Gündem

Şahin habercilere inat barış dili

Tüm çatışmaların odağının insan olduğunu akıldan çıkarmamak, reyting ve tiraj kaygısıyla sansasyonelliğe teslim olmamak zorundayız

10 Ağustos 2015 23:59

Aslı Tunç*

 

Haberleri izlemek için ne zaman televizyon kanallarında dolaşsam savaşı kışkırtan ve ölümleri kutsayıp yücelten hep o aynı dille karşılaşıyorum. Adeta 1990’ların ortalarına yeniden ışınlanmış gibiyiz. Ekranda savaş analistleri, “uzman”lar ve eski istihbaratçılar, şehvetli bir militarist tavırla haber sunanlar, elindeki hükümet kaynaklı bilgileri heyecanla, yüksek perdeden okuyanlar boy gösteriyor yeniden. Televizyonlar kesif bir militarist haber dili kokuyor. “Cezaları kesildi”, “püskürtüldü”, “etkisiz hale getirildi”, “hesabı soruldu” benzeri fiillerle süslü cümleler ardı ardına diziliveriyor. Zehirli bir savaş söylemi tüm ekranların yeniden hakimi artık. 1996’larda o ünlü Kardak Krizi’yle tavan yapan ve ben de dahil pek çok iletişim bilimcinin “Rambo Gazeteciliği” diye adlandırdığı savaş çığırtkanlığı tekrar geri döndü işte. Basit bir “kazanan-kaybeden”, “biz-onlar” ikiliğine oturtulan bu söylemde asıl soru daima “kim kazanacak?” olageldi. İnsani boyutun ve farklı toplumsal katmanların göz ardı edildiği, ölümlerin ise birer istatistik olarak kayıtlara geçtiği bir habercilik ortamında barış dili naif bir talep artık. 
 
Aslına bakarsanız, 1990’lardan bu yana farkındalık bağlamında çok şey değişti. Son yirmi yıldır barış gazeteciliği üzerine sayısız kitap, makale, tez yazılıyor; seminerler, paneller, atölyeler düzenleniyor. Devlet jargonuyla, MGK bildirisi yazıyormuşçasına arka arkaya sıralanan cümlelerin haber olamayacağı genç gazetecilere öğretilmeye çalışılıyor. Bu konuda uzmanlaşmış akademisyen meslektaşlarım ve bu alanda titizlikle çalışan, yazıp çizen gazeteci dostlarım var. Yıllardır bu militarist çılgınlığın ortasında sağduyunun sesini canlı ve duyulur kılmak için var güçleriyle çalışıyorlar.
 
Gazetecilerin savaşı kışkırtmak yerine, barışı özendirmesi gerektiği evrensel bir  kabul görse de ne yazık ki içinde bulunduğumuz hastalıklı medya yapılanması bu düşünme tarzına çok uzak bir noktada. Özellikle ana akım medya kanallarında çalışan haber spikerleri ve haber kanallarının Ankara temsilcileri adeta gönüllü askere yazılacakmış gibi bir tavır içinde haber geçmekteler. Verdikleri her haberin özünde “çatışmadan başka çare yok” mesajı sezilmekte. Şu anda yandaş denilen yani  hükümetin yörüngesinde dönen medya mecraları nefrete bulanmış militarist bir dil kullanmakta hiç sakınca görmüyor. Şiddet sarmalında dönüp duruyoruz. Haber diliyle, görüntülerin sunumuyla ve altında yatan vahşi ideolojiyle kıstırılmış ve kuşatılmış durumdayız.
 
Medyanın şiddetten beslenmesi yeni bir tavır değil kuşkusuz. Anglosakson haberciliğinin en büyük sloganlarından “When it bleeds, it leads” yani “haber ne kadar kanlı olursa o kadar manşete çıkar” lafı gittikçe bir norm halini almış durumda. Özellikle görsel medya şiddeti yeniden üretmeye, onu allayıp pullamaya bayılıyor. Sağduyulu, sakin, ve olguları anlamaya yönelik analizler mıymıntı, renksiz ve reyting yarışından uzak bulunuyor. Bu çatışmacı dilin ekran yüzleri de malum genelde spikerler ve haber yorumcuları oluyor.
 
Bu tartışmaların dünyada da örneklerini çok gördük. 1991’de Körfez Savaşı sırasında CNN’nin dehşet verici derecede militarist haberciliği hala akıllarda. Bırakalım CNN’i çatışma zamanlarında BBC’de bile tanklar üzerinden canlı yayın yapan haber muhabirlerini gördük. “İliştirilmiş gazeteciler” üzerine bir literatür bile oluştu artık. Pentagon’un askeri gücünü, gri ve net olmayan uydu fotoğraflarını, bombalama anlarını büyük bir şehvetle anlatan gazetecilerin görüntüleri zihnimde hala çok canlı. Bush’un “savaş kabinesi”ni yani Dick Cheney, Donald Rumsfeld ve Paul Wolfowitz gibi azılı ve şahin politikacıların görüşlerini büyük bir coşkuyla ülkemizde de pazarlamaya çalışan gazetecilerimizi unutmak ne mümkün?
 
Barışın dilini ısrarla savunmak, tüm çatışmaların odağının insan olduğunu akıldan çıkarmamak, reyting ve tiraj kaygısıyla sansasyonelliğe teslim olmamak, kışkırtıcı, militarist ve popülist yorum ve söylemlerden kaçınmak zorundayız; inatla ve sabırla. Kolay bir yol değil bu kuşkusuz; ne bu kirli medya dünyasında çalışan idealist gazeteciler ne de haber tüketicileri için. Ancak belki de ilk yapabileceğimiz daha iyisini talep etmek olabilir. Bu kirli haber dünyasını hak etmiyoruz çünkü.

 

*Bu yazı, Bağımsız Gazetecilik Platformu P24'te yayınlanmıştır.