REKLAMI GİZLE

Prof. İoanna Kuçuradi: Silivri'de olanları anlayamıyorum...

'Ancak, kalemle –hele güçlü bir kalemle– çok şey yapılabileceğini, ama “darbe” yapılamayacağını da biliyorum.'

- A +


Selin ONGUN - T24 
songun@t24.com.tr 

 “Ergenekon davalarının en sürpriz konuğu, en önemli gözlemcisi” deyip iki noktayı üst üste koyarsak, o isim Prof. İoanna Kuçuradi olur.

Hayatını “felsefenin ne olduğu, ne işe yaradığı”, “değer”, “etik”, “insan hakları” ve “özgürlük” meselelerine adayan İoanna Kuçuradi, Türkiye'nin olduğu kadar dünyanın da felsefe alanındaki en önemli isimlerinden biri.

Adının önündeki sıfatların, üye olduğu ulusal ve uluslararası kuruluşları, aldığı ödüllerin tamamını yazacak olsak bu sunuş yazısının bir kitapçığa dönüşmesi muhtemel.

Fakat,  iki yıldır tutuklu olan Tuncay Özkan ile 20 aydır tutuklu olan Mustafa Balbay'ın “darbe girişimiyle suçlanan generaller dışarıdayken neden tutuklu yargılandıkları” sorusu üzerinde odaklanan savunmalarını izlemeye giden Kuçuradi’nin “Silivri ziyaretine”  hiç değilse şu portre eşliğinde projeksiyon tutmak gerek:

1959'da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. 1965-1968 yılları arasında çalıştığı Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde felsefe ve Latince dersleri verdi. “Schopenhauer ve Nietzsche'de İnsan Problemi” çalışmasıyla doktorasını tamamladı. 1969'da Hacettepe Üniversitesi'nde “Felsefe” bölümünü kurdu ve başına geçti. "İnsan Felsefesi Bakımından Değer Problemi" adlı teziyle 1970'de doçent; "Aristoteles'in Ousia'sı ve Substans Kavramı" adlı çalışmasıyla 1978'de profesör oldu.

1974 yılında Türkiye Felsefe Kurumu'nun kurulmasına öncülük etti. 1988'de Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu Genel Sekreterliği'ne getirildi. 1998'de federasyonun başkanlığına seçilen dünyadaki ilk kadın oldu.

UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü'ne de uzanan çalışmalarının ardından 2003 yılında 21. Dünya Felsefe Kongresi'nin İstanbul'da yapılmasını sağladı. UNESCO, kongreye ve felsefeye katkılarından dolayı 2003 yılında “Felsefe Ödülü”nü Kuçuradi'ye verdi. Çalışmalarıyla Türkiye'ye büyük bir onur kazandıran Kuçuradi, halen Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi'ni yönetiyor.

Şimdi 74 yaşında olan Kuçuradi hayatı boyunca felsefi bilgiye dayanarak, "çağın olayları"nı anlamaya, anlatmaya çalıştı. “İnsan hakları” başlığının “popüler bir savunma mekanizması” olmadığı 1960’lı yıllardan bugüne bu konuda aktif “mesai” yaptı.

Prof. Kuçuradi’nin “Silivri ziyareti” işte tam burada bir işaret fişeği olunca hemen kendisinin kapısını çaldık. Sorularımızı ancak “yazılı” olarak yanıtlamayı kabul eden Kuçuradi’nin Türkiye’nin meseleleriyle meşgul zihinlere ilham verebileceğini düşünerek, adetimiz olmadığı üzere söyleşiyi yazılı olarak gerçekleştirdik. Prof. Kuçuradi’nin “başlık telaşına düşmeden” verdiği yanıtlar şöyle:
 
Önce o günden başlayalım; 10 Ağustos Salı günü Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi'ndeydiniz. Bu ziyaretinizin zamanlamasını ne belirledi?

Çok önce, Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan’ın duruşması olacağını gazetelerde okumuştum. Onun için 10 Ağustos günü gittim.


‘Silivri’de olanları anlayamıyorum’

İki yıldır tutuklu olan Tuncay Özkan ile yaklaşık 20 aydır tutuklu olan Mustafa Balbay'ın “darbe girişimiyle suçlanan generaller dışarıdayken neden tutuklu yargılandıkları” sorusu üzerinde odaklanan savunmalarını izlediniz. Silivri’den ayrılırken aklınızda en çok hangi sorular vardı?

Bu duruşmayı izlemek istememin birkaç nedeni vardı. Bir nedeni, insan haklarıyla ilgili olan bu yargılamanın yürütülmesiyle ilgili olarak bir izlenim edinmek. “Silivri”de olanları anlayamıyorum.


‘Güçlü bir kalemle bile darbe yapılamayacağını biliyorum’ 

 “Anlamak”tan da kastettiğim, haklarında savlar öne sürülen olaylar arasındaki “bağlantıları” görebilmektir. Bu bağlantıları kendi adıma kuramıyorum, dolayısıyla kendi kanaatimi oluşturamıyorum. Ancak, kalemle –hele güçlü bir kalemle– çok şey yapılabileceğini, ama “darbe” yapılamayacağını da biliyorum.


‘Tuncay Özkan’a, kendisinin de bilmediği bir teşekkürüm var’

1998’de TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu heyetiyle cezaevlerinde yaptığımız ziyaretler sırasında bazı gözlemler yapmış ve daha sonra insan hakları eğitiminde kullandığım bazı şeyler öğrenmiştim. Bu gözlemlerimden biri, cezaevlerinde olan insanlara ilgisizliğin onları psikolojik olarak yıktığı, ilginin ise olumlu, hatta eğitici denebilecek etkisi olduğu. Mustafa Balbay ile hiç yüzyüze konuşmamıştım. Ama Tuncay Özkan yıllar önce benle insan haklarıyla ilgili bir televizyon programı yapmıştı. Bu programda bana garip bir soru yöneltmiş, felsefe ile işkence arasında bir ilgi kurduğumu ve bu ilginin ne olduğunu sormuş, bu “sıkıştırma”yla da o anda ilk defa kafamda, insan onuruyla ilgili bir noktanın açıklığa kavuşmasını sağlamıştı. İlgili yazımda bunu okuyabilirsiniz. Bu nokta da, insan onurumuzu uğradıklarımızla değil, yaptıklarımızla koruduğumuz veya zedelediğimizdir. Beni bu konuda düşünmeye zorladığı için ona, kendisinin bilmediği, ilk defa bunu okurken öğreneceği bir teşekkürüm var.

Ayrıca beni ilgilendiren bir konu da, hakim ve savcılara yapılan insan hakları eğitiminin ne kadar işe yaradığıdır. Zamanım olsa, daha çok duruşma dinlemeye giderim. Yaptığım gözlemler, eğitimi planlarken işe yarıyor.

Aynı şekilde ceza infaz-koruma memurlarının insan hakları eğitimiyle de ilgileniyorum.  İnsan hakları eğitiminin ana hedef gruplarından biri de cezaevi personelidir. Cezaevlerinde insan haklarını ihlâl etmek çok kolay. Ama önemli olan, orada çalışanların insan hakları ihlâli yapmak istememeleridir. Şu anda Maltepe Üniversitesi’nde yürüttüğümüz İnsan Hakları Yüksek Lisans Programı’nda cezaevlerinde çeşitli düzeylerde görev yapan öğrencilerimiz var. Bunlardan birisi de Silivri’de görevli. Her hafta, iki saat yol yaparak derslere geliyor.

Belki şu parantezi de açmalıyız; insan hakları üzerine çalışan sivil toplum dernekleri sizce Ergenekon davası kapsamındaki yargılama ve tutuklamalar söz konusu olduğunda “barajı” geçebilir mi? Sanıkların yakınmalarını “kimlik kontrolü” yapmadan dikkate alabildiler mi? 

Sivil toplum kuruluşlarının bir adı da “gönüllü kuruluşlar”dır. Her kuruluşun her konuya ilgi göstermesini beklememeniz gerek. Ama asıl önemli mesele, ilgilendikleri konuların insan hakları sorunları olup olmadığıdır. Bu söylediğim, valiliklerdeki ve kaymakamlıklardaki insan hakları kurulları için de geçerli.
~




‘Yalnız generallerin değil, her rütbedeki askerin insan ve yurttaşlık hakları var’ 

Bir alıntıyla devam edelim; “Generallerin insan hakları olur mu?  

İnsan hakları her insanın ve bütün insanların haklarıdır, yani her insanın görmesi gereken ve başkalarına göstermesi gereken muameleleri dile getirirler. “Generallerin insan hakları olur mu?” sorusuna, polisler için söylediklerimle cevap vereyim. Polislere insan hakları dersleri vermeye başladığım zaman, biraz da tepkisel olarak, bana “peki, polislerin hakları yok mu?” diye soruyorlardı. Benim cevabım da şu oluyordu: “Polislerin hakları yok, görevleri ve yetkileri vardır. Ama insan olarak her polisin insan hakları vardır ve yurttaş olarak da yurttaşlık hakları vardır”. Ve ne yazık ki, onların da bu hakları yeterince korunmuyor. Yalnız generallerin değil, her rütbedeki askerlerin de insan olarak insan hakları ve yurttaşlık hakları var.


‘Mümtazer Türköne’nin ‘hayır’ı ile benim ‘hayır’ımın gerekçeleri çok farklı’

Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne bu soruyu makalesinin başlığına çekmişti. Soruya verdiği “Hayır” cevabını şöyle açıklıyordu: “(…) Şayet eline silah ve yetki verdiğiniz silahlı güç hukukun dışına çıkarsa, o ülkede insan hakları ihlalleri başlamış demektir. Hükümet de bu silahlı gücü hukuk içine sokmakla mükellef. Kısaca hükümet, vatandaş olarak bizlerin insan haklarını korumak adına gerekeni yapmış bulunuyor.” Bu alıntı eşliğinde değerlendirecek olursanız, yaşanan bu süreçte “masadaki” en büyük yanlış nedir? Devlet ve medya bu masada nasıl oturuyor?

Savaş, dünyamızın insan haklarını yok sayan bir olgusudur. İnsan haklarını ihlâl etmek istemeyenler sıcak bir çatışmayı başlatmaz. Sayın Mümtazer Türköne’nin “hayır”ı ile benim “hayır”ımın gerekçeleri çok farklı. Yani rastlantısal olarak çakışıyor. Benim gördüğüm en büyük –“yanlış” diyemeyeceğim– eksiklik, insan haklarına ilişkin bilgisizliktir. İnsan hakları belgelerinin maddelerini öğrenmek ve yerli-yersiz anmak insan haklarını bildiğimizi göstermez.


‘İnsan hakları siyasal amaçlı kullanılıyor’

İnsan haklarına ilişkin olumlu değer yargısından dolayı, insan hakları bazı medya mensupları tarafından da, bazı politikacılar tarafından da siyasal amaçlı kullanılıyor. Oysa insan hakları, kişi açısından aktif ve pasif anlamda etik ilkelerdir, devlet açısından da hukukla güvence altına alınacak ve devlet organları ile kamu kurumları tarafından gerekleri yerine getirilecek normlardır. Yani insan hakları siyaset ötesi ilkelerdir, ama korunma yolları siyasal kararlarla açılabilir. Ancak yolu açmak yetmiyor. İnsan haklarını bilgiyle koruyacak, eğitilmiş insanlar gerekli. Bunun için insan haklarının felsefi/etik eğitimini hep gündemde tutmak gerekir. Yoksa “masada” oturanlar insan haklarının retoriğiyle insan haklarını kendi amaçları için kullanır.


‘Terör, başörtüsü, kutuplaşma konularında hiçbir devlet yetkilisi başvurmadı’

Dünyadaki sorunları çözmek için felsefeciler, siyasetçiler ve karar vericiler arasında diyaloğa ihtiyaç olduğunu dile getirdiğinizi biliyoruz. Türkiye'nin yaşadığı sorunlarla (terör-başörtüsü-kutuplaşma) ilgili olarak size ya da bir meslektaşınıza başvuran bir resmi kurum, devlet yetkilisi oldu mu?

Örnek verdiğiniz sorunlarla ilgili olarak başvuran olmadı. Ama insan hakları konusunda oldu. Örneğin 1994’te İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı iken, sayın Azimet Köylüoğlu’nun kurduğu İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu’nun Başkanlığını yaptım. İki yıl çalışmış olan bu kurul önemli raporlar hazırladı. Zorunlu insan hakları dersi de bu sırada Temel Eğitime kondu. Bu çalışmalarla ilgili yayınlanmış bir kitabımız var. Ancak, ülkemizdeki önemli sıkıntılardan biri, yapılan olumlu çalışmaların kesintiye uğramasıdır. Sonra yeni baştan başlamak zorunda kalınıyor. Hükümet değişince Başbakan’a bağlı çalışan bu kurul kaldırıldı. Bundan başka sayın Sema Pişkinsüt TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun Başkanı iken, Türkiye düzeyinde cezaevlerine ve gözaltı merkezlerine bu komisyonun heyetlerinin yaptığı ziyaretlere ve bunlarla ilgili çalışmalara da katıldım. İnsan haklarıyla ilgili sivil toplum kuruluşlarını bir yana bırakırsak, bu andığım çalışmalar


‘Yasayla ‘ulusal insan hakları kurulu’ kurulmalı’

Türkiye’de insan haklarının gelişim tarihinde dönüm noktaları oluşturuyor. Ondan sonra, sayın Hikmet Sami Türk’ün İnsan Haklarından Sorumlu Bakan olduğu sırada, 1998’de kurduğu İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesinin de Başkanlığını yaptım. Bunların tümü, gösterişten uzak yapılmış önemli çalışmalardır. Ve şunu da eklemek istiyorum: Bu çalışmaları sırasında kendilerine “bağlı” olarak çalıştığımız, farklı partilerden bakanlarla –biri dışında– çok verimli çalıştık. Ancak bu çalışmalar da kesildi. Dışişleri Bakanlığı da bana insan haklarıyla ilgili bazı görevler verdi. Ve şunu da eklemek isterim: hiçbir zaman orada konuşacaklarım konusunda bir talimat vermedi. Bunların dışında Milli Eğitim Bakanlığı bana ve bazı felsefeci arkadaşlarıma başvurdu. Ancak ilgili çalışmalar bir sonuca varmadı.

Olumlu çalışmalarda sonuç almak istiyorsak, bu çalışmalar kesintisiz olmalı. Yoksa iki adım öne, bir adım geriye gideriz. Bunun için de bir ulusal insan hakları kurumunun yasayla kurulması çok önemli. Böyle bir çalışma yapıldı. Hükümetin hazırladığı bir tasarı var. Biz, yani Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi ve Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi, o metin üzerinde çalıştık ve onu Paris İlkelerine uygun hale getirerek TBMM Anayasa Komisyonu’na sunduk. Bu tasarılar komisyonda bekliyor. Ancak bu kurumun özerk olması yetmez; orada karar alacak durumda olan kişilerin, yani karar organı olan kurulun üyeleri, insan hakları bilgisiyle donatılmış ve insan haklarının önüne başka herhangi bir şeyi geçirmeyen kişiler olmalı, yani hem düşünsel hem de etik bakımdan bağımsız olmalı. Böyle bir kurul, insan hakları için neredeyse anayasa kadar önemlidir. Çünkü bu kurul, insan haklarının kâğıtta kalmamasını sağlayabilir.


~

‘Okullara dört felsefe dersi konsa insana yakışır bir hayat kolaylaşır’



2007 yılında verdiğiniz bir söyleşide “Okullara dört yıl boyunca her biri üçer saatlik dört felsefe dersi koyalım. İddia ediyorum, 15-20 yıl sonra Türkiye farklı olur” demişsiniz. Bu önemli iddianız sadece o habere başlık mı oldu; mesela Milli Eğitim Bakanlığı’ndan kimse aramadı mı?


Hayır, başvuran olmadı. Bir-iki özel okul ilgilendi, ama arkası gelmedi.

Acaba şimdi “Okullara dört yıl boyunca her biri üçer saatlik dört felsefe dersi koyalım. İddia ediyorum, 15-20 yıl sonra Türkiye farklı olur. O zaman ne Ergenekon olur, ne de Balyoz!” deseniz yine görmezden gelinir mi iddianız?

Ne olacağını bilemem. Ama ben böyle bir şey söylemem. Çünkü her zaman, sizin ifadenizle bir Ergenekon, bir Balyoz da olabilir. Bu eğitimle dünyanın cennete dönüşeceğini düşünmüyorum. Ama böyle bir olay olduğunda, çok daha kısa zamanda dengenin yeniden kurulması beklenebilir. Dünya cennete dönüşmeyecek, ama daha çok sayıda insanın, insana daha çok yakışır şartlarda yaşaması sağlanabilir.

Felsefe tarihine ait bilgilere bugünü anlamak için başvurduğunuzu biliyoruz. Türkiye’nin “sorun olmaktan” çıkaramadığı birkaç başlık üzerinden giderek soralım.  Bugün  “Türbanlı gençlerin üniversite okumasını engellemeyelim” noktasında olan ancak türban raporu yine “Başlarını siyasi simge olacak şekilde bağlanmaması” ifadesine sıkışan CHP kapınız çalsa, CHP’ye ne önerirsiniz, bu sorun nasıl çözülmeli?

Başörtüsü ve bu tür giyim-kuşamla ilgili konular –örneğin Sihlerin türbanı da– kültürel öğelerdir ve bunlarla ilgili değer yargıları vardır –iyi ya da kötü sayılırlar. Genel olarak değer yargıları değişik ve değişkendir. Belirli koşullarda, basiretle türetildiğinde –ki her zaman öyle olmuyor– toplumsal ilişkilerde pragmatik bir işlev görebiliyor. Ancak zamanla, türetildikleri koşullar değişince, bu değer normları temellerini yitirirler, havada kalırlar. İnsanların çoğu, hatta felsefecilerin birçoğu, kültürel normların epistemolojik özelliğini bilmediğinden, kimi gruplar “bunlar bizim geleneklerimiz, bizim kültürümüz” diyerek, onları ayakta tutmaya, sürdürmeye çalışırlar. Ne var ki zaman içinde aynı konuda farklı normlar oluşur, böylece de aynı konudaki eski ve yeni normlar arasında çatışma başlar. 



‘Ben 40 yıl önce üniversitede öğrenciyken, başörtülü bir tek kız yoktu’
 


Ben, genellikle, kendim karar verecek pozisyonda olamadığım durumlarda hiç kimseye bir şey önermem. Ama böyle konularda benim ne düşündüğüm sorulunca, düşündüğümü, gerekçesiyle birlikte söylerim. Siyasal malzeme haline getirilen ve insanların boşuna çekişmesine yol açan böyle sorunların üstesinden gelebilmek için, eğitimimizi gözden geçirmek gerektiğini söylerim. Öyle ki insanlar bilgi ne, inanç ne, değer ne, değer yargısı ne v.b. farkına varabilsinler, değer bilgisiyle tercih yapabilsinler ve ona göre davransınlar. Ben 40 yıl önce üniversitede öğrenciyken, başörtülü bir tek kız yoktu. Neden bu arada bu konu, siyasal gündemi sürekli meşgul eden bir konu oldu ve nasıl oldu? Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmelerle ilgisi ne? Anlam sorunuyla, kimlik sorunuyla ilgisi ne? Bunları hesaba kattığımızda, aynı yere geliniyor: eğitime.



Sizce örtülü bir öğrenciye ya da ailesine öneride bulunmak yersiz midir?


Ben size başka bir örnek vereyim. Konuştuğumuz konuyla bir yönden olan bağlantısını siz kurabilirsiniz. Yürürlükteki düzenlemeye göre, bir maden ocağında ölen bir işçinin 16 yaşındaki oğlunun aynı madende istihdam önceliği vardır. Bu, herhalde iyilik olsun niyetiyle yapılmış bir düzenleme. Belki böyle bir şey 19. yüzyılda “iyilik” olarak düşünülebilirdi, ancak bugün bunun o çocukların bazı insan haklarını ihlâl etmek olduğu düşünülmüyor. 16 yaşındaki çocuğun okula gitmesi, aileye de sosyal güvenlik sağlanması gerekir.



‘Terörü insan hakları temelinde ele alabilmek için silahları susması gerek’


Bir başka başlık; terör… “PKK, Öcalan, devlet, asker, hükümet (AKP)” sizce bu öznelerden hangisi “Kürt sorunu ve çözüm” konusunda daha becerikli bir felsefi yaklaşıma sahip bugün?

“Kürt sorunu” diye adlandırılan sorunun ve genel olarak etnik ve kültürel kimliklerle ilgili sorunların çözüm denemeleri, açık kavranılmış insan hakları temel alınarak ve insan haklarının o koşullarda olan insanlar için gerektirdiklerini bulup adım adım yerine getirerek yapılmalı, derim. Sadece “siyasal” olan çözüm denemelerinin, rastlantılar dışında, çıkmaza girme olasılıkları yüksek. Ama böyle bir konuyu insan hakları temelinde ele alabilmek için, silahların tamamen susması gerekir.



‘İnsan haklarında yüksek lisans yapan general de olabiliyor’


Ve bir izlenim sorusu: Öcalan’ın İmralı’da Hegel, Nietzsche, Hobbes, Baudrillard, Foucault, Habermas,  Bookchin’in okuduğu haberi basına yansıdığında ya da yüksek rütbeli bir general Kant ya da Rousseau’dan referans yaparak konuştuğunda, bunun sizdeki karşılığı nedir?

Her insanın, durumu ve mesleği ne olursa olsun, felsefe metinleri okuması ve bir düzen içinde okuması yararlı. Ancak bu metinlerin çoğu oldukça çetrefildir. Onları “okumayı” öğrenmek gerekir. Bunun için de, yani bu metinleri doğru anlayabilmek ve kendi gördüklerimiz/düşündüklerimizle bağlantı içine sokabilmek için, en azından başlarda bir yol göstericiye ihtiyaç vardır. ABD’de bazı üniversiteler diploma veren programlar yürütüyor.  Siz bir filozofun söylediklerini biliyorsanız, ondan bir alıntı yapanın doğru bir bağlantı kurup kurmadığını, ya da bilgiçlik tasladığını/gösteriş yapmak istediğini çoğu zaman görebiliyorsunuz. Ben böyle bir şeyi görünce gülümseyip “insanî, çok insanî” (“Menschliches allzu Menschliches”) diyorum. Ama diğer yandan insan haklarında yüksek lisans yapan general de olabiliyor.



‘Bugün anlaşıldıkları biçimiyle özgürlüklerle  aram iyi değil’


Hükümetin “Özgürlükler ve darbeyle hesaplaşma” olarak sunduğu bir anayasa değişikliği için 12 Eylül’de siz de sandık başında olacaksınız. Kararınızı paylaşmanızın sakıncası var mı?

Benim bugün anlaşıldıkları biçimiyle“özgürlüklerle”, aram iyi değil. Ne var ki içeriği pek açık olmayan bu özgürlüklerle ilgili olumlu bir değer yargısı yaygın. Bunun için “özgürlükler genişleyecek” denince, akan sular duruyor. Ben hep “sorun yasalarda değil, –yasalardan ziyade– kafalarda” derim. Ben 12 Eylül günü yurtdışında olacağımdan, sandık başına gidemeyeceğim.

"Yaşamda öyle anlar vardır ki iki değer çatışır. Bu duraksatır insanı ama yaşam durmadığı için bir seçim yapmak gerekir. İşte trajedi böyle bir şeydir." Bu değerlendirmeniz eşliğinde soralım; bu tanımı devletlerin yaşamı için de kıstas alabilir miyiz?

Hayır. Bunun kıstas olarak alınması söz konusu değil, çünkü çatışanlar bir tür değerlerdir, yaşantılardır. Yaşantılar ancak bir kişide çatışabilir. 


‘Ezbere değer yargıları ancak eğitimle azalabilir’

Aslında laf öyle bir yere geldi ki şimdi sizden bir alıntı yapalım; “Bugün demokrasiyle ilgili en önemli sorun, ‘demokratikleşme’ denilenin, ana amaç haline getirilmesi ve onda olmayan bir değerin ona atfedilmesidir.” Başbakan’ın kürsüdeki konuşmasını hayranlıkla ya da tüyleri diken diken olarak izleyen, o “iki insana” nasıl anlatırsınız bunu?

O “iki insana”, şu anda bunları anlatmak kolay olmayabilir. Çünkü “ demokrasi iyidir” değer yargısı yaygın. Ama demokrasi ne? Ve demokrasinin bir ülkede işleyebilmesinin koşulları nelerdir? Bunlar ve bu gibi sorularla birlikte konuya bakılmayınca, değer yargılarıyla iş görmek doğal olur. Ama insanlar –en azından birçoğu– uygun bir eğitimle bunlar üzerinde kendi adlarına düşünebilecek, dürüstçe tartışabilecek duruma gelebilir, kafalarına sokulan ezbere değer yargıları azalabilir.