“Soytarım Lear”a kadar uzanan iki başarı öyküsü

- A +

2004 yılının bir Aralık akşamı, “Tiyatro... Tiyatro” Dergisi’nin yılbaşı yemeğinde yanımda oturan genç bir eleştirmene “Şu ana kadar sezonun en iyi oyunu sence hangisidir?” diye sorduğumda, hiç düşünmeden “O.B.E.B.” yanıtını vermişti. Tesadüf budur ki, dönemin Beyoğlu Maya Sahnesi’nin sanat yönetmeni Nilgün Kurt da, bir grup genç İTÜ’lü tiyatroseverin kurmuş olduğu Altıdan Sonra Tiyatro topluluğununun bu yeni oyununu ısrarla önermişti; ben de ikisine uydum – ve o sezonun “Tiyatro Dergisi Ödülleri”nde Yiğit Sertdemir’i “en başarılı oyun yazarı” olarak nomine ettim!

İleride çok başarılı olacağını öngördüğüm bu genç tiyatro adamı, 2004/2005 sezonunda bu ödülü alamadı – ancak ondan üç yıl sonra, aynı derginin sürekli seçici kurul üyesi olarak, “444” adındaki yeni oyunu için “...Yiğit Sertdemir, bu kez çağrı merkezlerinin arkasındaki dünyayı sahneye getirirken, bu yeni iş kolunu tüm yönleriyle ti’ye alıyor, aynı zamanda da günlerini telefon ahizesi ile bilgisayar ekranı arasında geçiren iki genç aracılığı ile günümüze bir ayna tutuyor. Gerilim ve mizahın içiçe geçtiği, devinimi gittikçe artan, Fransızca anlamındaki ‘esprit’ (=zekâ) dolu metni ile bu taptaze oyun, benim tartışmasız favorimdir!” diye yazmamla, ödülü almasına naçiz bir katkıda bulunabildim...

O sıralarda “Maya Sanat” ne yazık ki kapanmıştı; sevgili Nilgün kardeşimize ise yine Beyoğlu’nda, Rebul Ezcanesi’nin bulunduğu tarihi Rumeli Pasajı’nın ikinci katında konuşlanmış Cem Safran Sahnesi’nde rastlayacaktık; bu kez Altıdan Sonra Tiyatro’nun idari yöneticisi olarak bizi “444” oyununda yeniden konuk ederken... Mühendis kökenli bu yenilikçi topluluğunun yeniden Beyoğlu’na dönmüş olması ne kadar güzeldi – zira, artık tutkunu haline gelmiş olduğum Sertdemir & Co.’yu kentimizin en uzak köşelerine kadar izlemeyi görev edinmiştim – ve hiç unutumam, ilk gençliğimden bu yana benim için bir “kült oyunu” sayılan, genç yaşta yitirdiğimiz Wolfgang Borchert’in “Kapıların Dışında”yı Üst Göztepe’deki bir okulun sahnesinde sergilediklerinde, bu “çifte şölen”i kaçırmamak için 2007 yılının soğuk bir Şubat akşamı, kar/kış demeden, oralara bile taşınmıştım!

Gel zaman, git zaman – 2009/2010 sezonuna girildiğinde Yiğit, sevgili eşi Gülhan ve arkadaşları ile Nilgün kardeşim, Kumbaracı 50’de Altıdan Sonra’ya kalıcı bir sahne yaratmalarından öte, nice “alternatif” olan veya olmayan (!) topluluğa çok önemli bir mekân kazandırıp bu konuda gerçek bir “öncü” oldular. Çoğu Sertdemir’in kaleminden çıkmış 15 oyun kadar izledik bu topluluktan – yukarıda sıraladıklarımın dışında “Bekleme Salonu”, “Karabahtlı Kardeşler”, “Dertsiz Oyun” gibi çok beğendiklerim, lakin “Gerçek Hayattan Alınmıştır” veya “Barzo ile Konserve” türünden hiç beğenmediklerim de vardı – ancak asıl önemli olan, devamlılık ve çeşitlilikti... Bu son söylediklerime sadece birer örnek verecek olursak, Alman Lokstoff Theater ile işbirliğinde sahnelenen “Yokuş Aşağı Emanetler”in Beyoğlu sokaklarında, bu sezon ise yeni gösterime girmiş “Sorunlu İnsan Kaynağı”nın Akbank Sanat Galerisi’nde sergilenmesi; “Dertsiz Oyun”da tamamen metinsiz biçimde, on oyuncunun tiyatro seyircileri rollerinde –sahnede– karşımıza çıkmaları; “Katilcilik”de son derece yenilikçi bir sahne tasarımının kullanılması, ilk akla gelenlerdir... Keza, kimi oyunlarda öne çıkan, zaman zaman olağanüstü zevkli bir grotesk’liğe varan maske, kukla ve giysi uygulamalarında, İBBŞT’nda da alkışladığımız Canan Seda Balaban’ın son derece önemli katkıları, Altıdan Sonra’nın başarılarına özel bir ağırlık kazandırmayı sürdürüyor.

Geldik böylece Yiğit Sertdemir’in zekice geliştirdiği sanatsal işbirliklerine! İki binli yılların başlarında katıldığı İBBŞT kadrosunda tanıştığı Tomris İncer’den önce “O.B.E.B.” ve “Kapıların Dışında” yapımlarında “ses”ini vermesini rica eder, ardında ise yine ŞT’nda yönettiği “Leonce ile Lena”nın yanı sıra “Gerçek Hayattan Alınmıştır”, “Öldün Duydun Mu?” ve nihayet “Soytarım Lear”da sahneleri paylaşır onunla. Canan Seda Balaban’a gelince, yine Sertdemir’in ŞT’nda yönettiği “Surname”nin o unutulmayan kukla ve maskelerinden öte, kendi yapımları olan “Kapıların Dışında”, “Karabahtlı Kardeşler”, “Dertsiz Oyun” ve “Öldün Duydun Mu?”nun yeni tasarımından sonra, bu yıl “Soytarım Lear”da birlikte çalışıyorlar...

Bu son oyunda her biri önemli roller üstlenmiş olan tüm genç oyuncuların yanında, hiç kuşku yok ki öne çıkan, 35 yılık İBBŞT sanatçısı 66 yaşındaki Tomris İncer’dir. Yiğit Sertdemir yine çok akıllı bir projeye imza atarak, kimi tiyatro izleyicilerinin (“severlerinin” demiyorum!) gözünde belki de biraz yavanlaşmaya yüz tutmuş iki bin yıllık “tragedya pastası”nın tepesine özel çeşniler katacak bir “soytarı sosu” dökmesini bilmiş, Shakespeare’nin bu önemli yapıtını, özgün oyunun başlarında görünüp daha sonra kayıplara karışan Lear’ın Soytarısının gözünden yorumlamakla... Öyle bir soytarıdır ki o, günümüzün kâh muhalif, kâh taraf “entel”lerine kâh sol, kâh sağ gözünü kırpıyor! Tabii ki bu soytarı, Tomris İncer olacaktır – ve tabii ki oyunun diğer başkişileri olan kralın büyük kızları (Demet Evgar ve Sezin Akbaşoğulları), Gloucester Kontu (Okan Yalabık), onun oğulları (Berkay Ateş ve Umut Kurt), dahası Kral Lear (Yiğit Sertdemir) bile “soytarıvari” takılacaklardır, C.S.Balaban’ın yetenekli maske, makyaj ve kostümleriyle... Peki, ya kralın küçük kızı, asıl başroldeki Cordelia’yı kim canlandırıyor acaba..? Evet – doğru bildiniz: Tomris Teyze’nin sesinden ve de elinden, CSB’ın bir kuklası!

Unutmadan burada iki önemli noktaya daha parmak basmak isterim: İki saati aşkın bir süre boyunca oyunu sıkılmadan izleten, a) yetenekli ve çok yönlü bir müzik adamı olarak bildiğim Tuluğ Tırpan’ın kıvrak besteleri ve b) onları başarılı biçimde yorumlayan akordeon ve kontrbas sanatçılarının yanı sıra diğer üflemeli ve vurmalı sazları dönüşümlü olarak, şaşılacak biçimde icra eden oyunculardır – kaldı ki c) Senem Oluz’un canlı koreografisi ve: büyük D) Shakespeare’nin öne sürdüğü diğer tüm “dük”ler ile Fransa Kralı’nın canlandıran, bunun için sahne gerisinde sürekli olarak giysi değiştiren aynı oyunculardır kuşkusuz...

“Soytarım Lear”ı izlediğimiz 11 Kasım akşamı, 500 koltuklu Kadıköy Halk Eğitim Salonu sonuna kadar doluydu – ve sevgili Nilgün Kurt’dan öğrendiğim kadarıyla, gösterilerin sürdüğü diğer akşamlarda da, özellikle genç izleyecilerden gelen ilgi gittikçe artıyor... İşte, 50-60 kişilik salonlarda, sığınılan okul sahnelerinde başlayan bir serüvenin ulaştığı başarı – ve işte, günümüzde  “tiyatronun hali”..!!

“Bir dakika – Nilgün Kurt da nereden çıktı..?” diyenler için ise: Efendim, kendisi 2012’den bu yana, tiyatro sanatçısı Demet Evgar’ın oluşturduğu Pangar (= “Pan’ın yeri”) Tiyatro’nun genel koordinatörlüğünü üstlenmiştir – ve, her zamanki alçak gönüllülüğü ile, bu konudaki soruma cevaben “İKSV Tiyatro Festivali’nden Shakespeare yılı nedeniyle Yiğit’e bir öneri geldiğinde önce oyuncu arayışındaydı, sonra Demet’le konuşup ortak yapımda karar kılındı. Benim önerim değildi yani!” diyor...

...benim için ise Nilgün Kurt, “Türk Tiyatrosu’nun Cesaret Anası”dır, özellikle küçük kumpanyalar için yaptıklarından dolayı ve yirmi yıla yakın bir süredir bu sanat dalı uğrundaki çabalarıyla!

Öte yandan, artık hiç bir tiyatro ödülü seçici kurulunda yer almadığıma göre, apaçık biçimde Y.Sertdemir’in yönetmen, T.İncer’in oyuncu, C.S.Balaban’ın giysi tasarımcısı ve T.Tırpan’ın tiyatro müziği bestecisi aday adayları olarak yakın takibe alınmasını öneririm.

*****

Soytarım Lear

Altıdan Sonra ve Pangar Tiyatroları ortak yapımı

1, 2, 15 ve 16 Aralık, saat 20:30

Kadıköy Halk Eğitim Merkezi

http://kumbaraci50.com/soytarim-lear-altidan-sonra-tiyatro-pangar-ortak-yapimi/

Okuyucu Yorumları