- A +

Adam Przeworski önemli bir siyaset bilimci. 1991’de yayınladığı kitabında (Democracy and Market: Political and Economic Reforms in Eastern Europe and Latin America) yaptığı demokrasi tanımı, bu alanda çalışan akademisyenler tarafından sıklıkla dile getirilir. Przeworski’ye göre “demokrasi, partilerin seçim kaybettiği bir sistemdir.” Bu ifadenin hemen sonrasına eklediği dipnotta, Przeworski konuya şöyle açıklık getiriyor: “dikkatinizi çekmek isterim ki seçim kazanan partilerin varlığı sistemi demokrasi olarak tanımlamak için yeterli değildir; sonuçta Arnavutluk Emek Partisi de düzenli olarak büyük galibiyetler elde edebiliyordu.” Buradan anlıyoruz ki Przeworski demokrasiyi partilerin seçim kaybedebildiği bir sistem olarak tanımlarken, özellikle iktidarda olan partileri kastediyor. Yani demokrasi iktidardaki partilerin seçimleri kaybedebildiği bir sistem oluyor.

Oysa bugün dünyada “seçimli otoriterlik” (electoral authoritarianism) diye bir olgu var. Buna göre otoriter rejimlerin sık sık seçim yolu ile iktidarlarını perçinlediklerini izliyoruz. Bu rejimlerin arasındaki benzerlikleri görünce, birbirlerini izleyip yeni taktikler öğrendiklerini söylemek mümkün. Özellikle son yıllarda dünyada gerçekleşen birçok seçim otoriter rejimlerin içinde gerçekleşiyor. Geçen ay Venezuela’da gerçekleşen Başkanlık seçimleri böyleydi. Venezuela’da Aralık’da gerçekleşmesi beklenen seçimler ani bir karar ile daha erkene alındı. Ana muhalefet partileri (MUD adı ile bilinen ana muhalefet koalisyonu) 20 Mayıs’ta gerçekleşen seçimleri boykot etti. Popularitesi yüksek iki muhalefet lideri ise zaten haklarındaki suçlamalar nedeni ile seçime katılmaktan men edilmişti. Bu liderlerden Leopoldo Lopez 2015’de attığı twitler ile halkı şiddete teşvik eden “sübliminal mesajlar” vermekten dolayı 14 yıl hapse mahkum edilmişti. Yargılanma süreci ile birlikte 3 yıl 7 ay hapiste kaldıktan sonra geçen yaz ev hapsine alınmıştı. Venezuela’da 20 Mayıs’taki seçime katılım %46 düzeyinde yani oldukça düşük olarak gerçekleşti. Yeniden Başkan seçilen Nicolás Maduro’nun karşısındaki en önemli muhalif ise eski bir Chavista yani Chavez yanlısı siyasetçi olan Henri Falcón idi. Ana muhalefet Falcon’u seçimlere katıldığı ve dolayısı ile adil olmayan ve eşitsiz seçimleri meşrulaştırmaya yardımcı olduğu için hainlik ile suçladı. Falcón’un seçime katılması sonucu değiştirmedi. Maduro beklendiği gibi yeniden Başkan oldu. Venezuela’daki 20 Mayıs Başkanlık seçimlerini ABD, AB ve çok sayıda ülke geçerli görmediğini ilan etti. İçinde Brezilya, Colombia, Arjantin, Meksika, Şili, Peru gibi ülkelerin yer aldığı Lima Grubu da seçim sonrası yayınladıkları bir bildiri ile seçimlerin özgür, adil ve şeffaf olmadığını beyan edip, Venezuela’daki büyükelçilerini geri çağırma sözü verdiler. 2018 Venezuela Başkanlık seçimlerini meşru görüp tanıyan Rusya, Çin, İran gibi ülkeler arasında Türkiye de yer aldı.

20 Mayıs 2018’de Venezuela’da gerçekleşen seçimler sonrasında uluslararası birçok yayında, artık Venezuela’nın geri dönülmez bir şekilde diktatörlük olduğu şeklinde yorumlar vardı. Oysa Venezuela zaten demokrasiden epeydir çok uzaklaşmıştı ve bir diktatörlük profili çiziyordu. Freedom House, Venezuela’yı 2017 yılındaki raporunda “özgür olmayan ülkeler” arasında saymaya başlamıştı bile (Türkiye de Freedom House 2018 raporunda “özgür olmayan ülke” statüsünde tanımlandı). Basın özgürlüğü alanında ise, Freedom House, 2003 yılından bu yana Venezuela’nın “özgür olmadığı” yönünde rapor yayınlıyordu (Türkiye ise basın özgürlüğü alanında 2014’den bu yana “özgür olmayan ülkeler” arasında sayılıyor). Peki, zaten bir ülke birçok başka faktöre dayanarak “özgür olmayan” ülkeler arasında tanımlanmış ise, o ülkede yapılan ve adil, eşit olması beklenmeyen seçimler neden yapılır; böylesi seçimler ne işe yarar?

İşte Siyaset Bilimi disiplininde “seçimli otoriterlikler” (electoral authoritarianisms) üzerinde çalışan akademisyenler bu sorulara yanıt arıyorlar. Otoriter rejimlerde seçimler niye yapılıyor? Bu seçimlerin iktidardaki ve muhalefetteki partiler açısından farklı “fayda”ları var.

İktidardaki partiler açısından bakıldığında otoriter rejimlerde seçimler temelde o rejimin iktidarını perçinlemeye yarıyor. İkidar partileri bu seçimlerden galip cıkarak kendilerine tam teslim olmamış, halen bir nebze eleştirel kalmış olan seçkinleri  kendi destekçileri haline getirmeyi hedefliyor. Ayrıca, muhalefeti, seçime katılmasına izin verdikleri ve izin vermedikleri aktörler arasında bölerek zayıflatıyorlar. Seçimleri yenilemek iktidar partilerinin kendilerini destekleyenleri ve desteklemeyenleri daha iyi görmelerini ve buna ek olarak kendi partilerinin içindeki sadakat ve beceriyi ölçmelerini sağlıyor. Otoriter rejimlerde seçim yenileyen iktidar partileri, seçimler ile kendilerine yönelik radikal eleştirilerin önünü almayı ve pratikte siyasete katılımı engellemelerine rağmen, katılımın yolunu açan partiler gibi görünmeyi hedefliyorlar.

Kısacası günümüzün otoriter rejimleri de bu dönemin yaygın ifadesi ile “smart” rejimler ya da en azından öyle olmaya çabalıyorlar ve bu yüzden de uzun süre iktidarda kalıyorlar. Demokrasinin artık yerleşik olduğunu kabul ettiğimiz AB ülkelerinde bile bu tür rejimlerin taktiklerine başvuran iktidar partileri var. Örneğin Polonya’daki iktidar partisi PiS, ülkenin (ve AB’nin) tarihinde dönüm noktası olacak önemde siyasal rejim değişiklikleri yapıyor ve yargının bağımsızlığına tarihi önemde darbeler vuruyor. Bu darbeleri bir diğer seçimli otoriterlik emareleri gösteren AB ülkesi Macaristan’ın iktidar partisi alkışlarken, AB şaşkın ve edilgen bir şekilde olan biteni izlemenin ötesine geçmekte zorlanıyor. Geçenlerde Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın Demokrasiler Nasıl Ölür (How Democracies Die) başlıklı kitabı ile ilgili bir toplantıda, demokrasilerin aslında ölmediğini ancak öldürüldüklerini düşündüm. Demokrasiler birçok ülkede iktidarda bulunan siyasi partiler tarafından taammüden öldürülüyorlar.

Peki otoriter rejimlerdeki seçimlerin muhalefet açısından anlamı nedir? Muhalefet bu seçimleri kimi zaman (2018’de Venezuela’da olduğu gibi) boykot ediyor. Ancak katıldığı zamanki beklentisi nedir? Elbette, bir noktaya kadar seçimi kazanmak hayal ediliyor. Venezuela’da muhalefet adayı Henri Falcón’un böylesine otoriter bir rejimde bile seçimleri kazanabileceğini ya da (baştaki Przeworski ifadesine dönersek) Nicolás Maduro’nun seçimleri kaybedeceğini düşünenler oldu. Seçimli otoriter rejimlerin hüküm sürdüğü topraklarda demokrasinin kendisi olmasa da, hayali ya da hayaleti elbette hala var ---en azından onu bir nebze tatmış olanlar açısından. Ama bunun olamayacağı realitesi Venezuela’da çok açıktı. Seçimli otoriterliklerde, muhalefetin seçimlerden beklentisi, seçim kazanmanın ötesinde, siyaseti elden bırakmamaya dair bir direniş olarak tanımlanabilir. Örneğin, muhalefet seçim sürecinde iktidarın zayıflıklarını gösterme şansını yakalayabilir. Seçimlerdeki manipülasyon girişimlerini ortaya çıkarmayı ve göstermeyi hedefleyebilir. Başkanlık seçimleri için bu geçerli olmasa da, parlamento seçimlerinde küçük bir yüzde ile bile olsa parlamentoya girmeyi ve böylece iktidarı daha yakından izleyerek yanlışlarını yakalamayı ve daha iyi muhalefet yapmayı, yeni yasa önerileri getirmeyi hedefleyebilir.

Muhalifler adil ve eşit olmayan koşullarda seçimlerden galip çıkmanın mümkün olmadığını biliyorlar. Yine de direnmeyi bırakmıyorlar. Çünkü insan ancak kendisini etken bir özne olarak tanımlamayı bıraktığında ölüyor. Seçimli otoriter rejimlerin muhalifleri ölüme direniyorlar aslında… Otoriter rejimlerde muhalefetin seçimlere neden katılması gerektiğinin cevabını bana göre en iyi veren akademisyen Andreas Schedler (Electoral Authoritarianism: the Dynamics of Unfree Competition, 2006). Schedler, muhalefetin en önemli hedefinin, iktidarın manipülasyonlarını, adaletsizliği ve eşitsiz koşulları göstermek, yani kral çıplak demek olduğunu söylüyor. Oyunu kazanmanın olanaksız olduğu bir durumda bile kenara çekilmemek ve en azından kuralların bozukluğunu açık etmek…Bunun adı yaşamak olmasa da ölüme direnmek oluyor...

Okuyucu Yorumları