"Tüm hayal edenlerin şerefine... Ne kadar çılgın görünseler de"

- A +

AŞIKLAR  ŞEHRİ              X  X  X  X  X
(La La Land)

Yönetim ve senaryo: Damien Chazelle
Görüntü: Linus Sandgren
Müzik: Justin Hurwitz
Oyuncular: Emma Stone, Ryan Gosling, Rosemarie DeWitt, John Legend, JK Simmons, Claudine Claudio, Jason Fuchs, Finn Wittrock

Amerikan filmi

   Daha 29 yaşında yaptığı ilk filmi Whiplash’ı çok, çok sevmem hiç yanlış değilmiş. Şimdi, iki yıl sonra gelen bu filmi de öylesine sevip bağrıma basıyorum. Kim ne derse desin...

   İki filmin de popüler olabilecek ve de olan yanlarını onlara karşı kullanmaya hevesli saf “sanat filmi’ hayranları da ne denli küçümserse küçümsesin... Ben ve de bizler –sanırım az değiliz! –bayıldık.

  Whiplash temelde müzik üzerine bir filmdi. Yan temaları ise sanatla hayatın karmaşık ilişkileri, o bitmeyen öğretmen-öğrenci alış-verişi ve de bir işe (bir sanata) gönül vermiş birinin yükselmek uğruna göze alabilecekleriydi.

    Bu film de aynı temaları bulmak şunu kanıtlıyor: Chazelle bir ‘auteur- yaratıcı’dır. Ve her gerçek yaratıcı gibi, eserinde hep aynı temaları yineleyecek ve zenginleştirecektir.

Açılıştaki şarkı-dans bölümü öyle görkemli ki....

   Kabaca çağdaş LA- Los Angeles’te geçen bir müzikal bu... Hem de öylesine bir müzikal ki... Daha açılış sahnesinde ağzınız bir karış açık kalıyor: kente gelen dev bir otoyol üzerinde büyük bir trafik sıkışıklığı yaşanıyor. Birden bir arabadaki genç kız bir şarkı söylemeye başlıyor. Ve şarkı sanki tüm yola yayılıyor, insanlar arabalarının içinde veya yola çıkarak şarkı söyleyip dans etmeye koyuluyorlar.

  Bu sahneyi izlerken gözümden yaşlar geldi desem... İnanır mısınız? Sanki ölüp gitmiş o eski müzikalleri anımsadım: Neredeyse hepsinden daha zengin, daha kalabalık, daha çok yetenek isteyen, daha karmaşık bir uzun sekans boyunca... Ve Chazelle’in becerisine şapka çıkardım!...

   Daha o kargaşada karşılaşan iki insan, taşradan gelmiş, yıldızların da takıldığı bir café’de garsonluk yaparken oyunculuk düşleri kuran ve bir denemeden öbürüne koşan Mia ile gönlünü klasik caza kaptırmış, günün birinde kendi caz kulübünü kurmayı hayal eden ve arada popüler gruplarda çalarak hayatını kazanan piyanist Sebastien, sonradan yine birkaç yerde karşı karşıya gelirler.

   Hep teğet geçen bu raslantılardan sonra, gerçek ilişki başlar. Aslında birbirlerin öylesine uygundurlar ki... Bunu yalnız yakınlaşmalarında değil, kentin sokaklarında, tepelerinde ve yollarında özgürce birlikte dans ederken de hissederler.

Tam bir Los Angeles güzellemesi

   Ama hayat öyle sürprizler içerir ki... Mia’nın oyunculuk tutkusu iyice tökezlerken, Sebastien de o ideal caz yapma dönemine geçemez. Aşkları tüm bu aksiliklere galip gelebilecek güçte midir? Yoksa kayıp bir aşk hikayesi daha gelip bu “her şeye tapan, ama hiçbir şeyi değerlendiremeyen” kentte yitip gidecek midir?

   Filmin o kadar  çok artısı var ki (birkaç eksisini unuturmaya yetiyor!) Öncelikle bu enfes bir LA güzellemesi. Genelde eski, basık binaların bulunduğu, yol asfaltlarının çatlakları gözüken, sokakların loş ve bol cafe/barların capcanlı dolu olduğu bir kent. Öylesine yaşayan, yüreğinin atışı neredeyse duyulan... Ki ayrıca müzeleri, konser salonları, ünlü rasathanesi vb. de görülüyor.

  Müzikal tanımı ise sanki yenileniyor, çağdaşlaşıyor. Şarkılar hemen akılda kalacak gibi değilse de beste ve sözleri çok düzeyli. Şarkı ve dans eski filmlerdeki gibi birden başlıyor. Ve hikayenin akışıyla tam bir uyum sağlıyor.

  Müzik filmin tam yüreğinde. Neredeyse Whiplash kadar... Sebastian cazın en büyük adlarını hep anarken, çok iyi müzikçilerin çaldığı bir konserde Mia’ya cazın, gerçek ve kkasik cazın öyle bir tanımını yapıyor ki... Duyduğum en iyi caz tanımlaması diyebilirim.

Bir yanda klasik caz, öte yanda John Legend....

   Ama bunun alternatifi, yani klasikten uzaklaşıp güncel, popüler ve ticari olan yaklaşma da gayet düzeyli. Nasıl olmasın ki, ona iş verip hayatını kurtaran orkestra şefi müzisyen de John Legend’dan başkası değil. Yani günümüzün ünlü siyahi blues ve caz şarkıcısı, ayrıca söz yazarı ve oyuncusu. Onunla konserleri de ayrı bir nefaset.

   Ayrıca film klasik sinemaya da görkemli bir şapka çıkarıyor. Mia’nın yatağının başucunda dev bir İngrid Bergman posteri var. Ötedeyse ünlü The Killers filminin afişi: Burt Lancaster ve Ava Garder’li. Aşıklar, James Dean’in ünlü Asi Gençlik filmine gidiyorlar, ama film yarıda kopuyor!.. Bitirişiyse tam o kopan sahnenin  çekildiği gerçek Rasathane’de yapıyorlar!..

   Ama belki en önemlisi oyunculuk. Zaten sevdiğimiz Ryan Gosling ve Emma Stone’un beraberliği sanki büyüleyici bir sonuca ulaşıyor. İkisinin ortak özelliği gözüken kırılganlık, sanki hikayenin içerdiği tüm melal duygusuyla buluşuyor. Ve o aşkı, sanki zehiri içimize akan bir duygusal drama dönüştürüyor.

Tüm hayalcilere adanmış bir film

   Ayrıca ikisinin de müzikale uyumu ve sergiledikleri yetenekleri şaşırtıcı düzeyde. Tamam, bir Fred Astaire- Ginger Rogers çifti değiller. Ama daha sade adımları öylesine ustalıkla atıyor ve şarkıların hakkını da öyle bir veriyorlar ki, söyleyecek söz kalmıyor.

   Kabul ediyorum: Filmi benim kadar sevmek için müziği, öncelikle de gerçek cazı sevmek yararlı oluyor. Ve eski filmleri de..Bunlarla başınız hoş değilse, semtine uğramayın. Ama bunlara belli bir alerjiniz yoksa da kaçırmayın....

    Son bir söz: Filmin bir yerinde geçen bir cümle, belki onu en iyi anlatan cümle olabilir: “Tüm hayal edenlerin şerefine... Ne kadar çılgın görünseler de.“

   Belki müziğin/dansın dışında, bu sloganı sevip benimseyenler de filmden büyük keyif alacaktır.


Yarın:  BEN, DANİEL BLAKE

Okuyucu Yorumları