona... Adamın sevdalısıyım...” diyen Ethem Sancak; Star gazetesi ile Kanal24'ü satın alma gerekçesini ve medya sektöründen çıkış nedenini nasıl açıklamıştı?

Erdoğan önderliğindeki demokratikleşme hareketinin bir parçası olarak, onu savunmak babında medyaya girdik... Misyonumuz bitti, bıraktık.”

Örnekler artırılabilir. Medyanın hâllerini bu “açık sözlü tarih”in mimarlarından daha iyi anlatabilecek bir lisan biliyor musunuz!

 

Bir yatırım kalemi olarak korkuyu satın almak! 

Bu açık sözlü tarihin önümüze koyduğu bir gerçek daha var ki; bu ülkede güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen tartışma açısından büyük bir önem taşıyor. Medyaya yukarıda hatırlattığım gerekçelerle giren işadamları, bugün haberciliğe yapılan baskının muhatabı veya mağduru değil, tam aksine icracısı ve aracısıdır. Medya sektörüne giriş gerekçelerini “diğer işlerine ve Başbakan'ın misyonuna destek” olarak açıklayan işadamları için “baskı” veya “korku” ancak bir “yatırım” kalemi olabilir. Medya patronlarının, diğer işlerinin bekası için korkuyu satın aldığı bir ülkede baskının muhatabı ve mağduru elbette gazeteci milletinden başkası olamaz.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, Başbakan'ı kızdırdığı için Hasan Cemal'in köşesinin kapatıldığı Milliyet'i ayıplarken “Baskı varsa direneceksin kardeşim” demesi açık sözlü tarih için önemli bir kayıt olmakla birlikte, umuttan çok tecrübenin yanına düşüyor.

Türkiye'nin, dünden bugüne tanık olduğumuz siyasi baskıdan da önceki meselesinin medyadaki sermaye yapısı olduğunu görmezsek, kavrayamadığımız bir bütünü sadece tek noktasıyla anlamaya çalışma yanılgısına düşeriz.

Umudu tarumar eden bu kirli tecrübeye katkı yapan, korkuyu satın almış patronların aracılık ettiği kâr amaçlı baskıyı rasyonalize etmeye çalışan medya elitlerini de ekleyin bu tabloya. Yaptıkları her gazete, yazdıkları her köşe ve yaptıkları her programda kendi sicillerine utanç kayıtları düşen medya elitlerinden söz ediyorum...

Ve ya baskı altında çalışan ya da köşesi kapatılmış, programı kaldırılmış, kalbi kırılmış gazeteci milleti...

John F. Kenedy ABD Başkanı'yken 46 yaşında öldürüldüğünde en yakınındaki isimlerden olan Kenny O'Donnell'ın ne söylediğini hatırlar mısınız?

“Er ya da geç dünyanın kalbinizi kıracağını bilmiyorsanız, İrlandalı olmanın ne faydası var?”

Hele şu günlerde mesleğimiz için de söylenmiş bir söz sayılmaz mı; “er ya da geç hayatın kalbinizi kıracağını bilmiyorsanız, gazeteci olmanın ne faydası var!..”

Ama biz buradayız...

Hoyratça bir saldırı altında bile yılmadan gazeteciliği göndere çekmeye çalışan haberciler için buradayız...

“Kâr amaçlı” baskıya pabuç bırakmayan bir gazetecilik için, gazeteler sizinse gazetecilik bizimdir, demek için buradayız...

Ellerimizde kovalar, berbat edilen gazeteciliği temizlemek için buradayız...

Ve evet, tecrübeye karşı umudun zaferi için buradayız...

 

 

 

 

 

Okuyucu Yorumları