- A +

Diyarbakır 5 no’lu cezaevinin önü. Hava çok sıcak, güneş tepeden vuruyor. Bekleşen kalabalığa yeni eklenenler oluyor. Herkes birbirini tanıyor, sonradan gelenler bekleyenlerden bazılarının yanına gidiyor selamlaşmak, sarılmak için. Kadınlar, erkekler –ama ille de kadınlar- ellerinde A-4 boyutundan büyük resimler taşıyorlar. Siyah-beyaz portreleri ellerinde tutar gibi görünseler de büyük bir itinayla, sevgiyle, özlemle…  bağırlarına bastırmışlar.

Zaman otuz beş yıl geriye sayıyor. Ellerinde öldürülen kardeşlerinin, eşlerinin, çocuklarının resimlerini taşıyan insanlar için -bir zamanlar çevresinde tek tük evlerden başka hiçbir şey olmayan ama şimdi etrafı mahalle yaşamıyla ve konutlarla sarılmasının dışında- cezaevi gerçeğiyle ilgili değişen bir şey yok. Bir zamanlar çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini görmek için 5 no’lunun önüne gelenler, şimdi de geliyorlar. O zaman dipçiklerle hırpalanıp, yakınlarını bir saniyeliğine de olsa görüp, özlem gidermek için her şeyi göze alanlar; şimdi ise, bir zamanlar karda kışta, bunaltıcı sıcaklarda askerden türlü hakaretler yiyerek bekledikleri canlarının anıları ve insanlık adına daha fazlasını göze alıyorlar.

Eğer başarırlarsa, -daha dün- yüzlerce tutuklunun korkunç işkencelere maruz kalarak, onlarca kişinin hayatını yitirdiği, yüzlercesinin sakat bırakıldığı, yüzlercesinin de gördükleri işkencenin sonuçlarıyla mücadele ettiği Diyarbakır 5 no’lu cezaevi müze olacak. Aslında bunun olması için tüm hazırlıklar tamamlanmış. Cezaevinin bir müze, hafıza merkezi, toplumsal bellek mekanı olması yönünde gerekli hazırlıkları tamamlayan 78’liler Girişimi ve tutuklu aileleri, önceki gün Diyarbakır 5 no’lu cezaevinin önünde yaptığı basın açıklaması, ardından da müzenin tasarlanmış halinin Sümer Park’ta gerçekleştirdiği mekanın açılışını yaptı.

5 no’lu dan, Hrant Dink cinayetine…

12 Eylül 1980 darbesinin özeti niteliğinde de olan Diyarbakır 5 no’lu cezaevinde neler olmuştu? Bu cezaevinde, 1981 ve 1984 yılları arasında 34 kişi hayatını kaybetti, yüzlercesi sakat kaldı. Yani uygulanan işkence, Kürt siyasi tutuklulara yönelik soykırım yöntemleriyle yakın tarihe büyük bir kara leke bırakan 5 no’lunun, müze olması için çok neden var. Bunların başında da, sadece söz konusu tutuklulara değil, insanlığa karış büyük bir suç işleyen devlet görevlilerin yargılanması açığa çıkması için, yaşananların unutulmaması ve bir daha tekrarlanmaması geliyor.

Cezaevinde, 1981-1984 yılları arasında tam 34 kişi işkence sonucu ölmedi sadece, yüzlerce kişi de sakat kalmadı sadece; ölümler, sakatlanmalar dalga dalga büyüyerek bugüne gelindi. Başta Diyarbakır 5 no’lu olmak üzere, devlet eliyle işkence ederek öldürüp, sakat bırakanlar yönetim, idari kadroların baş köşelerinde yerlerini aldılar. Bu da zulmün daha da artması için tüm deneyimlerini yanlarına alarak yeni kişiler ve durumlar üzerinde uygulamaları anlamına geldi. Faili meçhul cinayetlerden, Hrant Dink’in katledilmesi ve bugüne kadar gerçekleşen zalimliklerin altında onların ayak izlerinin tespiti yapılarak, kanıtlandı.

Kuşkusuz ki, -onlardan bir tanesi olan- cezaevinin karanlığıyla özdeşleşmiş Esat Oktay Yıldıran -bugün hayatta olsaydı- bu izlere çeşni ve katkı sunacaktı. Peki kimdi Yıldıran? Köpeği Jo ile -cehennem zebanilerinin bile geri adım atacağı- zulmün denemesini tutuklular üzerinde yaptı. Görevini başarıyla ifşa ettikten sonra İstanbul’a dönen Yıldıran, bir belediye otobüsünde öldürüldü. Öldüren kişinin “Laz Kemal’in sana selamı var!” sözü kaldı akıllarda. Böylelikle tüm olup bitenler dikkatlerimizi 5 no’lu ya çekti.

Ferhat, Mahmut, Necmi, Eşref…

Yıldıran’ı herkes biliyordu da, “Laz Kemal” kimdi? Adının Kemal Pir ve  Gümüşhane doğumlu olduğunu, 14 Temmuz 1982'de başlayan ölüm orucu sonucu, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek ile birlikte yaşamını yitirdiğini öğreniyorduk. Cezaevinde uygulanan soykırıma ölüm orucuyla karşılık veren tutuklular üzerinde sapıklıkla bütünleşen zulmünü uygulayan Yıldıran’ın, Pir üzerinde bunu nasıl deneyimlediğini de öğrendik sonra.

Tabii sonra, tutuklulardan 25’inin dövülerek, 4’ünün de kendini yakarak intihar ettiğini de öğrendik. Tarihe “Dörtler” olarak geçen Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin, Eşref Anyık kendilerini yakarken “bu bir eylemdir” diye bağırdıklarını da. Ayrıntıları dinlemeyi, okumayı yüreğimiz kaldıramıyordu artık. İşkenceci görevlilerin ceza almak şöyle dursun, rütbelerinin yükseltilerek yönetim erklerine yerleştirilmelerini de artık ne yüreğimiz, ne vicdanımız ne de aklımız kaldıramaz olmuştu.

Önceki gün, ailelerinin, yakınlarının, dostlarının, yoldaşlarının ellerinde taşıdıkları suretleriyle birlikte öldürülenler, işkence görenler de 5 no’lu önünde beklediler. Önünde askerin nöbet durduğu aralık kapısından süzülerek tek tek içeri girdiler. Hücrelerin içlerine sızdılar, kanlı duvarlarına yaslandılar, ağızlarına zorla tıkılan dışkılardan, farelerden…baygınlık nöbetleri geçirdiler, suratına palaskayla şiddetli darbe yiyenler dişlerini yerden topladıkları esnada enselerine yedikleri diğer palaska darbesiyle yere serildiler. Düşenlerden biri “daye…” diye bağırınca soluğunu kestiler, vuranların ellerinde çivili sopalar vardı. Daha oracıkta canlarını teslim edenlerin sayısı beşi bulmuştu…

Dışarda; onların yakınları dostları, yoldaşları yakınları beklediler. Beklemeye devam ediyorlar. Diyarbakır 5 no’lu cezaevinin bir müze, toplumsal bellek, hafıza mekanı olması için çok neden var. Önceki gün bunun duyurusu yapıldı. Yaşananların bir daha tekrarlanmaması için buna şiddetli ihtiyaç var. İnsanlığa kara leke olup yapışan tüm suçluların yargılanmasının yolu da unutmayıp, mekanlara hafızayı katmaktan geçiyor.

Okuyucu Yorumları