Referandumda sonuç ile tabloyu belirleyen küresel ve yerel dinamikler

- A +

Referandumu, hatta ülkedeki genel siyasi durumu yalnızca iç dinamik ve siyasi aktörlerden okumak anlamlı değil bana kalırsa. Dünyada ve bölgede yaşananlar, küresel eğilimler, dinamikler ve aktörler de yaşadıklarımızı açıklamak bakımından gerekli.

Son yıllarda yaşanan siyasi dinamiklere, gerilimlere ve son beş yılda dünyanın neresinde olursa olsun seçim sonuçlarına, siyasi hareketlere bakıldığında genel bir küresel siyasal krizle karşı karşıyayız. Bugünün sanayi sonrası toplumuna ya da yeni çağa, bilgi toplumuna uygun devlet ve hukuk sistemini üretemedi insanlık.

Bilişimin, iletişimin, ulaşımın ağırlıklı olduğu, metropolleşen, hızlanan ve sınırları aşan, zamandan ve mekândan bağımsız üretimin olduğu, hiyerarşik değil ağ örgütlenmesinin esas olduğu yeni hayat ritmine uygun siyasal sistemler üretilemedi. Düzen yerine belirsizliğin, sınır yerine sınırsızlığın, tek tiplilik yerine özelliğin, temsiliyet yerine katılımın, yönetim yerine yönetişimin, çelişkileri çözmek yerine çelişkileri yönetmenin, sınıflar kadar kimliklerin, sonuçlar yerine süreçlerin önemli olduğu bir hayatı yaşıyoruz.

Bilimin her alanında teoriler değişirken, siyasi ideolojiler ve hareketler belirleyici güce ulaşacak denli değişimi başaramadı. Adaletsizliğin ve yoksulluğun büyüyerek kalıcılaştığı, iklim değişikliği ve kuraklık gibi yeni küresel dertlerin ağırlığının arttığı, doğal kaynakların azaldığı bir çağa yeni siyasi ütopyalar üretilemedi. Tüm ülkeler, toplumlar yeni dertlerle baş edemedikçe, ellerinde var olan ve hâla ulusal ölçekte etkin biricik mekanizma olarak ulus devletlere sığınıyor giderek.

Katlanarak büyüyen eski ve yeni dertlere karşı yeni bir siyasi ütopya olmadığı için de mağduriyetleri, yoksullukları ve yoksunluklarından üreyen öfkeleriyle, kalabalıkların önünde popülist, şoven, otoriter siyasi hareketler ve liderler toplumsal rıza da üreterek iktidarları alıyorlar.

Kısaca söylersek “koşulsuz yurttaş memnuniyeti” diyebilen devletler inşa edemediğimiz için, bir “ara buzul dönem” olarak adlandırdığım, geleneksel ulus devletin tahkim edilerek yeniden sahne aldığı bir dönem yaşıyoruz.  

Bu sürecin içinden baktığımızda, toplumsal rızayı yaratan zihin haritası hemen tüm ülkelerde benzer kodlarla çalışıyor. Tüm ülkeler ve toplumlar umutlarından değil, korkularından hareket ediyorlar, özgürlük mü, güvenlik mi ya da refah mı, demokrasi mi ikilemlerinden birisini seçmeye zorlanıyorlar. Doğal olarak insanlar önce refah, önce güvenlik, önce milli birlik diyor.

 

Bu süreçte Türkiye’nin özgün hikâyesi

Küresel hikâyenin içinde Türkiye’nin hikâyesi de benzer renkleri taşıyor olsa da bizim hikâyemizin farklı ve özgün bir kısmı da var.

Türkiye yirminci yüzyılın, sanayi toplumunun temel meselelerini henüz çözememiş durumda. Öte yandan yeniçağın ürettiği sorunları geriden gelen sorunlarla harmanlanmış ve katlanmış biçimde daha yoğun ve daha sert yaşıyor.

Sanayi toplumunun kalkınma ve modernleşme hedefinde Türkiye mesafeler almış olsa da hâlâ kayda değer sorunlar da yaşıyor. Kalkınma meselesinde Türkiye orta gelir tuzağına düşmüş durumda. Hukukun ve yargının bırakın bugünün hayat ritmine uygun yenilenmesini daha da geriye gittiğini her gün tecrübe ediyoruz. Vergi sisteminin ne halde olduğu her gün yazılıp, söyleniyor. Yoksulluğun giderek kalıcılaşması, gelir adaletinin her yıl biraz daha bozulması bir başka gerçeklik.  Büyük projeler uğruna göze alınan çevre risklerinden, tarım meselelerine, iş güvenliği ve örgütlenme sorunlarından kadın istihdamına bir dizi temel sorun hâlâ masada duruyor.

Öte yandan, petrol ve enerji meselesinde dışarıya bağımlı, doğal kaynakları sınırlı bir ülke olduğumuz halde ekonomik büyüklüğümüz, dış ticaret hacmimiz, küresel ekonomideki payımız, küresel ekonomiye entegrasyonumuzda gelinen yer de küçümsenecek boyutta değil.

Modernleşme hedefi ve sürecine dair yaşanan sorunlar sır değil aslında. Modernliğin ne olup olmadığı, toplumsal dönüşümün nasıl sağlanacağı, laikliğin tanımı ve uygulanma biçiminde siyasi uzlaşmanın olmaması, hukukun üstünlüğüne inancın düşük oluşu, toplumsal güvenin düşük oluşu, kadın meselesi ve kadın istihdamı, sosyal politikalar ve dayanışma mekanizmalarında eksiklikler, kimliksiz ve kaotik kentleşme gibi bir dizi sorun yaşanıyor. Asıl daha büyük sorun ise toplumun neredeyse yarı yarıya bölünmüş iki kesimi arasında toplumsal dönüşümün mihenk noktaları, tanımı, ihtiyaçları gibi temel meselelerde farklılığın çatışma zemininde yürüyor olması. 

Buna karşılık bugün nüfusunun yüzde 50’si metropollerde, yüzde 34’ü kentlerde, yüzde 16’sı nüfusu 2 binin altındaki kır yerleşimlerinde yaşayan kentleşmiş ve hatta metropolleşmiş Türkiye karşımızdaki.
16 Nisan’da oy veren seçmenlerin 30-31 milyonu son 40 yılda göç etmiş. Hâlâ tüm eksik ve sorunlarına rağmen okullaşma oranı yüzde 100’e, sağlık hizmetlerine ulaşımı yüzde 80’lere, kırlarda bile internet erişimi yüzde 50’lere ulaşmış Türkiye de aynı zamanda.

Bu meselelerin üzerinde yeni çağın küreselleşme ve demokratikleşme hedefleri geldi. Tek kimlikli ulus devletin sorunlarını çözememişken yeni çağın kimlik problemleri var olan meselenin üzerine bindi. Eğitimin temel sorunlarını çözememişken küresel rekabetin gerektirdiği eğitim, inovasyon, ar-ge sorunları üzerine katlandı.

Türkiye, birçok batılı ülkeden farklı olarak kalkınma, modernleşme, demokratikleşme, küreselleşme sorunlarını bir arada yaşıyor. Bu sorunlar bir yandan bu dört hedefi de kapsayan bir siyasi ütopya ve proje olmadan, bir bakıma kendiliğinden yaşanıyor. Öte yandan bu dört hedefe giden politikalar konusunu bırakın, daha hedefler konusunda bile bir toplumsal ve siyasal mutabakat yok.

Referandumun sonuç haritasını kimlikler, kutuplaşmalar kadar biraz da bu hikâyeden okumak gerekiyor. Birinci harita ülkenin 150 yılı aşkındır kalkınma ve modernleşme sürecinin sonunda geldiğimiz yeri gösteriyor.
Koyu kahverengi yerler ülkenin sosyo-ekonomik bakımdan en geri kalmış illeri.
Mor renge doğru dönen yerler görece gelişmiş, kendi ekonomik dinamik ve aktörleri oluşmuş denilebilecek illeri.
Ortadaki sarı bölge de kalkınmadan talebi hâlâ devletten olan, görece geride ve ortada olan, kendi ekonomik dinamik ve aktörleri henüz yetersiz iller.

İkinci harita ise 1 Kasım genel seçimleri ve 16 Nisan referandumunun haritası. Siyasi tercihler üzerinden kümeleme yapılarak oluşturulan haritada 6 küme var. Birisi CHP’nin, birisi HDP’nin var olduğu, diğer dördü ise AK Parti’nin farklı dozlarda var olduğu kümelerin seçim ve referandum tercihleri görülüyor. Ortaya çıkan siyasi haritadaki üç parçalılık bir önceki haritadaki tarihsel ve kalkınma süreci üzerinden oluşan harita ile neredeyse birebir örtüşüyor.

Bu perspektiften bakılınca referandumun gösterdiği fotoğraf daha anlamlı hale geliyor. Ya da bu perspektif ve haritalar, yaşanan bu sıkışmışlık ve gerilimden çıkış için neler yapılması gerektiği sorusu için bir başlangıç çizgisi sunuyor.

SÜRECEK…

Okuyucu Yorumları