Gündem

"YSK hem 'evet', hem 'hayır' oyu verenlere haksızlık etti"

"Uzun yıllar boyunca ilk kez tartışmalı bir referandum yapmış olduk"

29 Nisan 2017 11:01

Hürriyet yazarı Mehmet Yakup Yılmaz, Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK), Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'da geçersiz sayılan mühürsüz pusula ve zarfları son anda geçerli sayarak hem "evet" oyu kullananlara hem de "hayır" oyu kullananlara haksızlık ettiğini söyledi. Yılmaz, "Uzun yıllar boyunca ilk kez tartışmalı bir referandum yapmış olduk" ifadesini kullandı.

Mehmet Yakup Yılmaz'ın "Yargısal aktivizm ve referandum" başlığıyla yayımlanan (29 Nisan 2017) yazısı şöyle:

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın, mahkemenin kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada şöyle bir bölüm var:

“Anayasa koyucunun, lafzı, anlamı ve amacı bakımından açık bir şekilde düzenlediği kuralları yorum yoluyla değiştirmek esasen mahkeme eliyle Anayasa değişikliği yapmak anlamına gelir. Bunun da yargısal aktivizm ve meşruiyet tartışmasına yola açacağı her türlü izahtan varestedir.”

Arslan, bu sözleriyle Anayasa Mahkemesi’nin hangi sınırlar içinde hareket edeceğini tarif ediyor.

Bu sözlerinden şunu anlıyorum ki, YSK’nın mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayması ile tartışmalı hale gelen referandum kararına karşı mahkemeye bir itiraz yapılacak olursa, bunun bir hukuki sonuç doğurması imkânsız.

Zaten Anayasa da gayet açık, “YSK kararları kesindir” diyor.

Öte yandan YSK’nın referandumun kesin sonucunu ilan ettiği kararında da Başkan Sadi Güven’in açıklamasına göre şöyle bir bölüm var:

“Bireye tanınan hakkın güvenli şekilde kullanıldığının tespit edildiği hallerde, hakkın kullanılmasının korunmasına yönelik bir araç olan usul hükümlerinden birine aykırılığın, hakkın özünü ortadan kaldıracak şekilde yorumlanmasımümkün değildir. Anayasal hakkını yükümlülüklere uygun olarak kullanan seçmenin oyunun geçerli sayılmamasının, yönetime katılma hakkının özünü ortadan kaldıracak bir sonuç yaratacağı açıktır.”

Büyük Türk hukukçusu Cevdet Paşa’nın “Usul, esastan önce gelir”sözünü yüksek yargıçlara hatırlatacak değilim.

Ancak YSK, bu gerekçeyle kanunun açık hükmüne bir yorum getiriyor ve referandumda kullanılan mühürsüz zarf ve pusulaların geçerli olduğuna karar veriyor.

298 sayılı kanunun 101. maddesinde şöyle açık bir ifade var: “Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan oy pusulaları geçerli değildir.”

101. maddenin tümünü buraya aktarmak için yerim yetersiz ve gerek de yok.

Ancak bu maddenin tümü okunduğunda kanun koyucunun, hangi oy pusulalarının geçerli, hangilerinin geçersiz sayılması gerektiğini açıklıkla kanuna yazdığı görülüyor.

Kanunda açıkça yazılmış bir ifadenin, yorum yoluyla değiştirilmesi, yok sayılması, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın dikkat çektiği durumu oluşturuyor: Yargısal aktivizm ve meşruiyet tartışması!

YSK’nın kesin sonucu ilan etmesinden itibaren artık referandum tamamlanmış durumda. Bu karar her ne kadar kanuna açıkça aykırı olsa da kesin.

Belli ki kanun koyucu Meclis, günün birinde yüksek yargıçların kafa kafaya vererek kanunda açıkça yazılı bir ifadeyi yorumla değiştirebileceğini aklına bile getirmemiş.

Elimizde artık itiraza kapalı, kesinleşmiş bir referandum sonucu var ama bu sonuç referandumun “tartışmasız” olduğu anlamına da gelmiyor.

YSK, bu kararıyla hem “evet” oyu verenlere hem de “hayır” oyu verenlere haksızlık etti.

Uzun yıllar boyunca ilk kez tartışmalı bir referandum yapmış olduk.

Meclis'in yeniden güçlenmesi için

Referandumun kesin sonuçlarının açıklanmasından sonra artık tartışmamız gereken konulardan biri de, 2019 seçimlerine nasıl bir seçim kanunu ile gideceğimiz.

Anayasa değişikliği, yürütme gücünün hem TBMM’ye hem de yargıya kesin hâkimiyet kurmasını sağlıyor.

Gücü merkezileştiriyor, otoriter bir yönetimin yolunu açıyor.

Ancak Siyasi Partiler Kanunu’nu ve Seçim Kanunu’nu, bir demokraside olması gerektiği gibi düzeltmeyi başarabilirsek, hiç olmazsa yasama gücünü temsil eden TBMM’nin, yürütmeden bağımsızlaşmasının ve tek elde toplanacak gücü az da olsa dengeleyip denetleyebilmesinin yolunu da açabiliriz.

Milletvekili listeleri: Milletvekili listeleri, mevcut durumumuzda partilerin genel merkezleri tarafından belirleniyor. CHP, bütün bölgelerde olmasa ve kontenjan kullanımı ile listeleri denetlese de önseçim yapan tek parti.

AKP, MHP ve HDP’de listeler genel merkezden belirleniyor, milletvekili adaylarını parti yönetimleri, daha doğrusu doğrudan genel başkan seçiyor.

Bunun sonucunda milletvekilleri parmak kaldırıp indiren konumuna indirgeniyor, Meclis, parti liderlerinin kontrolünde kalıyor.

Yeni sistemde Cumhurbaşkanı, aynı zamanda partisinin genel başkanı olacağı ve kendi seçeceği milletvekilleri adaylarıyla aynı anda seçileceği için, yürütme gücünün Meclis’e tam anlamıyla hâkim olması kaçınılmaz.

Bunu engellemenin birinci yolu milletvekili adaylarının önseçim ile belirlenmesidir.

Yargı denetiminde, bütün parti üyelerinin katılacağı önseçimlerle belirlenecek listelerden seçilen milletvekillerinin, yasama ve denetim görevlerini daha iyi yerine getirebildiklerini 12 Eylül öncesi tecrübelerimizden biliyoruz.

Seçim barajı: 12 Eylül Anayasası, seçimde yüzde 10 barajı getirerek, yönetimde istikrar sağlamayı hedeflemişti.

Bunun bir tek sonucu oldu: Türkiye’de bütün siyasi eğilimlerin Meclis’te temsil olanağı kayboldu.

2002 seçimlerinde, oyların yüzde 46’sının, baraj nedeniyle Meclis’te temsil edilemediğini hatırlayalım.

Anayasa değişikliği ile hükümetin, Meclis’in içinden çıkması durumu değişti.

Yürütmeyi temsil eden Cumhurbaşkanı, ayrıca seçilecek ve kendi kabinesiyle ülkeyi yönetecek. Onun için artık seçim barajı ile yönetimde istikrar aramanın bir anlamı kalmadı.

Bu kez aranması gereken şey, temsilde eşitlik olmalı.

Baraj nedeniyle bozulan temsil yeteneğinin, Meclis’e yeniden kazandırılması, Anayasa değişikliğinin yarattığı sakıncalardan bir bölümünü telafi edebilir.

Peki tek adam yönetimi kurmaya çok hevesli görünen bugünkü Meclis çoğunluğu böyle düşünür mü?