İki başyapıt yaratmış öyküye yeni bir yorum

- A +

MUHTEŞEM YEDİLİ            X  X  X  ½
(The Magnificient Seven)

Yönetmen: Antoine Fuqua
Senaryo: Richard Wenk, Nic Pizzolato
Görüntü: Mauro Fiore
Müzik: Simon Franglen, James Horner
Oyuncular: Denzel Washington, Chris Pratt, Ethan Hawke, Vincent D’Onofrio, Byuhg-hun Lee, Manuel Garcia-Rulfo, Haley Bennett, Peter Sarsgaard, Martin Sensmeier, Luke Grimes, Jonathan Joss

MGM- Columbia yapımı

   “Western: Amerikan tarihi” denklemini bilip kabul ettiğiniz anda, bu biraz modası geçmiş gözüken türün önemi anlaşılır. Çünkü bu tür, bir ulusun (ve çağımıza damgasını vurmuş büyük bir ulusun) tüm kuruluş öyküsünü anlatırken, koşulların yarattığı aşırı bir şiddet, hatta vahşetin içinden gelip modern bir toplum yaratmayı, yaşlı Avrupa’ya bile örnek olacak bir anayasadan yola çıkarak çağdaş bir demokrasiye ulaşmayı ve öğretisi Avrupa’dan gelse de pratiği orada, ABD’de yaratılan ilkel bir kapitalizmden daha insancıl bir düzene geçmeyi başaran bir toplumun hikâyesidir. Ve alınacak dersleri herdaim içerir.

   Bu açıdan, western tümüyle ölmez. Günümüzde bile Tarantino’nun Django Unchained veya The Hateful Eight filmleriyle ya da Lone Ranger gibi bir üstün-yapımlarla canlanıp karşımıza gelir.

  İki dev Amerikan şirketinin ortaklığıyla yaratılan bu film, bunun yeni bir örneği. Aslında eski bir öyküye yaslansa da...Çünkü John Sturges’in bizde 7 Silahşörler diye bilinen (ve üç devam filmi de gelen) The Magnificient 7 filmi (1960) de özgün değildi: Japon ustası Akira Kurosawa’nın baş yapıtlarından Seven Samurai (1954) filminin uyarlamasıydı. Nitekim bu yeni filmde senaryonun o filmi yazan Kurosawa, Shinobui Hashimoto ve Hideo Oguni’nin metninden yola çıktığı belirtiliyor. Hakşinas biçimde!..

   Ama bu değişik uyarlamalar temel bir şeyi gösteriyor: Anlatılan öykü evrenseldir ve her dönemde, her ülkede olabilir!..

   Böylece 1879 yılında, ABD’nin Rose Creek yöresinde bir altın madeni işleten ve yerel halkı acımasızca sömüren bir iş adamını ve ona direnen halkı görüyoruz. Bir baskında direnişin liderlerini  adamlarına vurdurtan sanayici Bartholomew Bogue, sonra herkesin malını-mülkünü ucuza kapatmaya girişir.

   Ve bu durumda hemen hep olanlar olur. Yani geniş bir kesim ürküp kaçmayı önerir. Ama başlarında gencecik kocası haince vurulan bir kadın bulunan direnişçiler, herşeylerini yatırdıkları toprakları bırakmak istemez

    Ve çare bulunur. Dönem gereği ortada dolanan paralı silahşörlerden bir çete, iyi bir para ödenip kiralanacak ve sömürücüler kovulacaktır.

   Böylece hiçbiri ötekine benzemeyen, her birinin özel bir hikâyesi ve psikolojisi olan yedi eylem adamı bulunur. Onlar bir yandan amansız bir savaşıma hazırlanırken,  öte yandan o aslında sakin ve barışçı köylüleri de eğitmeye koyulur.   

   Aslında bu yeni girişim hayli cesur. Çünkü Kurosawa’nın (aslı tam 208 dakika olan!) filmi aşılmaz bir başyapıtken, Sturges’in filmi de en çok kadrosuyla parlıyordu.: Yul Brynner, Steve McQueen, James Coburn, Charles Bronson, Eli Wallach, Horst Buchholz...Böyle bir kadro bir daha kurulabilir mi?

   Ama Training Day- İlk Gün,  Shooter- Tetikçi, Kod Adı: Olympus, The Equalizer- Adalet, Southpaw- Son Şans gibi birbirinden ilginç filmlerin siyahi yönetmeni Antoine Fuqua, işin altından kalkıyor. Öncelikle kadrosunu çok iyi oluşturmuş.

   Çok-çok ünlüler değil. (Örneğin düşünülen Tom Cruise olmamış).  Ama Denzel Washington’un sakin ve lider kişilikli Chisolm’u, Ethan Hawke’nin içkiye teslim olup korkaklaşmış “iyi geceler” lakaplı Robicheaux’su, Chris Pratt’ın alabildiğine soğukkanlı ve nişancı Josh Faraday’ı, bir dönemin Law and Order TV dizisinin yakışıklısı, şimdi aldığı kilolarla tam bir Orson Welles’e dönüşmüş Vincent D’Onofrio’nun şakacı Jack Home’u, Haley Bennett’in filmin tek baş kadın kahramanı Emma’daki ezilmeyen kadın kompozisyonu...

   Ve belki hepsinden öte, Peter Sarsgaard’ın yatırımcı Bogue’da sakin ve acımasız bir katilliğe varan hırslı ve ölümcül bir kişiliğe verdiği canlılık. Ki özellikle finale asıl gücünü veriyor. Oyuncunun Actor’s Studio kökenlerinin etkisi sanırım büyük!...

   Sonra filmin epik bir tada ulaşan aksiyon sahneleri ve görkemli temposu. Üstelik bunlarda günümüzüm moda teknolojisine hemen hiç başvurulmadan, gerçek bir görsellik yaratılıyor. Ve kimi sakin veya mizahi bölümlerle iyi bir denge kuruluyor.

   Ama belki en önemlisi, hikâyeyi çağdaş kılma çabası. Öbür filmlerde halkı “haydutlara karşı” koruyan 7 serüvencimiz, bu kez ilkel kapitalizme karşı koruyor. Ve doğayı, onunla birlikte doğal yaşamı, tarımı ve hayvancılığı yok etme çabasına karşı  duruyor.  

    Üstelik herbiri kısa sürede bunun sadece bir ‘para meselesi’ olmadığını kavrayıp işin özüne iniyor ve bunu bir ‘varolma ya da olmama’ sorunu gibi algılıyor. Direnişin bir büyük ve toptan savaşa dönmesi bundan...

   Dilerim bu anlayışı, şimdilerde benzer sorunlar yaşayan ülkemizde de herkes gösterir. Hem de böylesi bir şiddete ve savaşa girişmeden...Öncelikle devlet ve onun temsilcileri, sonra hukuk ve adalet. Ve elbette bizzat halkımız...


Yarın: ‘Çoğunluk’un yaratıcısından yeni toplum eleştirisi: RÜZGARDA SALINAN NİLÜFER

Okuyucu Yorumları