- A +

Eğitim tartışmasının hiç bitmediği ancak buna karşın bir türlü gerçekten ne yapmak istendiğinin de bilinmediği bir ülkedir Türkiye! Devlet katında okumuş, yazmış eskilerin deyimiyle dili mürekkep yalamışlar pek de makbul görülmezler.

Her nedense bu ülke kendi insanından hep ürkmüş ve bunun karşılığında da onlara çoğu zaman ‘kızılcık şerbeti’ içermeyi kendisine görev edinmiştir. Bu alanda yapılacak kısa bir gezinti ile akademi içerisinde her dönem ‘kırmızı kalemle’ işaretlenenlerin olduğu rahatlıkla görülebilir.

Bizim üniversite tarihimiz; sakıncalı olarak adlandırılanların uzaklaştırıldığı ve görevlerine dönmek için çabalar sarf etme süreçleri olarak da okunabilir. Olağanüstü koşulların hiç bitmediği ve her defasında işin ucunun dönüp dolaşıp akademiye dokunduğu bir ülkedir burası.

İster tek partili isterse çok partili dönemde olsun sonuç değişmez, buna askeri yılları da eklediğiniz zaman ise sayılar artar ancak bakış açısı yine fark etmez! Yetiştirmek için büyük çabalar sarf ettiğiniz insanları bir kalemde harcamak konusunda çok maharetliyizdir. Bunu yaparken ise çoğunlukla içinden geçilen dönemin ruhuna özgü değerlere sığınmanın ötesine de geçilmez.

Olan bu insanların yetiştireceği öğrencilere, onların yapacakları bilimsel katkılara ve tabii ki ülkenin kendisine oluverir. Akademisyenlik diğer meslek dalları ile kıyaslandığında çok farklı bir kulvarı oluşturmaktadır. Burada usta-çırak ilişkisi temelinde yürütülen ve uzun yıllara dayalı bir emeğin ürünü olarak ortaya çıkan bir yaratım süreci sizi karşılamaktadır. Bağlantıları kestiğiniz oranda bu yaratım sekteye uğramakta ve her defasında yeniden başlamak zorunda kalmasının yanı sıra kendi kültürel birikimini oluşturması da önlenmiş olmaktadır.

1940’lı yılların sonunda Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya fakültesinde yaşanan gelişmelerin ardından ülkenin önde gelen bilim insanlarının nasıl kaybedildiği üzerinde yeterince durulmadığından, aynı eylem farklı dönemlerde tekrarlanmıştır.

Üniversite hocası başka meslek alanlarında olduğu gibi yetişmez, maalesef üniversite geleneğinin oluşmasını yıllar içerisinde heba ettik! Üniversiteyi hızla yüksek lise seviyesine ve burada görev yapan öğretim üyeleri ve onların yardımcılarını da öğretmen düzeyine indirdik.

Yıllar içerisinde asıl yapılması gerekenler yerine üniversiteye biçimlendirilen rol ve sorumluluklar üzerinden misyonlar biçildi. Üniversite elbisesini kendi geleneği üzerinden biçimlendirmek ve buna uygun kumaşı, insan tipini ortaya çıkartmak yerine her defasında oluşturulan gömleğin içerisine sokulmaya çalışıldı.

Arada içinden geçilen dönemin ruhuna uygun bir biçimde garip yasaklar ve bu yasakları uygulamak zorunda bırakılan akademi mensupları çekişmesi sahnelendi. 12 Eylül anayasasının en önde gelen kurumlarından bir tanesi olan Yükseköğretim Kurumunun gücünün farkında olan bütün iktidarlar tarafından kontrol altına alınması ve bu doğrultuda değerlendirilmesi şaşırtıcı olmasa gerektir.

Kenan Evren ve arkadaşları üniversiteleri ve onun içerisinde yer alan hocaları pek haz etmedikleri için 1402’lik adı altındaki uygulama ile çok sayıda öğretim üyesini kapı dışarı etti. Zaman, görevden atılanları değil onları görevden uzaklaştıranların ne kadar büyük bir hata yaptığını defalarca yüzümüze çarpıverdi.

Ancak ne yazık ki biz bütün bu olan bitenlerden de ders almamak konusunda ısrarlıydık. Kendisi gibi olmayan herkesi ‘düşman’ ilan etme anlayışı beraberinde iktidarın gücünü de arkasına aldığı andan itibaren liyakat kavramı yerini nepotizm kavramına bırakıverdi.

Ülkemizdeki üniversite sayısı benim öğrencilik yıllarımda sadece 29 iken şu anda 183, niceliği arttırdık peki nitelik ne oldu? 15 Temmuz sonrasında FETÖ bağlantısı nedeniyle kapatılan üniversitelerdeki işsiz kalan akademisyenlerin durumu belirsizliğini koruyor.

Bunun yanı sıra her yeni kanun hükmünde kararname ile ihraç listesine yeni akademisyenler de ekleniyor. Listeye eklenen akademisyenler arasında bu bağlantı ile görevden uzaklaştırılanların dışında kamuoyunda barış imzacıları olarak bilinen akademisyenler de yer alıyor.

Sokaktaki insan açısından bu listede yer alanların hepsinin aynı zihniyetin ürünü olan kişiler olarak etiketlendiği gerçeğini göz önünde bulundurduğunuzda söz konusu örgütle bağlantısı olmayan bütün akademisyenlerin de aynı çuvala konduğunu anlıyorsunuz.

Sapla samanı ayırmak ülkenin bu konuda uzmanlaşmış olan kurumlarının işidir buna karşın kapatılan üniversitelerde çalıştıkları için işsiz kalan tüm akademik personelin aralarında bu örgütle bağlantısı olmayanların haklarını teslim etmeyi de yine bu kurumlar yerine getirmelidir.

İkinci olarak görevden ihraç edilen binlerce insanın oralara nasıl getirildiği meselesinin üzerindeki perdeyi aralamadığınız sürece asıl sorun sadece boyut değiştirmiş olacaktır. Akademinin zaman içerisinde nasıl olup da bu kadar kadrolaştırıldığı meselesi halen çözümlenmiş bir durum değildir. Araya sokulan barış için imzacıların durumu da asıl meselenin dışında bir yerlerde dolanıp durulduğu izlenimini vermektedir.

Atılan imzalar nedeniyle haklarında yürütülen soruşturmaların da ötesinde var olan durumu olağanüstü hal şartları içerisinde kanun hükmünde kararnamenin içerisine sokulmakta ve her türlü haklarından mahrum kalacakları bir durumla karşı karşıya bırakılmaktadırlar.

Akademi farklı görüşlerin ortaya atılabildiği ve özgür düşüncenin savunulabildiği bir yer olarak konumlanabildiği, bu durumunu kuşaklar boyunca koruyabildiği sürece hem değer katar hem de ülkelerin dünya üzerinde bulunacakları konumun belirlenmesinde etkili olur.

Ülkemizin farklı olan görüşler, düşünceler, yaşam tarzları ile olan ilişkisinin ne kadar sorunlu ve ne kadar içinden çıkılmaz bir hal aldığını gördüğümüzde akademinin pozisyonu daha da olmazsa olmaz bir konuma yükselmektedir.

Akademi konuşmalı, tartışmalı, üretmeli ve bütün bunları gerçekleştirebilecek bir özgürlük ortamı içerisinde yaşayabilmelidir. Geleneğini oluşturamayan, öğrencilerini bu doğrultuda yetiştiremeyen, akademisyenlerinin kendi kendilerini sansürlemesini isteyen bir akademik yapı en çok içinde yer aldığı ülkeye zarar verir.

Akademinin sustuğu, vurdumduymaz hale dönüştüğü ve olan biteni görmezden geldiği bir ülkede yaşayan herkes için geleceğin belirsizliği artacaktır. Her geçen yıl bir öncekinden çok daha çoraklaşan bir kültürel yapı içinde geçecek ve yalnızlığımız büyüyecektir. Vasatlığı aşmanın, toplumsal hayatı yeniden canlandırmanın yolu akademiden ve oradaki seslerden geçmektedir.

Akademinin sustuğu, konuşmadığı yerlerde sokağın sesi daha yüksek çıkmaya ve akıl yerini duygulara terk etmeye başlar. Bu ülkenin içinden geçtiği şu günlerde her zaman olduğundan çok daha fazla ‘söz’e ihtiyacı var. Sözün gücünü ortaya koyacak, farklı düşünceleri tartışmaya açabilecek akademiye bugün çok daha fazla muhtacız.

Akademiyi bu açıdan ön plana alan sevgili koridor arkadaşlarım, dostlarım Nilgün Toker, Melek Göregenli, Zerrin Kurtoğlu, Serdar Tekin, Lülüfer Körükmez ile İletişim fakültesinden dostum Hanifi Kurt’a, T24 sitesindeki aynı köşeyi paylaştığımız sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu’na ve yolumuzun kesiştiği kitapların editörlüğünü yapan sevgili meslektaşlarım Sevilay Çelenk ile Faruk Alpkaya’ya selam olsun.

Sizler verdiğiniz dersler, yazdığınız yazılar-makaleler-kitaplar, yaptığınız konuşmaların yanı sıra eşitlikten, özgürlükten, barıştan ve insanlıktan yana duruşunuzla baki kalan bu kubbede hoş bir sada’yı çoktan bıraktınız.

Winston Churchill ‘aldıklarımızla yaşarız ama verdiklerimizle bir yaşam yaratırız’ diyordu, her biriniz binlerce insanın hayatına dokunmak suretiyle isimlerinizi öğrencilerinizin, okuyucularınızın kalplerine nakşettiniz.

Her birinizi görevlerinizden uzaklaştırabilirler, çok sevdiğiniz öğrencilerinizden ayrı düşmenize neden olabilirler ancak kalplerde bıraktığınız duyguları ortadan kaldıramazlar. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar sizleri yok edemezler, susturamazlar! Tekrar görüşünceye kadar kendinize çok ama çok iyi bakın.

Okuyucu Yorumları