- A +

AYLA             X X X X   ½
(Ayla: The Daughter of War)

Yönetmen: Can Ulkay
Senaryo:  Yiğit Güralp
Görüntü: Jean-Paul Seresin
Müzik: Fahir Atakoğlu
Oyuncular:  İsmail Hacıoğlu, Ali Atay, Kim Seol, Çetin Tekindor, Meral Çetinkaya, Taner Birsel, Damla Sönmez, Murat Yıldırım, Altan Erkekli, Mehmet Esen, Büşra Develi, Cade Carradine, Johnny Young, Sinem Uslu, Nilgün Kasapbaşoğlu, Claudia Memory Monroe, Kyung-jin Lee, Caner Kurtaran

Dijital Sanatlar Production filmi

 

Ayla aslında gelecek Cuma başlıyor. Henüz sinemalara gelmeyen bir filmi yazmak da doğru değil, biliyorum.

Ama bize yapılan basın gösteriminden sonra, filme geniş bir gala da yapıldı. Ve basından çok kimse gördü. Eminim, üzerine çok kişi yazacaktır. Hatta yazmaya başladı bile...

Ben onların gerisinde kalmak istemiyorum. Üstelik filmi çok beğendim ve bunu da taze taze duyurmak istiyorum. Haftanın yazacak filmlerinin çok az olmasını da fırsat bilerek (birkaç ilginç filmi nedense bize göstermediler), işte benim eleştirim. İlginizi çekerse, biraz sabredin. Altı gün kadar!...

Sahi, o savaşa niye girmiştik?

İşte karşınızda bu yılın Oscar’larına aday Türk filmi. Ve naçiz görüşüme göre, son yıllarda yolladığımız en etkileyici, özellikle de Amerikan gustosuna en uygun film. Yapanları da, oraya gönderenleri de peşinen kutlamak isterim.

Film gerçekten yaşanmış bir olaydan alınmış. 1950 yılında, dünyada komünizmin bir hayalet gibi yükseldiği ve ‘özgür dünyayı’ (ama aslında kapitalizmi) ciddi biçimde tehdit eder varsayıldığı günlerde, Kuzey ve Güney Kore arasında savaş başlamış ve iki bloka bölünmüş dünya da hemen işe karışmıştı: Sovyetler ve Çin elbette Kuzey’in, Batı bloku ise Güney’in yanında yer alarak...

Daha beş yıl önce biten İkinci Dünya savaşına karışmamayı ve (büyük ölçüde İsmet İnönü sayesinde) tarafsız kalarak insanlarının hayatını korumayı başarmış olan Türkiye, bu kez, hem de dünyanın öbür ucundaki bir savaşa karışmaya niçin gerek duymuştu? İşte o zaman sorulan ve hep sorulması gereken bir soru!...

Ve biz de orada hayli şehit verdik. Belki tek yararı geniş bir cephe içinde yer alarak, Türkiye’yi yalnız ülke konumundan birazcık kurtarması ve Batı bloku içinde tanıtması oldu. Bunun getirdiği bu görece faydayı, neredeyse 70 yıl sonra Türkiye’yi tüm dünyayla kavgalı, AB’den iyice uzaklaşmış, ABD’yle papaz olmuş bir ülke konumuna dönüştürenler, bu filmi ayrıca ders alarak izlemeli!..

Rüya gibi bir İskenderun

Herneyse.. Film Kore’deki savaşta açılır. Ve ani bir bombardımanla birçok kişi ölürken, küçük bir kızın da yapayalnız kalışını izleriz.

Sonra Türkiye’ye döneriz. Orada rüya gibi bir İskenderun’da (umarım hala öyledir!), bir grup arkadaş tanırız. Bu genç insanlar askerdir. Ve tam o günlerde savaşa katılan Türkiye’nin Kore’ye gönderdiği ilk birliğin içinde yer alacaklardır.

Asıl kahramanımız astsubay Süleyman’dır. En yakın birkaç arkadaşı, başta zıpır Ali olmak üzere bu maceraya hep birlikte, gönüllü olarak katılmak ister. Süleyman’ın biri evlenmeyi düşündüğü son derece hoş bir kız, öbürüyse memleketi Kahraman Maraş’ta kalmış bir ‘sevdiceği’ vardır. O da, tıpkı anası-babası gibi, Süleyman’ın onca uzaklara savaşmaya gittiğini uzaklardan öğrenir. Ve hepsinin yüreği onun için atmaya başlar.

Ve biz de yeniden Kore’ye döneriz. Beklenmeyecek kadar iyi çekilmiş sahnelerle savaşın dehşetini yaşarız. Asıl konu savaş olmadığı için, bu ekonomik bir yaklaşımdır. Ama yeterince güçlüdür.

Kaderleri değiştiren karşılaşma

Böylece simgesel olarak seçilmiş birkaç yüksek rütbeliyi tanırız: bizden, Amerikalılardan ve Güney Kore’den...Orada, yerinde çekilmiş sahnelerle savaşın dehşetini, özellikle de o zamanın gazetelerinden hala hatırladığım, bize büyük kayıp verdiren Kunuri muharebesini anarak..

Ve o karşılaşma gerçekleşir. Süleyman astsubay, enkaz ve cesetler arasında yatan bir küçük kız bulur. Ay gibi yüzü, kocaman gözleri ve alabildiğine ürkmüş haliyle...Onu alır, karargaha götürür. Ve sonrasında, o kıyamet ortamında onu korumak, sanki asıl işi ve temel kaygısı olur.

İşte film bunu anlatıyor. Bu asker ve çocuk ilişkisi, filmin içinde sinemanın bize anlatageldiği en büyük sevgi hikayelerinden birine dönüşüyor. Ve yıllar boyu sürüyor.

Süleyman, kendi taktığı adla Ayla’yı öz babası imişçesine seviyor. Onu savaşın hain koşullarında öncelikle koruduğu gibi, birliğin dönme zamanı gelip tüm arkadaşları gittiğinde bile, o vatanına dönmeyi reddediyor. Orada, Ayla ile kalıyor. Az görülmüş bir sevgi, müthiş bir insanlık bağı...

Ama olanlar oluyor. Ve ikili ayrılıyor. Yıllar, çok uzun yıllar sonra, raslantıların da katkısıyla, yeniden buluşuncaya dek...

Müthiş bir Marilyn konseri bölümü

Filmin savaş bölümlerini zaten övdüm: ülkemizde çekilen en usta savaş sahneleri bunlar....Ama ya gerisi? Örneğin yine bizim kuşağın hatırladığı bir olay: efsane oyuncu Marilyn Monroe’nun daha kariyerinin başlarında, Kore’deki Amerikan askerlerine verdiği ünlü konser... Bu sahneyi böylesine çekmek az başarı mı?

Oyuncu Claudia Memory Monroe (isme bakınız!) yıllardır ülkesinde Marilyn taklidiyle hayatını kazanıyormuş. Olsun, ama onu bulup getirtmek ve sonra, değme Hollywood yönetmeninin yapamayacağı kadar ustaca kullanmak nasıl oluyor? Hangi eğitim, hangi beceri, hangi yetenekle?

Marilyn Monroe, Kore'de...Yönetmen Can Ulkay nerede, hangi sinema eğitimi aldı? Yazarı Yiğit Güralp’ı biraz daha iyi tanıyoruz: birkaç TV dizisi, Sınav ve Uzun Hikaye gibi filmlerden...Ama böyle bir senaryo yine de kolay yazılır mı?

Aslında müziği çok kullanan filmleri sevmem. Ama iş üstad Fahit Atakoğlu’nun eline düşünce, herşey değişiyor. Ve filmdeki drama sanki senfonik bir duyarlılık ekleniyor. Özenle seçilmiş birkaç şarkı ise tam yerini buluyor: 50’ler atmosferi için Necip Celal Antel tangosu Sevdim Bir Genç Kadını... Müzeyyen Senar’dan Ne Çok Çektim Hasretini Bilsen Ah Sen....Marilyn konserinden By Bye Baby...

Ve de Ankara, Güzel Ankara marşı

Ve de elbette Ankara Ankara Güzel Ankara marşı. Savaştan sonra Türkiye’nin anasız-babasız kalmış Kore çocukları için orada, Ankara adlı bir yuva açıp yıllarca onlara bakması gerçeği de filmin hatırlattığı, bizim için iftihar edilecek bir tarihi olay.

Belki eleştirilebilecek bir öge, filmde Kuzey Koreli askerlerin gösteriliş biçimi. Evet, onlar ‘düşman’dı. Ama düşman da insandır sonuçta... Onların birden belirip sadece öldüren birer hayalet ya da canavar gibi sunulmasını abartılı buldum.

Ya oyunculuklar? İsmail Hacıoğlu’nun ne iyi bir oyuncu olduğunu unutmuşuz. Hatırlamak iyi geldi. Ayni şey Ali’de Ali Atay, yaşlılarda Çetin Tekindor ve Meral Çetinkaya için de söylenebilir. Taner Birsel, Altan Erkekli kendilerini sevgiyle hatırlatırken, genç kızlarda Damla Sönmez’le Büşra Develi de çok iyiler.

Yabancı oyuncular da çok iyi. Ama Ayla’da o ufacık Kim Seol’e özel bir selam. Yalnız Süleyman’ı değil, tüm bir birliği kendine tutkun kılan o küçük kıza helal olsun!..

Misyon yüklenen ve başaran bir film

Ayrıca filmin sonunda hikayenin gerçek kahramanlarının gösterilmesi de çok iyi olmuş. Gerçi bu genelde biyografik filmler için son dönemde çok yapılan birşey. Ama burada, bu büyük sevginin, bu inanılmaz romansın kahramanları, bunca yıl sonra biraraya gelince....Onların bugünkü hallerini göstermek, gerçekten dokunaklı bir final oluşturuyor. Ve hikayeye inancımızı pekiştiriyor.

Sonuç olarak, Ayla’nın iyi bir film olma konumunu aşıp, içine düştüğü (ya da beceriksizce düşürüldüğü) bu yalnızlık döneminde, Türkiye’ye çok şey kazandırabilecek bir film olduğunu düşünüyorum.

Ülkemizi dünya ile barıştırabilecek ve içerdiği ırklar-arası sevginin hayata geçmesine yardımcı olabilecek bir film. Önemli bir misyon sahibi bir film. Yolu açık olsun!...

Okuyucu Yorumları