Eşcinselliği dinle ‘tedavi etmeye' kalkmak...

- A +


CAMERON POST’A TERS TERAPİ
X  X  X  ½    
(The Miseducation of Cameron Post)


Yönetmen: Desiree Akhavan
Senaryo: D. Akhavan, Cecilia Frugiuele
Görüntü: Ashley Connor
Müzik: Julian Wass
Oyuncular: Chloe Grace Moretz, Quinn Shepard, John Gallager Jr, Jennifer Ehle, Sasha Lane, Owen Campbell, Emily Skeggs, Forrest Goodluck, Melanie Ehrlich, Dalton Harrod, Steven Hauck

Amerikan filmi

 

Emily M. Danforth adlı kadın yazarın romanından uyarlanmış, yine iki kadın yazar ve bir kadın yönetmen eliyle sinemalaşmış bu film, yine kadınca duyarlılıklarla örülmüş  desem... Acaba cinsiyet ayrımcısı diye suçlanır mıyım? Oysa filmi sevdim, tüm bunları da bunun için belirtiyorum.

90’larda geçen bir film, lise çağındaki bir genç kızın öyküsü. Cameron (filmde bunun bir erkek adı olduğu söyleniyor) ana-babasını erken yaşta yitirmiş ve teyzesinin büyüttüğü yalnız bir kızdır. Onu filmin hemen başlarında okul arkadaşı Coley’le yoğun bir cinsel etkinlik içinde görürüz.

Ama seviştikleri araba bir grup liseli tarafından basılır, bu  ‘sapık’ (lezbiyen) ilişki kıyameti koparır. Ve Cameron ailesi tarafından bir tür hastane-okul-tarikat karışımı olan bir kuruma yollanır: Din ağırlıklı bir iletişim havası içinde ‘tövbe edip’ doğru yola dönmesi için…

Film geniş bir kadroya dayanıyor. Birkaçı dışında hemen hepsi gencecik insanlar. Ve hikâyede bir tek paylaşılmış kusurları var: kız-erkek hepsi kendi cinsinden hoşlanıyor!... Ve tüm aileler, en azından o dönemin Amerika’sında, eşcinselliği bir hastalık gibi görüp yavrularını evin uzağında bir yerlere yollayarak, inanç yoluyla tedavi etmeyi umut ediyorlar.      

Bu gözü pek hikâye en cesur biçimde anlatılmış. Sanırım özellikle romanın yazarı açısından belli bir yaşanmışlık söz konusu. Ve işin tarikat yanı da inandırıcı, çünkü ABD’nin tüm  çağdaş refah toplumu görüntüsü içinde nasıl bir kör inançlar ve birbirinden tutucu tarikatlar diyarı olduğunu hep biliyoruz. En son Dijitürk’de The Path dizisinin de gösterdiği gibi...

Hikâyede gençler-arası bir diyalog kurulması ve kişisel deneyimlerin karşılıklı olarak bir iletişim alanı yaratması amaçlanıyor. Ama son söz hocalar, yöneticiler, doktorlar veya rahipler aracılığıyla yine koyu ve bağnaz Hristiyanlığın...

Ve tüm bunlara dayanamayan gay bir erkek öğrencinin isyanı ve çıldırması tüm dengeyi altüst ediyor.

Bu yürekli hikâye, bu takım ve bu yönetimle görülmeye değer bir yapım olmuş. Tüm kadronun içinde en çok genç Amerikalı yıldız  Chloe Grace Moretz güneş gibi parlıyor.  

Özellikle 2010’lu yıllarda art arda Let Me In- Kanıma Gir, Hugo, Dark Shadows- Karanlık Gölgeler, İf  I Stay- Eğer Yaşarsam, The Equalizer- Adalet, Dark Places- Karanlık Yerler, bu hafta izlediğimiz Suspiria gibi nedense hepsi ‘karanlık’ filmlerle sivrilen bu ‘ay yüzlü’ oyuncu, bu filmde de çok iyi. Ayrıca Mark’da Owen Campbell ve doktor Lydia’da deneyimli Jennifer Ehle’i de çok beğendim.

Ve elbette akla eşcinselliği tam bir koyu Hristiyan gözüyle bir büyük günah olarak gören o dönem Amerika’sıyla (giderek dünyasıyla) bugünü kıyaslamak geliyor. Elbette çok şey değişti. Hatta ABD’de kimi eyaletlerde ve ayrıca birçok ülkede eşcinsel nikah bile kabul görüyor.

Ama bunun yeterince yaygın bir tavır olduğu ve bu sorunun  tümüyle çözüldüğü söylenebilir mi? Sırf bu yüzden işlerini kaybeden, hayatları kayan, hatta dövülüp öldürülen onca insanın öyküleri hala medyaya yansırken?


Yarın: OVERLORD  OPERASYONU

Okuyucu Yorumları