Ekim ayı farkındalıkları; meme kanseri, Filmekimi ve hunili hayatlarımız

- A +

Takvimde her günün, haftanın, ayın anlamı ve önemi var. Mesela Ekim ayı meme kanseri farkındalığı ayı. Göğüs farkındalığı desek ülkemiz erkeklerinin ergenliğe gelmiş tamamı neredeyse farkında ama konu kanser, memenin hasta olma hali. Kadın kanserlerinin ve kanserden ölümlerinin ilk sırasında. Farkında olmamak mümkün değil. Gribal salgın sanki, kafamızı ne yana dönsek, kiminle konuşsak meme kanserine bir yerinden değen hayatlarla dolu. Ben doktor olarak göreceli daha fazla konunun içindeyim sanmayın, her sekiz kadından biri hayatı boyunca meme kanseri olma riskine sahip. Yani o birinin biz ya da bizim yakınınız olma ihtimali çok yüksek.

Meme kanserinin bu kadar sık görülmesi yanında erken tanı ile tedavisinin mümkün olması asıl mesele. Çünkü çoğu kanserin hala erken tanısı için tarama yöntemleri kısıtlı ve geç tanı aldıkları için de çoğunun tedavisi maalesef çok yıpratıcı.

Sekiz kadında bir denince yeterince riskli görünen meme kanserinin bir de daha sık görülme ihtimali olan risk grupları var. Bunları da sıralamak lazım; en önemlisi ailede, özellikle 1. derece kadın akrabalık dediğimiz anne, teyze, kız kardeşlerin birinde meme kanseri varsa artık o aile için kabus başlamış olabilir. BRCA1 adı verilen genetik bir test bu kanser ailelerinde tanımlayıcı olarak kullanabilmekte. Doğum yapmamak ve emzirmemek de risk artışı için bir sebep. Koca kahrı çekmeyip, ruh kanserinden kurtulduğumuzu sanan biz bekarlar için de durum sıkıntılı olabilir yani. Erken adet görmeye başlayıp, geç menopoza girmek de uzunca süre östrojen hormonuyla memeyi karşı karşıya bırakmak demek. Meme bu kadar fazla östrojenden pek hoşlanmıyor. Uzun süre doğum kontrol haplarını kullanırken bile dikkat etmek gerek dememizin sebebi hep bundan. Ve meme kanseri yaşlandıkça daha sık görülmekte. Genç yaş meme kanserleri ise daha agresif seyredebilmekte. Bir de homini gırtlak yiyip, hiç egzersiz yapmayan ve takiben su içse yarayarak kilo alan kadınların da meme kanserinde risklerinin artmış olduğunu hatırlatayım. Yani keyfimizden sabahın kör karanlıklarında, sıcacık yataklarımızdan kalkıp spor yapmıyoruz. Yoksa tembellik ve lezzetli yemekleri aksırıp, tıksırana kadar yemek dünyanın en güzel şeyi olabilirdi.

Meme kanserinin erken tanısında kadının kendi memesini nasıl muayene edeceği, ne zaman, neden şüphe edeceğini öğretmemiz gerekiyor. Ele gelen kitle, meme başından kanlı akıntı, meme başında asimetri, derisinde çekilme, koltuk altında ele gelen şişlikler gibi.  Daha sonra uzman doktorlar tarafından muayene ve ihtiyaç durumuna göre meme ultrasonu ve mamografi ile takip çok önemli. Risk grubunda olmayan bir kadının ilk kontrolleri kırk yaşla beraber başlamalı aslında. Kadının en harika yaşları başlamışken meme kanseri gibi hayatın tüm akışını bambaşka yöne çevirebilecek bir hastalıkla yüzleşmesi elbette çok can sıkıcı. Ama hiç de uzak ihtimal değil sekiz kadından biri olmak.

Meme kanseri farkındalık ayı olan ekim ayı içinde başka bir sürü etkinlik de sığdırıyor.  Biraz hastalıktan uzaklaşıp İKSV’nin 15. sini düzenlediği Filmekimi’nin başladığını ve birbirinden harika 51 filmin, 10 gün boyunca, İstanbul’da 4 sinema salonunda gösterileceğini hatırlatmak isterim. Sonraki yazımı seyrettiğim filmlerden izlenimlerime ayırabilirim mesela. Sayın Atilla Dorsay gibi bir duayenle aynı gazetede yazıyor olduğumdan tabii ki haddimi aşmadan, büyük heyecanla seçerek biletlerini aldığım filimler hakkında sadece kişisel izlenimlerimi paylaşabilirim. 

Aklıma gelmişken  ‘The Truman Show’ filmini izlemeyen var mı? Varsa hemen seyretsin derim. İşte biz o film stüdyosunda hapsolmuş durumdayız ve hepimiz bir sebeple başroldeyiz. Aslında kendi hayatlarımız için gösterdiğimiz muazzam çabalar, kocaman dünyanın umurunda değil ve hiç bir şeyin ne sahibiyiz, ne yöneteni. Sormak lazım o zaman neyi paylaşamıyoruz? Bize kalacağını sandığımız dünyayı kendimiz ve hırslarımızla yaşamaya çalışıyoruz. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Birden sağlığımıza bir şey oluveriyor, çok sevdiğimiz biri ölüyor ve bomboş kalıveriyor kalplerimiz. Hırsımızdan delirdiğimiz şeylerin hiç bir anlam ifade etmediğini anlayıveriyoruz; ama ‘artık çok geç be şekerim’ durumuna geliveriyoruz.

Son olarak artık birçok yazarın köşelerinde yazı yazmaktan usandıklarını okuyorum. Çünkü yel değirmenleriyle savaşmak herkesi uzun vadede yıldırdı. O zaman hunilerimizi takıp sokaklara çıkmanın ve Yiğit Özgür karakterlerine hayat vermemizin zamanı gelmedi mi? ‘O zaman dans, renk’ diyorum, mutlu pazarlar.

Okuyucu Yorumları