ODTÜ'yü 8 yıl yöneten Acar: YÖK bazı rektörlerden jüriden geçmeyen öğretim üyesi atamasını istedi!

"Bize kadrolaşma baskısı olmadı... ODTÜ'de radikal İslamcı örgütlenme yoktur, demem mümkün değil"

- A +

Türkiye, bebeklerin göbek bağının “Okusun, büyük adam olsun” denilerek üniversite bahçelerine gömülerek de hayal kurulan bir ülke. Ailelerin üniversite sıralamasında en revaçtakiler arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin (ODTÜ) yeri tartışılmaz olanlardan. Ancak son dönemde, toprağının altında binlerce göbek bağı varken üstünde polislerin öğrencilere müdahale ettiğine tanık olduğumuz ODTÜ, AKP dönemindeki üniversite tartışmasının sembolü oldu.

2012’de başbakanken Göktürk-2 uydusunun atılma töreni için üniversiteye gelen Tayyip Erdoğan’ı protesto eden öğrencilere yaklaşık 3 bin polisle müdahale edildi, 2013’te Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in girişimiyle yol yapmak için gece baskını yapıldı. 2014’te, Erdoğan, yol yapımına karşı eylem yapanlar için “solcu, ateist, terörist” derken, 2015’te, bu kez, AKP milletvekillerinden Aydın Ünal “Cizre’ye nasıl girildiyse ODTÜ’ye de öyle girilir” dedi. ODTÜ, hemen her sene iktidarla karşı karşıya geldiği bir olayla Türkiye gündemine otururken uluslararası sıralamalarda 85. sıraya yükselebilen Türkiye’den tek üniversite oldu.

İyi eğitim ile iktidarın taleplerinin uyuşmazlığı AKP dönemine has değil. Zira, 1956 yılında Birleşmiş Milletler’in mimarlık ve şehircilik eğitimi vermesi amacıyla kurulmasında öncülük ettiği ODTÜ, kuruluşundan itibaren tartışmalara neden oldu. Kampüsünde Vietnam Savaşı’nda görev almış ABD Büyükelçisi Robert Komer’in otomobilinin yakılması, Ulaş Bardakçı, Hüseyin İnan, Yusuf Küpeli gibi 68 kuşağının öne çıkan öğrencileri, stadyumundaki silinemeyen DEVRİM yazısı ve Deniz Gezmiş’in tünellerinde saklandığı efsanesiyle ODTÜ ‘solun kalelerinden’ biri olarak da anıldı. Ancak, Prof. Meltem Ahıska’nın 1999 yılında Defter dergisine yazdığı gibi, “Kemalizmin ulusalcı çerçevesinde yenilikçi ve devrimci olarak tanımlanan gençlik, kendisine verilen bu görevi her kullanmaya kalktığında ulusal devletin başına bela oldu” ve ‘bela’ önce 1971, ardından 1980 darbesiyle savruldu. Sol hareketle birlikte toplumsal aktörlüğü elinden alınan gençlik ise daha sonra araştırmalardan ziyade kanaatlerle ölçüldü. Sol ve sağ kutuplarının dışına taşarak İslamcı ve Kürt gençliğin de üniversitelerde yükseldiği on yılların ardından Gezi Parkı eylemleriyle gençlik yeniden Türkiye’nin gündemine girdi. Ancak hızlı tahliller kalıcı olmadı; ilgi bir sonraki vakaya kadar başka konu başlıkları arasında paylaşıldı.

Gündem giderek artan sayıda gence “Gitmek lazım” cümlesini kurdurmaya başlayınca hem onları bu noktaya getiren süreci detaylandırmak, hem de uzun dönemde neler olabilir sorusuna yanıtlar bulmak için ODTÜ’nün 8 yıla tekabül eden son iki döneminde rektörlüğünü yapmış Prof. Ahmet Acar’ın kapısını çaldık. ODTÜ Rektörlüğü’nü, seçimde ikinci olmasına rağmen Erdoğan’ın atamasıyla göreve gelen Prof. Mustafa Verşan Kök’e ağustos ayında devreden Acar, İşletme Bölümü’nde öğretim üyeliğine devam ediyor. 8 yılda gözlemlediklerinin yanı sıra ‘68 dönemine denk gelen öğrenciliği ile bugünü karşılaştırarak da sorularımızı yanıtlayan Acar, Şu anda Fulbright burslarına başvuruların patladığını görüyorum. Herkes bir şekilde burs bulayım, tebdili mekânda ferahlık vardır havasında” diyor.

“Hangi dönemlerde” sorumuza “71’den ve 80’den sonra yaşandı. Darbe dönemlerinde ya da akademi üzerine çok baskı yapıldığı yıllarda benzeri şeyler maalesef olur” diyerek yanıt veren Prof. Acar’a göre, ‘Barış İçin Akademisyenler’ inisiyatifi kapsamında bildiriye imza atanlara verilen tepkinin üniversitelere ciddi maliyeti oldu:

“Hem burada, hem yurt dışında eğitim gören genç akademisyenlerin Türkiye ile ilişkilerini çok olumsuz etkiledi. (...) Şu anda uluslararası akademik camiadan çok ciddi tepkiler var, Türkiye’deki birtakım projeler, konferanslar iptal ediliyor ve senelerdir işbirliği yaptığımız networklerde Türkiye’deki üniversitelere mesafe konulmaya başlandı, iş yapmaya dair bir isteksizlik ortaya çıktı, diye açık açık söyleniyor.”

Ahmet Acar, üniversitelerin özerkliğine müdahalelerin yollarını da aktardığı söyleşide açtığı kadrolaşma parantezinde, ODTÜ’de böyle bir tartışma konusunun hiç olmadığının altını çizerek şunu aktarıyor:

YÖK kaynaklı olarak bu taleplerin diğer üniversitelere ve de yerleşik üniversitelere gittiğini biliyorum. Bizzat rektörler tarafından bana şahsen söylendi. Jüriden geçmeyen öğretim üyesinin atanmasının talep edildiğini biliyorum. (...) Ülkede böyle bir şey yok demek mümkün değil.”

Uluslararası üniversite sıralamalarından üniversitelerdeki öğrenci gruplaşmalarına, YÖK’ün devlet üniversitelerine ilişkin vizyonundan AKP iktidarıyla karşı karşıya gelinen noktalara ilişkin geniş bir yelpazede yönelttiğimiz sorulara Prof. Ahmet Acar’ın verdiği yanıtlar için buyrun.

“Komer’in arabası yakıldıktan sonra gittim, yanmış arabayı gördüm”

- “1967 girişliyim. ODTÜ’nün şekillenmeye başladığı yıllarda buraya geldim. Üniversitenin neredeyse açılışından itibaren buradayım. (…) İlk geldiğim yıllarda kampüs bozkırdan farklı değildi.” 2012’de Hürriyet’e bu ifadelerle anlattığınız ODTÜ’ye girişinizde nasıl bir gençlikle karşılaştınız?

Tam 67-68 kuşağıydı, benden bir iki yaş büyüklerin başlattığı bir hareketti. Türkiye çok hareketliydi. Kampüs de çok aktifti, ODTÜ hareketlerde başı çeken üniversite olarak görüldü. Birçok şeyin sorgulandığı, cevap arandığı, protesto edildiği bir dönemdi. O dönem 71’le bitse de bu arayış hâlâ geçerli. Üniversite ortamında bir öğrenci eğitiminin en fazla yüzde 49’unu sınıf ortamında veya laboratuvarda almalı. Üniversite ortamının öğrencilerin kendilerinin sorguladıkları, birbirlerinden öğrendikleri özgür bir yer olması önemlidir. O dönemde bu büyük oranda sağlandı. Grupların birbirlerini kısıtlaması dahil birçok kısıtlama tabii ki o zaman da vardı, ama gençlik bu anlamda çok daha aktifti.

- Siz ABD Büyükelçisi Robert Komer’in arabası yakıldığında ODTÜ’de miydiniz?

Üniversitedeydim.

- Eşiniz, ODTÜ Siyaset Bilimi’nden Prof. Feride Acar, ODTÜ Mezunlar Derneği için ‘96 yılında verdiği bir söyleşide Komer’in arabası yakılırken izleyenlerden biri olduğunu aktarıyor. Siz de izleyenlerden miydiniz?

Evet, ama yakıldıktan sonra gittim, yanmış arabayı gördüm. Şiddetle düzenin değişebileceği beklentisi içinde olan insanlar vardı üniversitenin içinde ve dışında.

- Sizce öğrencilerin cevap arama sürecine şiddet neden karıştı?

Şiddeti uygulayan insan ya ruh hastasıdır veya ümitsizdir, sözün bittiği noktadadır. Çünkü söz bittiği zaman hakaret başlıyor, hakaretin yetmediği yerde de fiziksel şiddet ortaya çıkıyor. Bugün de bunu görüyoruz. Toplumda çok ciddi gerilimler ve kutuplaşmalar var. Ve bu, hakareti, suçlamaları ve fiziksel şiddeti beraberinde getiriyor. İnsanların şu veya bu nedenle şiddetin tek çare olduğunu düşündüklerini görüyoruz.  

“ODTÜ’de sivil polis yok diyemem, safdillik olur”

- O dönem ODTÜ’nün rektörü olan Kemal Kurdaş o günlerde olanları yıllar sonra şöyle anlattı: “Bu olaydan tam bir gün önce Komer 15-16 milyon dolarlık bir Amerikan yardımını imzalamıştı. ODTÜ bu parayı beş yıl süreyle kullandı. (…) Az değil, arada üniversiteye aktarılacak 15 milyon var. Israrla ODTÜ'ye gelmek isteyen Komer'i iki ay boyunca oyaladım. Ve gelişini gizli tutarım sanıyordum ama tutamamışım. Çünkü Türk İçişleri hangi saatte geleceğini dahi biliyordu. Arabanın yakılmasında Emniyet’in en az iki tane adamı var. Buna eminim. Çünkü bizim personel dahi yemeğe gelen adamın Amerikan büyükelçisi olacağını bilmiyordu. Oysa biz yukarıdan arabanın yanışını seyrederken bir komiser rektörlüğü arayarak müdahale için izin istedi. Benim bilgim ve iznim olmadan okula girmiş ve Mimarlık Fakültesi'nde bir odaya yerleşmişlerdi. İzin vermedim. Birkaç dakika sonra bu kez İçişleri Bakanı Faruk Sükan aradı. ‘Üniversiteye çağırıp elçiye komplo hazırladın’ dedi. ‘Üç beş kendini bilmez yaptı’ dedim. ‘Elçinin hayatı tehlikede, 250 polisimle müdahale edeceğim’ dedi. ‘Polisinizi üniversiteye sokmam. Girerseniz kan dökülür’ dedim. Israr etti. ‘Elçinin hayatı ve emniyeti benim teminatım altında’ dedim. Telefonu kapattı. O olayları devlet düzenledi, buna eminim.” Öğrenciler arasında şiddetin devlet katından teşvik edildiği olasılığı sizce ne kadar kuvvetli?

Buradan “Arabayı devlet yaktı” çıkıyor mu bilmiyorum, takip ettiklerini anlıyorum. Şu anda da çok farklı bir dönem değil. Her kampüsteki her olayın takip edildiğini tahmin ediyorum.

“Üniversitede polis olmamalı”

- Bugün ODTÜ’de sivil polisler var mı?

Biz hiçbir zaman sivil polise izin vermedik ama “Kampüste sivil polis yok” diyemem. Böyle bir güvence vermek safdillik olur, vardır. Ama ben üniversitede polisin olmaması gerektiğini düşünüyorum. Üniversitenin kendi kendini yönetebilmesi ve dışarıdan müdahaleye ihtiyaç duyulmayan bir ortam olması için de uğraştım. 2008-2009’da kampüs jandarmadan polis bölgesine geçtiğinde jandarma karakolunun yerine polis karakolunun kurulmasını istemedim. Gerekçem de buydu. Bugün de o kararın doğru olduğunu düşünüyorum. Birtakım adli olaylar dışında da üniversiteye polis çağırma konusunda çok da olay yaşamadık.

“Kampüse polis çağırırken miktar ve cins belirtilmiyor”

- İdareci olduğunuz dönemde 2 kez polis çağırdınız, doğru mu?

Evet, iki kez. İkisinde de farklı görüşlü gruplar arasında, ki bunların bir kısmı üniversite dışından gelmişti, sopalı taşlı kavga çıktığı için. Ama bu kavgaların her birisi aynı haftalarda farklı üniversitelerde de yaşandı. Dolayısıyla bunun ODTÜ’nün iç dinamikleriyle izah etmek de mümkün değil.

- YÖK Yasası’nın rektörlere verdiği yetkilerden biri olan ‘gerektiğinde güvenlik tedbirleri almak’ süreci nasıl işliyor? Emniyeti arayıp “Şu sayıda polis ekibi istiyorum” mu diyorsunuz?

Eğer sizin engelleyemediğiniz bir olay varsa valiliğe ‘gerekli önlemin alınması’ diye yazı gönderiyorsunuz. Ama bu önlem 5 polisle mi, 500 polisle mi alınır, bunun uzmanı değiliz. Hiçbir zaman miktar ve cins belirtilmiyor.

Acar, 2012'deki gerilimin ardından önce Erdoğan'la ardından Gül ile görüşmüştü“Şiddet olmadıkça politikacılar dahil herkes protesto edilebilir”

- ODTÜ’nün, çıkan protestolar ve sayısı 3 bini bulduğu söylenen polisin müdahalesi ile gündem olacağı Göktürk-2 uydusunun fırlatılma törenin üniversitenizde olacağı ve o dönem başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın katılacağı bilgisini sadece bir gün önce ve faksla öğrendiğinizi söylemiştiniz. Bu vakitlice haber edilmemenin sebebi sizce neydi?

Ben bir gün önce yurt dışından dönmüştüm. Ama benim orada olmamam bir şey ifade etmez, rektör vekili var. Sonradan sorduğumuzda da toplantı yerinin son dakikada değiştiğini ve TÜBİTAK’ın kampüsteki araştırma merkezinde yapılmasına karar verildiği söylendi. Ardından da bildiğiniz olaylar yaşandı. O zaman da söyledim, politikacılar ve devlet büyükleri dahil herkes protesto edilebilir, protesto şiddete bulaşmadığı sürece bu bir özgürlüktür, demokrasinin ayrılmaz parçasıdır. Ancak yumurta atılması dahil, hiçbir şiddet olmadığı müddetçe bunu savunurum. Hele bir üniversite ortamında insanların birbirini şiddet uygulayarak değil konuşarak ikna etmesi beklenir.

“2012’deki polis müdahalesiyle tüm kampüs cezalandırıldı”

- O dönem de bunu dile getirdiniz, ancak kendisiyle görüştükten sonra “Tansiyon düştü” dediğiniz Erdoğan, görüşmeyi takip eden açıklamasında “Bizim problemimiz ODTÜ’nün samimi yavrularıyla değil, yönetimin sakat zihniyetiyle” dedi. Sizce Erdoğan’ın zihniyetinizi sakat bulma sebebi bu görüşünüz mü?

Herhalde memnun kalmadı. Ama ben bunu her ortamda söyledim, kendisine de söyledim. Şiddet içermeyen protestoyu da susturmaya çalıştığınız takdirde bu baskı bir yerden ortaya çıkıyor. Bu da şiddete daha fazla çanak tutuyor. İnsanlarla her konuda anlaşmak mümkün değil, bunu beklemek demokrasi ile de çelişiyor. Ama 2012’deki ODTÜ’deki olaylarda polisin müdahalesi bence her türlü çizginin dışındaydı. Karşılıklık, orantılılıkla hiçbir ilişkisi yoktu. Üniversitenin içinde anaokulunu zor boşalttık, veliler çocuklarını alamadı, gaz bombalarından laboratuarlarda çalışan teknisyenler, sekreterler hastanelik oldu. Bütün kampüs cezalandırıldı. Ben bunun kaçınılmaz olduğunu hiç düşünmedim. O zamanki Başbakan’a da bunu söyledim, “Bu sizin adınıza yapılan bir şey. Benim kadar sizin de rahatsız olmanız gerek.” Her türlü amacını aşmış bir müdahale vardı.

- Siz Erdoğan’a bunları söylediğinizda karşılık olarak ne duydunuz?

Bir şey söylenmedi. Ama bu tutumdan memnun olmadığı ortada.

“Kampüsteki 28 bin öğrenciden 30-40’ı örgütlü”

- Bu karşı karşıya gelmeye neden olan, orada eylem yapan gençler kimlerdi? Daha geniş bir açıdan sormak gerekirse; ‘60-70 döneminde toplumsal bir aktör olan, idealleri için aktif rol almanın bedelini canıyla da ödemiş gençlik, 1980 darbesinin ardından 2012’de ODTÜ’de, ama asıl 2013’te Gezi Parkı eylemlerinde yeniden görünür oldu. Ancak verisiz ve hızla yapılan tanımlamalar gençliği ve dinamiklerini öğrenmemizi sağlamadı. Dolayısıyla yanıtınız kıymetli olacak; siz 2008’den itibaren ODTÜ’nün baş idarecisi olarak nasıl bir gençlik gördünüz? Eylem yaptıklarında dikkat çeken gençler gündelik hayatlarında nelerle uğraşıyor, nelerle ilgileniyor, neler hayal ediyorlar? Eylemlere katılanların profili ne? 

Bu konuda uzman olduğumu söyleyemem çünkü gençlik hareketi ODTÜ’ye özgü değil. Birçok gençlik grubu ülke bazında da örgütlenmiş durumda. Çok sayıda grup var ve devamlı değişiyor. Farklı politikaları ve stratejileri var. Ama üniversite içindeki sayılarına baktığınızda daha örgütlü olan öğrencilerin sayısı oldukça kısıtlı. Her grubun çekirdeğinde olan belki 30-40 öğrenciden bahsediyoruz, halbuki kampüste 28 bin öğrenci var. Bu dönemdeki öğrenci örgütleri ‘60-70’lerdeki kadar çok taraftar toplayamıyor. Kişisel gözlemim bu.

- Sebebi sizce ne?

Çok kolay bir sebep bulamıyorum. Belki daha atomize olmuş bir gençlik var. Daha farklı iletişim ortamları var. Bir araya gelmek belki eskisi kadar doğal veya kolay değil. Gençler çok daha farklı etkilere maruz kaldıkları için tek bir doğru üzerinde o kadar kolay birleşemiyorlar. Bu başlı başına kötü bir şey de değil.

“İlgisiz değil, her şeyi takip eden bir nesil”

- Bu durum, ‘adanmayı’ gündemden çıkarıyor mu?

O kadar kolay sağlanmıyor çünkü daha farklı bilgilere, görüşlere ulaşabiliyorlar. Alfabenin harfleriyle tarif edilen nesiller var, X, Y, Z nesilleri diye gidiyoruz. Kolay tatmin olmayan, çabuk tatmin olmak isteyen, geciktirilmiş tatmine çok da yüzü olmayan insanlar var. Daha önceki nesillerden bir farkı bu gibi geliyor. Atomize olmaları ve büyük örgütler çerçevesinde birleşememeleri tamamiyle anomik ve ilgisiz bir nesil anlamına gelmiyor. Her şeyi takip ediyorlar. Mesela, sosyal medya iki taraflı çalışıyor; bir taraftan kolay ifade belki çok tartmadan tepki vermeyi getiriyor ama öbür taraftan başkalarının ne dediğini takip etme şansı artıyor.

“Son senelerde dindar öğrencilerin örgütlenmesi öne çıktı”

- 80’den öncesine damga vuran öğrenciler arasındaki sol-sağ ayrımının yerine ne aldı sizce? Bugün öğrenciler arasında nasıl ayrışmalar var? Üniversitede tanık olduğunuz kültürel gruplaşmalar neler?

Şu anda da dünya görüşü olarak sol, liberal, laik, konformist olmayan kesimler var ama bu kesimler de kendi içinde homojen değil. Diğer tarafta da daha dindar, geleneksel değerlere daha bağlı kesimler. Belki doğu-batı ayrımıyla izah edilebilecek bir farklılık gibi gözüküyor. Ve herkesin doğru toplum nasıl olur, hak ve adalet nerededir, hatta dünya düzeninin nasıl olması gerekir gibi tartışmalarda çok farklı çözüm önerileri var. Bu eğilimlerde bariz ayrımlar görüyorum. Son senelerde din temelinde bir araya gelen öğrencilerin örgütlenmesi daha öne çıkmaya başladı. Bu her zaman mevcut iktidar partisiyle birebir bağlantılı olmayabilir ama dünya görüşü açısından önemli oranda örtüşme var.  

- İktidarı da eleştirebilen dindar gruplaşmalardan mı bahsediyorsunuz?

Hepsi birebir iktidara bağlı diyemem. Ama birçok ayrım noktasında birlikte hareket etmeleri ya da desteklemeleri söz konusu.

- Laik kesime ‘daha az konformist’ diyen size göre dindar kesim neden ‘konformist’?

Daha geleneksel, daha belki patriyarkal kültüre kendini daha yakın hisseden, daha dindar bir grup insan var ve toplumdaki sorunların kaynağını dini ve geleneksel kültürel değerlerden uzaklaşmak olarak görüyorlar. Ülke içindeki ve uluslararası arenadaki tartışmaların arkasında da farklı toplum ve dünya düzeni tasavvuru var.

- Dindar gençlerin Türkiye için tasavvurlarında ne var sizce, özellikle yönetim biçimi olarak?

Dindar kesimin içinde de heterojenlik olduğunu düşünüyorum; şeriat düzeninden başlayıp geleneksel değerlere daha yakın durulmasına, milliyetçi-muhafazakâr formüle uzanan bir toplum ideali yelpazesi var. Kadın-erkek konusunda da bir kırılma var. Dindar kesimler arasında, kadın-erkek eşitliğini savunan da var, “kadın-erkek eşit değildir, savunulması gereken eşitlik değil adalettir” diyenler de. Kullanılan terminoloji bile ciddi farkları yansıtıyor. Yelpazenin bütün noktalarında insanların olması doğal. Ama önemli olan toplumda bu çeşitliliğin nasıl yönetileceği. Bizim tipik yönetim anlayışımızda yöneticiler herkesi aynı boyda, homojen görmeyi istiyor. Çeşitliliğe çok sempatimiz yok. Bu kurum düzeyinde de böyle, ülke düzeyinde de. Çünkü homojen bir ortamınız varsa onu yönetmek kolaydır. Çeşitlilik ve belirsizlik yöneticiyi genellikle rahatsız eder.

“ODTÜ’de bugün radikal İslamcı örgütlenmeler yoktur diyemem”

- ODTÜ’deki dindar gruplaşmalara ilişkin kamuoyuna yansıyan süreçleri detayları atlamamak adına uzatarak soracağız. 2015’te basketbol sahasında namaz kılmak isteyen Mescit grubu öğrencileriyle başka gruplar arasındaki gerilimin ardından Erdoğan, yönetime hitaben “Sizin neyiniz özgürlükçü” dedi. Takiben AKP’den Aydın Ünal şu ifadeleri kullandı: “Tahsil sadece cehaleti alıyor ama affedersiniz merkeplik baki kalıyor. ODTÜ'nün şu solcu öğrencileri tam da bunu anlatıyor aslında. Açık açık söylüyorum gerekirse Cizre'ye nasıl giriliyor, Silopi'ye nasıl giriliyor, ODTÜ'ye de girilir, bu ahlaksızlara bu edepsizlere bunun hesabı mutlaka sorulur. Ama en başta da rektöre bunun hesabı sorulur.” 2016’da ise el-Kaide iddianamesinde ODTÜ’deki Mescit grubuna ilişkin şunlar yazıldı: “K. B., M. G.O. ile Ş. Y. isimli şahısların grubu yönlendirdikleri ve radikal düşüncelerini yaymaya çalıştıkları, kendilerine ODTÜ Mescit Topluluğu adını verdikleri ve grubun dini sohbetler adı altında yaptıkları toplantılarda, ‘devletin imamının arkasında namaz kılınamayacağı, oy kullanmanın şirk olduğu, TSK’nın tecavüzcü ve çocuk katili olduğu, Suriye’ye giden mücahitleri Türkiye’nin yakalattığı’ şeklinde Türkiye aleyhine karalama amaçlı konuşmalar yaptıkları...” Siz bu iddianame yazılmadan önce ODTÜ’de radikal İslamcı bir örgütlenmenin olduğuna dair duyumlar alıyor muydunuz?

Mescit hareketinin içindeki herkese el-Kaideci diyemem. Ama öğrenciler arasında radikal İslam yapılanması için insan devşirmeye çalışanların olduğu ve bunun propogandasının yapıldığı söylentisi vardı. Ama bizim takip ettiğimiz kadarıyla bulabildiğimiz bir durum da yoktu.

- “Takip ettiğimiz kadarıyla” dediğiniz süreçte ve sonucunda neler oldu?

Duyumlarımız vardı, ama resmen bir başvuru ile şu tarihte, şöyle bir yerde, şunlar olmuştur, denilmedi. Sosyal medyada paylaşılan bir fotoğraf vardı, mescidin içinde bir grup oturmuş ve bir kişi de merkezde vaaz verir gibi oturuyordu. O vaaz veren kişinin, bizim mezunumuz olduğu ve el-Kaide’ye katıldığı söylendi. Mescit grubu o fotoğrafı kaldırdı, daha sonra o fotoğrafın fotoşoplandığı bir fotoğraf yayımlandı vs. Ben bu tür faaliyetlerin ülke çapında olabileceğini düşünüyorum ama bunun ne kadar yaygın olduğu, ne kadar ODTÜ’nün hedef alındığı konusunda kesin bir şey söyleyemem.

- Söyledikleriniz ODTÜ’de bugün de radikal İslamcı örgütlenmelerin olduğu anlamına mı geliyor?

Yoktur demem mümkün değil. Türkiye’nin birçok noktasında bu olduğuna göre, gençliğin daha öncelikli hedef tutulduğu için bugün de olabileceğini düşünmek lazım.

“Hacettepe Üniversitesi 2 gün kapandı, basına yansımadı”

- Aydın Ünal, alıntıladığımız açıklamasının devamını şöyle getiriyor: “Bu üniversitenin mescitlerinde öğrencilere zulüm ediliyor. Oradaki öğrencilere de sesleniyorum, namaz kılan öğrencilere asla boyunlarını eğmesinler, asla geri adım atmasınlar. (...) Hiç kimse benim ülkemde namaz kılanlara 'Sen IŞİD’cisin sen bilmem nesin' diyerek saldıramaz.” İktidarın bu tavrı, üniversiteler içinde radikal İslamcı örgütlenmelere bir koruma kalkanı işlevi de görüyor mu sizce?

Bahsettiğimiz kutuplaşmanın bir sonucu bu. Bir bağlılık, bağımlılık ilişkisi, bizden olan-olmayan ayrımı var. Çünkü bahsettiğiniz basketbol sahasında namaz kılma hadisesi aynı hafta içinde Hacettepe Üniversitesi’nde de yaşandı aynı senaryoyla. Ve Hacettepe Üniversitesi’nde ciddi çatışmalar çıktığı için iki gün üniversite kapatıldı. Ve basına yansımadı. ODTÜ’de bu olayların hemen arkasından o mescitte namaz kılan öğrencilerden ve araştırma görevlilerinden şikâyet dilekçeleri geldi, “Biz buraya namaz kılmak için gidiyoruz ama mescidi siyasi örgütlenme için kullanan insanlar var” denildi. Buradaki tartışma, ibadet özgürlüğü veya ibadet için yeterli mekan olup olmadığı konusu değil.

“Namaz kılan öğrencilerin sayısı artıyor”

Üniversitenin öğrenciye eğitim vermenin yanısıra barınmasına, beslenmesine imkân sunmak zorundaysa tabii ki ibadet için de olanak sağlamak gerekir. Bir hususu vurgulamam gerekir. Olaydan aylarca önce, öğrencilerin ve ilgili akademik birimin önerisiyle ve herhangi bir dış müdahale olmaksızın Hazırlık Okulu’ndaki mescidin büyütülmesine karar verdik ve inşaata başladık. Bir grup öğrenci de bundan hoşlanmadığı için tepki verdi, ama Hazırlık Okulu’nda 3 bin öğrenci var ve mescidin yetersiz olduğu belliydi. Çünkü namaz kılanların sayısı artıyor. Ve mevcut olanağın iyileştirilmesi gerekiyordu. Mescit yeterli-yetersiz tartışması yapılabilir ama gerçekte istenen nedir, istenen sonucu nasıl yaratmaya çalışıyorsunuz,  üniversitelerde nasıl örgütlenmeler var soruları çıkıyor.

- O dönem YÖK göreve çağrıldı, inceleme yapıldı ve basına yansıyan sonuç “Mescit sayısı yetersiz” oldu. YÖK radikal İslamcı yapılanmayı es geçerek veya gözden kaçırarak bu sonuca nasıl ulaştı sizce? YÖK’ün nasıl bir inceleme yürüttü?

O dönem benim hakkımda da soruşturma açıldı ama üzerinden bir buçuk sene geçmesine rağmen daha sonuç ulaşmadı.

- Yaş almış bazı dindarların dindar gençlerin İslam anlayışını tüketim merakları nedeniyle ‘yoz’ olarak gördüklerine veya laik kesimin ‘büfeci İslamcılığı’, ‘gardırop Müslümanlığı’ gibi tariflerine tanık olduk. Siz öğrenciler arasında yükselen Müslümanlığın niteliklerini nasıl anlatırsınız?

Her iktidar taraftarını yaratıyor. Ayrıca, toplumda hakim olan tüketim arayışı her kesimi etkiliyor. Gelenekselliğin bir özelliği olarak bizim toplumda ‘kabul görme isteği’ çok yüksektir. İktidar ve güç neredeyse ona yakın durmak, hakim kültüre uymak birçok insan için farklı nedenlerle cazip. Dolayısıyla daha öne çıktığı düşünülen dindarlığın yaşanma şekline ‘acaba’ diyerek yaklaşan da olabilir. Dolayısıyla din, toplumsal yaşamımızda insanların daha fazla farkında oldukları bir boyut haline geldi. Ama bunun sonucunda dinin amacı olarak söylenen ‘iyi insan, iyi Müslüman yaratmak’ ne kadar gerçekleşiyor bilmiyorum.

- Gülen cemaati ‘FETÖ’ olmadan önce ODTÜ içinde ne kadar örgütlüydü, bir izleniminiz var mı?

Bizim gördüğümüz kadarıyla “Gülenci bir hareket vardı” diyemem çünkü kimin, neyin sempatizanı olduğunu bilmek hiç mümkün değil. Kurumsal olarak baktığınızda eğer bir kişi yetkisini kötüye kullanıyorsa, birilerine haksız avantaj sağlıyorsa veya birinin önünü kesiyorsa peşine düşülmesi gerekir. Bu açılardan bize ulaşan bir şikayet veya sorguladığımız bir durum olmadı. Ama sonucunda Bank Asya’da hesabı olan insanlar tabii ki vardır. Fakat ne kadar diğer faaliyetler içine girdiği, ne kadar yasa dışı işlere bulaştığı, 15 Temmuz’a yönelik faaliyetlerde ne kadar aktif olduklarını bilmemiz mümkün değil. Örneğin, 2013’te yeni öğrenci kayıtları sırasında bir olay yaşandı. (Ahmet Acar, öğrencileri Gülen cemaati yurtlarına kayıt almaya yönlendiren başörtülü öğrencilerle, bu kişilere ODTÜ yurtlarını kötüledikleri gerekçesiyle karşı çıkan başı açık kadın öğrencilerin arasındaki gerginliği kast ediyor/T24) O zamanki Cumhurbaşkanı’ndan, Başbakan’a kadar herkes bir şey söyledi. Ama bugün geriye dönüp baktığımızda, o zaman bunu yapanlar bir ihtimal ‘FETÖ’cülerdi. Bunu yapanlar ne kadar saf duygularla yaptı, ne kadar provokasyondu bunu bilmiyorum. Fakat olay ODTÜ’de oluyorsa, hemen basına yansıyor ve çok abartılı tepkiler veriliyor. Mescit olayının daha ciddisi Hacettepe’de yaşanıp bir tek basın organında çıkmıyorsa buna mukabil ODTÜ’de iki grup öğrencinin 10 dakikalık çatışmasından günlerce malzeme üretiliyorsa ortada ciddi bir algı ve değerlendirme farkı var.

“Elinde yetkisi olanlar kendi dünya görüşünü dayatma eğiliminde”

- Erdoğan “Sizin neyiniz özgürlükçü” dediği o dönem “Sol Türkiye’de her zaman ötekileştirdi” de demişti. ODTÜ’ye dair vurguladığınız algıdaki seçicilik, sizce ne kadar üniversitenin sol geleneğinden ve sola alerjiden  kaynaklanıyor? ODTÜ’ye 1967’de girmiş bir isim olarak sizce solun, dindarları başta ‘gerici’ diyerek dışladığı yorumunda haklılık payı var mı? 

Türkiye’nin ortalamasına bakacak olursanız sol damar burada daha gelişkin ama burada herkesin solcu olduğunu söylemek de doğru değil. Kaldı ki sol ne kadar sol? Sosyal demokrat derseniz belki... ABD’nin Berkeley’si, Almanya’nın Magdeburg’u gibi her ülkenin daha sol, daha aktivist üniversiteleri vardır. Buna mukabil çok daha muhafazakâr tutum alan üniversiteler de var. Buradaki yanlış, çeşitliliğin olması değil, aynı tornadan çıkarma anlayışı. Soru ‘kim sağcı, kim solcu’dan ziyade ‘kim, ne iş yapıyor, bilime ve topluma ne sunuyor’ olmalı.

- Liyakat arayışınızı anlıyoruz ancak o olmadığı için bu soruları soruyoruz.

Etiket kullandığınız anda bir ayrıştırma yapıyorsunuz. 28 Şubat sürecini, öncesi ve sonrasında yapılan işlerin hepsini savunmak mümkün değil. O gün savunmuş olanlar arasında bugün geriye dönüp baktığında “O zaman yanlış yapılmış” diyenler de var, “İyi niyetli talepler değildi, laikliğe karşı bir siyasi hareketti” diyenler de var. Sadece kişisel inanç nedeniyle de başörtüsü takmak isteyen çok sayıda insan var. Başörtüsü düzenlemesi değişince toplumda çok yaygın bir tepki de olmadı. Ama şimdi buradan yola çıkıp dini vecibelerin toplum hayatında daha hakim kılınması, toplum yaşamının dini kurallara göre düzenlenmesi gibi bir trend hissedildiği noktada da insanlar “Bak, ben söylemiştim” diyor. “Cuma gününe sınav-ders koymayın”, “Cuma tatil olsun”, “Ramazan’da dersleri erken tatil edin” bugün bir kesimin savunduğu, bir kesimin ise karşı çıktığı talepler. Bu tartışma sadece sağ-sol meselesi değil.

- Sizce mesele ne?    

Ülkemizde demokrasi değerlendirilirken “Bu kesim çok demokrat, öbür kesim demokrat değil” demek çok da kolay değil. Elinde yetkisi olan kesimler kendi dünya görüşünü dayatma eğiliminde oluyor. Bugün kendisini mağdur ve mazlum hissedenler şikâyet ediyor, iktidar konumunda olanlar da “Siz bize yapmıştınız, gördünüz mü şimdi” diyor. Şimdi çok yaygın bir adet var; bir eleştiri geldiği zaman, bazen 50, bazen 100 sene öncesine gidip benzer bir örnek bulup “Geçmişte de böyle olmuştu” deniliyor. Sanki geçmişte de olması bunun doğru, haklı olduğunu gösterirmiş gibi. Geçmişte de iktidar olan daha laik kesimler, daha sol veya Kemalist görüş, nasıl etiketlerseniz etiketleyin, belli bir dünya görüşünü dayattı. Her dayatılan dünya görüşünün de arkasında kullanılan bir ilke var, bazen demokrasi, bazen din denilerek yapılıyor.

“Üniversitelerin kimyası bozulabilir”

- Siz laikliğe inanıyorsunuz, doğru mu?

Evet, laik olduğumu düşünüyorum.

- Laikliğe inanan bir rektör olarak, üniversitede tanık olduğunuz dini yükselişin sizin duygu dünyanıza yansıması nasıl oldu?

Din ve bilim ayrımı günlerce konuşabileceğimiz bir konu. Ama benim açımdan önemli olan şu, burası bir bilim yuvası, ben de bir bilim insanıyım. Ve bilim şüphenin kültürüdür, halbuki dinin kültürü inanç. Burada dini inançlar nedeniyle bilimin gerektirdiği şüpheciliğin kalktığı oranda bir üniversitenin, üniversite olma özelliğini kaybetmesi söz konusu. “Bilim insanı inançsız olur”, “İnançlı insan iyi bilim insanı olmaz” denilemez. Bunlar o anlamda birbirini dışlamaz ama dindarlıktan dolayı çok konformist bir dünya görüşü ortaya çıkıyorsa o dünya görüşünün çok hakim olduğu bir üniversite ortamının üniversitenin içini boşaltacağını düşünüyorum.

- Söylediklerinizin bir başka kelimelendirmesi şu mu: “Üniversitelerin kimyası bozuluyor”?

Bozulabilir. Her iktidar bilim ve sanat kurumlarını kontrol etmeye çalışır çünkü bu iki kurum toplumun statükosunu değiştirmeye aday kurumlardır. Bunu da birkaç şekilde yapar; 1) Finansman; hangi tür bilimi veya sanatı desteklemek istiyorsanız oraya bir şekilde kaynak verirsiniz. Maddi kaynak, kadro sağlarsınız. Bu bilinen ve alıştığımız bir yöntem; ABD’de de, Avrupa’da da uygulanır. Ancak, sadece siyasi açıdan bakıp önceliklerinize göre  kaynak ayırdığınız zaman bunun uzun dönemli faturasının topluma çıktığını biliyoruz. 2. mekanizma, bilimin ve sanatın nasıl yapılacağının, merkezi olarak formülünün verilmesi. Bilim ve sanat kurumlarının nasıl işleyeceğine yönelik, merkezi olarak kurallar koyarsınız. Teşkilatlanmasını, mevzuatını düzenlersiniz ki, amacınıza uygun çalışsınlar. Bu anlamda kurumlar arasında farklılıklar, çeşitlilik iyi bir şey olarak görülmez. Örnek, YÖK’ün üniversite yapılanmasının ve işleyişinin nasıl olması gerektiğini iyi bildiğinin varsayılması. Sanki ülkemizde bu konuda bir franchise’ımız var, geçmişte de çok başarılı olduk, biz bu formülü tekrarlarsak başarılarımızı tekrarlayacağız. Üçüncü ve bence giderek artan ciddiyetteki müdahale; hangi tür bilim yapılır, hangi tür sanat yapılır konusunda getirilen kısıtlamalar ve yasaklamalar. Bunun sansür noktasına kadar gelmesi sadece Türkiye’de değil, geçmişte birçok ülkede de yaşandı. Rusya’da bir dönem (genetik biliminin öncülerinden) Gregor Mendel’den bahsetmek yasaktı, ABD’de de evrim teorisi ile ilgili yasaklamaları hatırlayın. 4. kontrol mekanizması ve en ciddisi, kadrolaşma. Üniversite ve sanat kurumlarındaki kadroların liyakat dışı gerekçelerle doldurulması bu kurumları bitiren bir şey. Uzun vadede geri dönüşü olmayan sorunlar yaratan bir tehlike. Eğer, bir kişi örneğin, dindar olması, alnının secdeye değmesi gibi gerekçelerle kadroya alınıyorsa bu bence üniversiteyi bitirir.

“8 yılda hiçbir akademisyenin işe alınması için baskı gelmedi”

- 2011’de üniversite senatosunun toplantısı ardından yaptığınız açıklamada ‘öğretim elemanı alma sürecinde artan müdahale’den bahsediyorsunuz. Bunu açar mısınız; öğretim elemanları son süreçte nasıl atanıyor, müdahaleler nasıl yapılıyor?

Şimdi birçok kuruma alınan insanlarla ilgili olarak, “Alnı secdeye değen insanlardan kötülük gelmeyeceğini düşündük” deniyorsa benzer kriterlerin üniversite ortamlarında etkili olmadığını düşünmek iyimserlik olur. FETÖ soruşturmalarında yüzlerce akademisyenin işine son verildi. Bu kişilerin akademik liyakatı yok muydu, sadece örgüte bağlılık nedeniyle mi istihdam edildi, yeterli akademik özgeçmişleri var mıydı bilemem, ama kutuplaşmanın olduğu toplumlarda siyasi gerekçeler ve liyakat dışı kıstaslar ağır basmaya başlıyor.

- “Öğretim üyeleri nasıl alınıyor”u öğrenmemiz için anlatabilir misiniz; kadro atamaları nasıl yapılıyor ve YÖK veya hangi kurumlar, kadroda kimlerin olup olmayacağını nasıl belirliyor? 

8 sene rektörlük yaptım, araştırma görevlileri dahil hiçbir akademisyenin işe alınması için baskı gelmedi. “Biz baskı yaşadık” diyemem. Zaten ODTÜ’de tüm akademik atama ve yükseltme kriterleri açıktır, web sayfasında yer alır. Tüm atama talepleri bölüm düzeyinde başlar, gerekçeleri ile birlikte dekanlıklar aracılığı ile rektörlüğe gelir. Rektörün tepeden atama yapması söz konusu olamaz.

“YÖK, bazı rektörlerden jüriden geçmeyen öğretim üyesinin atanmasını talep etti”

- O zaman neden 2011’deki alıntıladığımız açıklamanızda ‘öğretim elemanı alma sürecine müdahale’ notu yer aldı?

Onun hangi açıklama olduğunu hatırlamıyorum, ama Türkiye için genel olarak söylemiş olabiliriz. Çünkü ODTÜ için böyle bir tartışma konusu hiç olmadı. Ama öbür taraftan YÖK kaynaklı olarak bu taleplerin diğer üniversitelere ve de yerleşik üniversitelere gittiğini biliyorum. Bizzat rektörler tarafından bana şahsen söylendi. Jüriden geçmeyen öğretim üyesinin atanmasının talep edildiğini biliyorum.

- YÖK’ün isteği üzerine?

Evet, bunun yapıldığını biliyorum. Ülkede böyle bir şey yok demek mümkün değil.

“Barış İçin Akademisyenler’e tepkinin üniversitelere ciddi maliyetleri oldu”

- YÖK’ün ön plana çıktığı ‘Barış İçin Akademisyenler’ ve ‘FETÖ’ kapsamında tasfiyeleri sürerken ODTÜ’de işten çıkarma, görevden uzaklaştırma olmaması nasıl mümkün oldu?

Barış İçin Akademisyenler konusunda ne düşündüğümü söyleyeyim. Ben rektör olduğum sürede hiçbir bildiriye imza atmadım, çünkü imza atsam bunu kimse Ahmet Acar olarak görmeyecekti. Üniversiteyi temsilen bir imza atacaksam da üniversitenin arkasında durduğu ve senatonun benimseyeceği bir bildiri olması gerekirdi. Ama bir başkasının fikrini ifade etmesini savunmak da benim görevimdi. Konunun özgürlük yönünü bir tarafa bırakırsak, mevzuat açısından da işlem yapmak mümkün değildi. Biliyorsunuz, Anayasa Mahkemesi 2015’in başında üniversitelerdeki akademik ve idari personelle ilgili disiplin yönetmeliğini iptal etti. Ve yeni yasal düzenleme yapmak için hükümete 6 ay süre verdi, ama YÖK’e sormama rağmen izah edilemeyen bir yasal düzenleme yapılmadı. Kasım 2015’te YÖK, 657 Sayılı Yasa kapsamında işlem yapılsın diye bir karar aldı. İdare hukukçularından görüş aldık ve YÖK’ün kararının da hukuken geçersiz olduğu, dolayısıyla yeni bir kanun düzenlemesine kadar işlem yapılamayacağı söylendi. Şu anda yasal açıdan bir suç olup olmadığı bile henüz kesinleşmemiş bir bildiriden bahsediyoruz, bugüne kadar herhangi bir mahkemece verilen bir karar duymadım.

“Fulbright burslarına başvurular patladı, herkes tebdili mekânda ferahlık vardır havasında”

Anlaşılmaz düzeyde tepki verildi ve bunun Türk üniversite sistemi açısından çok ciddi maliyetleri oldu. Hem burada, hem yurt dışında eğitim gören genç akademisyenlerin Türkiye ile ilişkilerini çok olumsuz etkiledi. Nisan ayında Chicago’da TASSA (Turkish American Scientists and Scholars Association) toplantısı vardı, 3 gün boyunca çok sayıda genç akademisyenle görüştüm ve her birinin endişesi Barış İçin Akademisyenler’e gösterilen tepkiydi. Konu TASSA toplantısına damgasını vurdu. Şu anda uluslararası akademik camiadan çok ciddi tepkiler var, Türkiye’deki birtakım projeler, konferanslar iptal ediliyor ve senelerdir işbirliği yaptığımız networklerde Türkiye’deki üniversitelere mesafe konulmaya başlandı, iş yapmaya dair bir isteksizlik ortaya çıktı, diye açık açık söyleniyor. Böyle bir sıkıntı var. Şu anda Fulbright burslarına başvuruların patladığını görüyorum. Herkes bir şekilde burs bulayım, tebdili mekânda ferahlık vardır havasında. Bu geçmişte de yaşandı.

- Hangi dönemlerde?

71’den ve 80’den sonra yaşandı. Darbe dönemlerinde ya da akademi üzerine çok baskı yapıldığı yıllarda benzeri şeyler maalesef olur. 2000’li yıllarda Türkiye’ye dönmek isteyen insanların sayısı yavaş yavaş artarken şimdi tersi yönde bir eğilim olduğunu görüyorum. Bundan etkilenmememiz mümkün değil. Genç insanların üniversitelerin, araştırma kurumlarının dışında bir gelecek aramaları, yurt dışından dönmelerini ertelemeleri ya da akademik dünyanın genç insanlar için cazibesini kaybetmesi zaten nitelik açısından sıkıntılı olan kadroları daha da olumsuz şekilde etkileyecek.

“Akademik kadroların sayısı yetersiz ve ciddi nitelik sorunları var”

- İdeallerini ve/veya başvurdukları yöntemleri paylaşmasa da, ‘daha iyi bir ülke için’ mücadele ettiklerini söyleyen ‘68 kuşağı ile bugün tebdili mekan arayan gençleri kıyaslayarak yeni nesli ‘ülkeden vazgeçenler’ olarak gören birine ne dersiniz?

Her şey aynı anda oluyor, yurt dışından dönenler de var.

- Bursları iptal edildiği için?

Yanı sıra kendi isteğiyle dönenler de var. “İyisi kötüsü, bir tek memleketim var” diyenler de var. Ama dediğim gibi, trend tersine dönmüş durumda. Bir taraftan da üniversitelerdeki akademik kadroları sayı olarak yetersiz ve ciddi nitelik sorunları var. Dolayısıyla şu anda Türkiye’nin bütün eğitim sisteminin bence birinci önceliği, eğitici ve araştırıcı kadrolarının nitelik ve nicelik olarak iyileştirilmesi olmalı. Birçok sorunumuzun başında bu var. “Bunlar ülkesinden ümidi kesen insanlar” demek zor çünkü üç beş sene sonra koşullar iyileştiğinde dönebilirler. Geçmişte de böyle oldu. Ama sadece üniversite olarak da düşünmeyin, son dönemde birçok insanın Yunanistan gibi ülkelere gayrimenkul yatırım yapıp oturum izni aldığını, bu işi ayarlayan şirketlerin bir sektör oluşturduğunu da biliyoruz.

- 15 Temmuz darbe girişimi ve ertesinde yaşananların etkisi ne oldu?

Bizler gibi geçmişteki darbeleri yaşayan insanların belki ‘şerbetlendiği’ bir ülkedeyiz ama durum daha gençler için çok endişe verici. Zaten ne oluyor, niçin oluyor sorularının cevaplarının bilinmediği bir ortamda böyle bir olayın yaşanması, ardından OHAL ve arka arkaya gelen tedbir ile politikaların, ciddi belirsizlik ve endişe yarattığı çok açık ortada. Şu anda hâlâ kim yaptı, niye yaptı, bu durum nasıl ortadan kaldırılacak kimsenin bilmediği, takip etmekte zorlandığı bir süreç yaşıyoruz.

“Özerklik karnemiz kötü”

- Böyle bir dönemde üniversitelerin özerk olmasını beklemek sizce ne kadar gerçekçi? Ve akademinin kendisi bunun için sizce neler yapabilir?

Bir kere şunu söyleyeyim, Avrupa’daki veya dünyadaki hangi araştırmaya bakarsanız bakın, üniversitelerde özerklik karnemiz çok kötü. Zaten bunun maliyetini ödüyoruz, Avrupa Üniversiteler Birliği ve OECD araştırmaları dahil bütün ülke karşılaştırmalarına baktığınızda özerklik skalasında yüksek puan alan ülkelerin üniversite sistemlerinin de çok daha başarılı olduğu ortada. Bariz bir korelasyon var. Ama Türkiye’de üniversite özerkliği deyince herkesin aklına ilk başta akademik özerklik geliyor. Ama onun dışında Türkiye’nin çok sıkıntılı olduğu yapılanma, teşkilatlanma, örgütlenme özerkliği denilen bir boyutu var ki üniversiteler misyonlarına uygun olarak idari, akademik birimler kurabilmeli. Devlet üniversitelerinde böyle bir özerklik söz konusu değil. Personel rejiminde çok ciddi kısıtlamalar var, kim atanacak, kim terfi edecek, politikası ne olacak, kadro sayıları ne olacak konularında devlet üniversitelerinin eli kolu bağlı.

- Bu konularda belirleyici tek yetkili kurum YÖK mü?

YÖK ve Maliye Bakanlığı. Artı mali özerklik denilen husus da var. Bu dört boyutta mevcut özerklik düzeyimiz zaten kısıtlı. YÖK yönetimi hep “Özerkliği arttıracağız” diyor ama şu güne kadar ortaya bir şey çıkmadı. Sıkıntı devam edecek gibi gözüküyor. Ortada YÖK’ün değiştirilmesi için taslaklar var ama iktidar partisinin programında yer almasına rağmen 13-14 senedir bu hedef gerçekleşmedi. Yarın ne olur bilmiyorum ve bir sonraki aşama daha özerk bir üniversite yapısı getirir mi, şüphelerim var. Ayrıca yasa her şeyin cevabı değil, bu bir kültür meselesi de. Ama üniversitelerin akademik ve idari kadrolarının seçimindeki özerkliğin ve liyakatın kesinlikle korunması her şeyden daha önemli.

- AKP’li Külünk’ün “FETÖ ile mücadele etmeyen rektörler değişmeli, örgüte karşı dil üretmeliyiz. Üniversiteler küresel misyon yüklenmeli” sözlerinin yanı sıra YÖK Başkanı Yekta Saraç’ın rektör toplantısı ertesinde “Rektörler aktif/pasif, sempatizan/kripto paralelcilerin listelerini çıkararak YÖK, savcılık, emniyete bildirecek” ifadeleri eşliğinde düşündüğünüzde özerkliğin daha da azalacağı ve üniversitelerin kalitesinin de bağlantılı olarak düşeceğini düşünüyor musunuz?

Uluslararası bütün çalışmalar, belirttiğim gibi, özerklikle üniversite sisteminin başarısı arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösteriyor. Evet, özerklik azaldıkça üniversitelerin daha başarılı olacaklarını beklememek lazım.

“YÖK, yeni öğretim üyesi almamıza izin vermiyor”

- Yine tartışma konusu olduğu günlerden birinde, THE’nın (Times Higher Education) 2014-2015 dönemi üniversite sıralamasında ODTÜ 85. sırada yer aldı. Okuyucular için THE’nın tartışmalı bir üniversite sıralaması yaptığını ayrıca belirtelim, ama ODTÜ’nün 2016-2017’de 601-800 aralığına düşmesinin keskinliği göz ardı edilemeyecek ölçüde. Bunun nedenleri sizce ne? ODTÜ neden yükseldi ve hızla düştü?

Bir üniversite 3-4 senede 85’ten 600’lere gidiyorsa, bu ölçülenin değil ölçümün değiştiğini gösterir. Çünkü üniversiteyi kapatsanız, bütün faaliyetleri durdursanız bu kadar çabuk değişiklik olmaz. Kaldı ki son iki senenin puanlarını karşılaştırdığınızda, THE’nın kullandığı kıstasların birisi hariç hepsi açısından ODTÜ’de iyileşme var, tek gerileme ise öğretim üyesi-öğrenci oranında. Çünkü son senelerde YÖK’ten kadro almakta çok ciddi sorun yaşadık, bugün de bu sorun devam ediyor. Devamlı öğrenci sayıları artıyor, araştırma projelerinin, bilimsel yayınların sayısı artıyor, sanayi ile işbirliği artıyor ama tek artmayan öğretim üyesi sayımız. Bunun başlıca nedeni ise boş olan, boşalan öğretim üyesi karolarımıza yeni öğretim üyesi almak için YÖK’ün izin vermemesi. Son 8-10 senenin istatistiklerini ortaya koyarak, YÖK’e “Burada çok ciddi bir sorun var, kadroları kısıtlamanız nedeniyle performansımız düşecektir” diyerek verdiğimiz bir rapor da var. THE sıralamasında, Türkiye üniversitelerinin genel olarak gerilemesi söz konusu. Bunda iki ortak faktör var; THE’nın repütasyon sıralamasında anketi doldurmak için davet edilenler son yıllarda Avrupa ve Amerika’dan Güneydoğu Asya’ya kaydı. Bu kaymanın sebebi çok açık; gelişme ve para orada. ODTÜ olarak repütasyon anketinden aldığımız sonuç da çok değişti çünkü eğitim ve araştırma işbirliğimiz Avrupa ve Amerikan üniversiteleri ile. Güney Doğu Asya’da ise bizi tanıyanlar çok daha az. Bir başka faktör ise; Dolar-Euro-TL oranları; eğitim ve araştırma gelirlerimiz dahil bütün bütçemiz dolara vurulduğunda azaldı. Araştırma ile ilgili olarak ODTÜ’yü etkileyen iki spesifik değişiklik var. Birincisi, THE’nin kullandığı veritabanı değişti: 2015’den itibaren Web of Science yerine Scopus veritabanını kullanmaya başladı. İki veritabanın taradığı ODTÜ yayınları ve bilimsel atıflar arasında 2015 yılında yüzde 10-15 oranında fark vardı. İkinci faktör ise geçen yıl çok yazarlı makalelerin sıralamalarda sayılmaması oldu. ODTÜ, CERN araştırmaları gibi uluslararası ‘big science’ projelerine katılımı yüksek olan bir üniversite. Bugüne kadar üniversitelerimizin Türkiye’ye getirdiği Avrupa Birliği araştırma fonlarının içinde yüzde 20 paya sahibiz. Dolayısıyla, araştırma ve yayınlarımızın önemli bir kısmı çok ortaklı, AB veya diğer projelerce desteklenen çalışmalar. Bunlar ilk kez geçen yıl sayılmadığı için sonuçlarda önemli kayma oldu. Bu sene bu araştırmaları ufak bir oranda saydılar ama 2-3 sene öncesine göre özellikle atıf puanında hâlâ ciddi bir fark var.

“190 küsur üniversiteyi aynı gömlekle sahaya çıkartmaya çalışıyoruz”

- THE değişimi 2014-2015 dönemi sıralaması açıklandıktan sonra mı oldu?

Evet. Ama ilk 100’de yer aldığımız sene de söylemiştim; “Eğer hedefinizi, işinizi uluslararası sıralamalara göre ayarlarsanız son derece yanlış yapmış olursunuz. Çünkü her üniversitenin bir misyonu var, o misyon çerçevesinde doğru bulduğunuzu yapmak zorundasınız. Bunu yaptıktan sonra sizi biri takdir ediyorsa ne âlâ.” Bizim THE sıralamasında 85. olduğumuz yıl, bir başka sıralamada 550. olmuştuk. Vız gelir tırıs gider diyemem çünkü insanlar sonuçlara bakıyorsa ve sonuçlar tercihlerini etkiliyorsa önemlidir, ama bunu güzellik yarışması haline getirmemek lazım. Sıralamalarda güzel gözükeceğim diye kurumsal önceliklerinizi değiştirmeye başladığınızda yönünüzü kaybedersiniz çünkü mesela Çinlilerin ilk dünya 100 üniversiteye 10 üniversite sokma çabasının bir parçası olan başlattıkları ARWU üniversitenin büyüklüğüne daha çok önem veren bir sıralama, küçük bir üniversitenin öne çıkması çok mümkün değil. THE’da ise, kişi başına, per faculty member istatistikler daha önemli. Toplum olarak anlamamız gereken diğer bir önemli konu ise şu: Bütün bu sıralamalar araştırma üniversitelerini değerlendiriyor. Halbuki eğitim üniversiteleri de toplum için çok önemli. Bu sıralamaların etkisiyle her üniversite araştırma üniversitesi olmak istiyor. Türkiye koşullarında yeni kurulan bazı üniversiteler lisans programlarına öğretim üyesi bulamaz ve part time öğretim görevlileriyle işi götürmeye çalışırken bir taraftan “Doktora programı açacağız” demeleri ciddi bir çelişki. Ama insanlar “Sıralamalarda boy gösteremezsem esamim okunmuyor” diyorlar. Üniversiteler arasında değişik kulvarlar olması gayet doğal ve gerekli. Bu ülkenin iki yüze yakın üniversitesinin tornadan çıkmış gibi aynı şeyi yapmaları son derece sağlıksız olur. İyi bir eğitim üniversitesinin de, başarılı bir araştırma üniversitesinin de yerinin yüksek tutulması önemli. Çünkü çeşitliliğe cevaz vermediğiniz takdirde bütün üniversiteler ortalamaya çekiliyor. ODTÜ veya İTÜ gibi araştırma ağırlıklı üniversiteleri olarak siz kadro istemeye gittiğinizde, “Senin kaç öğrencin, kaç öğretim üyen var” sorusuna verdiğiniz cevap “Eh sizin de durumunuz çok kötü değil, bilmem nerede öğretim üyesi başına kaç öğrenci var, biliyor musunuz” diye karşılanıyorsa orada çok ciddi bir sorun vardır. Çünkü orada öğrencinin yüzde 60’ı meslek yüksek okulunda, halbuki burada öğrencinin yüzde 35-40’ı doktora ve yüksek lisans öğrencisi. Bilimsel ve tutarlı kıstaslarla o üniversite ile bu üniversiteyi ayrıştıramıyorsanız, böyle bir vizyonunuz yoksa herkesi aynı kefeyi koyuyorsanız, tüm kurumları ortalamaya çekme sonucu doğuyor. Bir taraftan “Teknoloji ve inovasyonla kalkınacağız” diyoruz ama gelişmiş ülkelerin bile yaptığını yapmaya yanaşmıyoruz... Almanya bile, Amerikan üniversiteleriyle rekabet için 11 üniversitesini araştırma üniversitesi olarak desteklemek üzere ciddi kaynak ayırdı. Fransa, Rusya, Çin, İran gibi bütün ülkeler bunu yapıyor fakat biz hâlâ 190 küsur üniversiteyi aynı gömlekle sahaya çıkartmaya çalışıyoruz. Bence bu çok ciddi bir vizyon eksikliği. Mehmet Sağlam’ın YÖK Başkanlığı’ndan bu yana tartışılmasına rağmen Türkiye’deki üniversitelerin başarısını, performansını ölçen bir sistem kuramadık. Herkes üniversitelerin nasıl iş yapması gerektiğini söyler ama kalite değerlendirme sistemimiz yoktur ve THE, QS vs sonuçlarıyla yaşarız.

Siyasi anlaşmazlıklar, üniversitelerin mali kaynaklarını etkiliyor mu?

- 181 üniversitenin tek açıdan değerlendirildiği bu süreçte mali kaynaklar ne kadar denetim/disiplin aracı olarak kullanılıyor? İktidarla sık sık karşı karşıya gelen ODTÜ’nün, 2015 İdare Faaliyet Raporu’ndaki aktarıma göre, Araştırma Parkı’nın inşası için 60 milyon TL ödenek sağlaması siyasi tartışmalarla mali desteğin bağımsız ilerleyebildiğini mi gösteriyor? 

Hiçbir şey siyah beyaz değil. “Hükümetle bazı anlaşmazlıklarımızın olmasından dolayı bütün kaynaklarımız kesildi” diyemem. Ama “İşimiz çok kolay yürüdü” de diyemem. Birçok ortamda verdiğimiz teklife en iyi teklif olduğu için destek aldık. Zaman zaman iyi olduğunu düşündüğümüz proje ve önerilerimiz kabul edilmedi. Geçmişte TÜBİTAK’la da sıkıntılarımız oldu. Örnek vereyim; yurt dışında en yüksek atıf alan, uluslararası dergilere kapak olmuş araştırmayı yapan, eski bir TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) öğretim üyesinin verdiği araştırma teklifi, ‘akademik yetersizlik’ nedeniyle reddedildi.

- Bu kaç yılında oldu?

5 yıl oldu. Başka örnekler de var. Bu kimya bölümünden bir örnekti, ama havacılıktan, inşaattan da örnekler verebilirim. Bunun ne kadar sistematik bir tutum olduğunu ölçmek çok zor. Bu sadece bizimle ilgili de diyemem. Mesela TÜBİTAK panellerinde de çok ciddi bir kadro değişikliği yaşandı. Daha önceki yıllarda bu panellerde görev alan öğretim üyeleri artık görev alamaz duruma geldi. Yerleşik üniversitelerin yerine yeni kurulan üniversitelerin öğretim üyeleri var panelde. Ben o insanlara yetersiz diyemem çünkü bilmiyorum. Ama düne kadar yeterli olan insanların yeni dönemde çok büyük oranda devre dışı kalmaları kolay izah edilecek bir şey değil.

- Projeleri değerlendiren panelistler ne zaman değişti? 

Yavaş yavaş değişti. 8-10 senedir bu değişim yaşanıyor.

“Aldığımız TÜBİTAK fonlarının oranı yüzde 15’ten 8’e düştü”

- Doğru mu anlıyoruz; akademisyenlerin yeterliliklerini tartacak kişiler, eskiden ODTÜ, Boğaziçi gibi yerleşik üniversitelerden seçilirken şimdi bu göreve yeni açılmış üniversitelerden, bu konuda tecrübesiz öğretim üyeleri mi seçiliyor?

Bunda iki faktör var. Birincisi, bundan 15 sene önce zaten üniversite sayısı az olduğundan katılımın yerleşik üniversitelerden olması doğaldı. İkincisi, yeni üniversitelerin açılmasıyla bu üniversitelere ‘alan açma’ yönünde bir tercih olduğu görülüyor. TÜBİTAK’tan alınan destekte de farklı bir kompozisyon çıkıyor ve bundan 15 sene önce TÜBİTAK’ın verdiği fonların yüzde 15’ini alırken bu oranımız yüzde 8’e düşüyor. Tabii bütün fonları yerleşik üniversitelere vermek doğru değil. Yeni kurulan üniversitelerin de bir şekilde fonlanması gerekir, bu ‘başlangıç fonlaması’ olarak da düşünülebilir. O zaman bizim önerimiz şuydu; yeni kurulan bir üniversitenin 20-30 öğretim üyesi var, öbür tarafta 800-1000 öğretim üyesi olan ve bugüne kadar binlerce liralık proje almış bir üniversiteyle yenisini aynı kulvara koyarsanız dezavantaj yaşar. O zaman ayrı ayrı kulvarlar oluşturun. Diyelim ki şimdiye kadar TÜBİTAK’tan şu kadar TL destek almış olanlar ayrı grupta olsun, yeniler ayrı bir kulvarda yarışsın. Ancak, her kulvarda değerlendirmelerin akademik liyakat temelinde yapıldığından emin olalım. Amaç yeni gelenlere yer açmaksa bu gayet kabul edilebilir. Son senelerde yeni yeni üniversiteler kurulduğunda devlet ne kadar fon ayırırsa ayırsın yetmiyor, yetmesi de mümkün değil.

“Ne zaman YÖK’ten ‘devlet üniversitelerine’ diye yazı gelse ‘eyvah’ diyoruz”

Ben kendi hesabıma, Maliye veya Kalkınma Bakanlığı’na gidip de kısıtlı fonların daha fazlasını ODTÜ’ye çekme konusunda bir sıkıntı da hissettim. Şunu gayet iyi biliyorum, diğer üniversiteler ne kadar iyi olursa biz de o kadar iyi olabiliyoruz. Çünkü hepimiz aynı gemideyiz ve sürekli olarak ortalamaya çekiliyoruz. Ne zaman YÖK’ten ‘devlet üniversitelerine’ ibareli bir yazı gelse ‘eyvah’ diyoruz. Çünkü 2 sene önce kurulmuş devlet üniversitesi var, 500 sene önce kurulduğunu söyleyeni de. Bir tanesi lisans programlarını ayağa kaldırmaya çalışıyor, diğerinin uluslararası iddiası var. Hepsini aynı kefeye koyduğunuz zaman iyi bir şey çıkması mümkün değil.

- YÖK’ten ‘devlet üniversitelerine’ yazısının geldiği gün bir rektörün kötü günü müdür?

Ben şunu kaç kere duyduğumu size söyleyemem, “Evet hocam, bu problemin ODTÜ’de olmadığını biliyoruz, ama…” Üst düzey bürokratlar ve YÖK’ten yetkililer “Keşke bütün üniversiteler ODTÜ gibi olsa” derken hepimiz aynı kefeye konuluyoruz. Örneğin, bir anda bütün üniversitelere bütünleme sınavı zorunluluğu getirildi. Ve o zamanki YÖK Başkanı ile konuştuğumda “Bazı hocalar, öğrencileri yaz okulunda ders almaya mecbur etmek için normal dönemde düşük not veriyorlar” denildi. Çünkü yaz okulu paralı. “Bütünleme getirirsek öğrenci normal dönem içinde dersini temizleyebilir” diye düşünülmüş. Biz de “Eğer gerçekten bir hocanın yaz okulundan para kazanmak için bir öğrenciye kalır not verdiğine inanıyorsanız peşine düşün, bu gerekçeyle bütün sistemi cezalandıracak bir yöntem kabul edilebilir değil. Gerekçe buysa yaz okulunu kapatalım ama bize bu zorunluluğu getirmeyin çünkü bütünleme bizim bütün eğitim sistemimizi bozar” dedik. Kabul ettiremedik. Ama sonuçta ne oldu; 5 dönem sonra bütünleme zorunluluğu kalktı. Benzer şekilde, bir torba yasa ile üniversite eğitiminde azami süre aniden kaldırıldı, “Herkes istediği kadar öğrenci kalabilecek” dendi, üniversitelerin eğitim ve sınav sistemi alt-üst oldu. Bir süre sonra bundan da geri dönüldü. İlk ve ortaöğretimde de benzer vizyon sorunu var. Devamlı bir şeyler değiştiriliyor; öyle olmadı, böyle deneyelim, deniyor. Besbelli ki iş yapma yönteminde bir sorun var.

“AKP içinde farklı öncelikler ve beklentiler var”

- Sizce AKP’nin gündeminde ne kadar kaliteli üniversiteler ve ODTÜ’nün misyon olarak gördüğü ‘sorgulayan gençlik’ yaratmak var?

Bu siyasi bir soru.

- Evet.

AKP dendiğinde her ne kadar çok bariz bir liderlik de söz konusu olsa konuştuğunuz zaman farklı öncelikler ve beklentiler olduğunu görüyorsunuz. Bir bakan bana şunu söyledi; “Orta gelir tuzağından çıkacaksak, teknoloji, inovasyon alanında rekabet şansımız olacaksa bunu ODTÜ ve benzeri üniversitelerle yapabileceğimizi biliyoruz.” Dolayısıyla bir taraftan eğitim, araştırma ve inovasyonda başarılı sonuçlar bekliyoruz, ama yenilikçiliğin, bilimde, teknolojide ilerlemenin özgürlük gerektirdiği üniversite ortamında bir iktidara çok cazip gelmeyen unsurların barınabileceği fikrini kabul etmek istemiyoruz. Üniversitenin ne olması gerektiği konusunda farklı beklentiler ve üniversite olgusunun evrensel ve tarihsel temelleriyle bir paket olduğunu kabul etmekte sorun var.

- ODTÜ kültürünün rektörlüğünüze etkileri neler oldu?

ODTÜ’nün kültürü hakikaten farklı. Kimsenin kimseye borcunun olmadığı bir üniversite. Herkes buraya bileğinin hakkıyla geldi ve kimsenin kimseye müdanası yok. Bu bence liyakata dayalı bir kurum kültürünün olmazsa olmazı. Bundan dolayı da insanların “Ben yaptım oldu” ya da “Rektörün tercihi buymuş” gibi bir yaklaşıma tahammülü çok daha az. Birçok önemli kararın tartışılarak, paylaşılarak, gecikmesi pahasına geliştirilerek alındığı bir ortam. Bunun Türkiye’de çok az görülen örnek olduğunu düşünüyorum, burası ‘değerleriyle yönetilen’ bir kurum. Devamlı olarak kurumsal değerlerin referans olduğunu, her bir yapılanan ilkelere ve hedefler uygunluğunun sorgulandığını görüyoruz.

- ‘Değerler’den kastınızı somutlaştırır mısınız?

Birincisi liyakat. İkincisi ‘verilere dayalı’ gerekçeli karar alma, yani ‘nerede bunun verisi’ demek. Bu üniversitede çok daha yoğun yazılı kültür var. Birçok konuda position paper yazılır, “Bu konuda şu gerekçeyle yeni bir düzenleme düşünüyorum” denilerek bazen yarım, bazen 12 sayfa gerekçe ortaya konulur. Bunu yıllardır YÖK’te görmedim, yarım sayfalık bir gerekçe yazısı olmadı, “Biz bütünlemeyi kaldırdık çünkü...” denmedi. Sadece sözlü açıklamalar yapıldı. Eğitim fakültelerinin programları devamlı değişiyor ama ortaya konan 10 sayfalık bir rapor yok. Kurumsal özerklik ve bireyler için özgürlük ortamı da ODTÜ’nin temel değerleri.

“Çok haksızlık yaşadık”

- Bugünkü tecrübenizle 2008’e dönseniz, yine rektör adayı olmaz mıydınız? 

Kesinlikle olurdum. ODTÜ rektörlüğü, bir akademisyen, akademik idarecilik yapmak isteyen bir öğretim üyesi için en gurur verici iş. Daha gurur verici bir şey düşünemiyorum. Zamanında farklı pozisyonlar için teklif geldiği zaman da aynı şeyi söyledim. Geri dönüp baktığımda çok haksızlık olduğunu düşündüğüm olaylar yaşadık ama bugün iyi ki böyle bir deneyimim oldu diye düşünüyorum.

“Devlet yöneticilerinin ‘Sana kızdım, yaptıklarının değeri yok’ demeye hakkı yok” 

- Kast ettiğiniz haksızlıklar Erdoğan’ın size hitaben yaptığı “Yazıklar olsun” çıkışı ve benzerleri mi?

Şöyle düşünüyorum; ODTÜ’nün kuruluşundan beri farklılığı var. İlk kurulduğu yıllardan beri kapatılmaya çalışıldı. Amerikan modeliydi, bölüm ve dönem sistemi vardı, İngilizce eğitim verdi ve bu merkezi üniversite sistemine uymadığı için benimsenmedi. Zaman içinde, bu belki daha özerk ve özgür ortamın getirdiği bir sonuç, sosyal demokrat hükümetler dahil hükümetlere yakın olmadı. Bir üniversitenin görevi iktidara yakın olmak veya muhalefet etmek değil. Siyasi iktidar başka, üniversite başka bir yerde durabilmeli. Üniversitenin başarısı bu özerkliğe de bağlı. “Ben sana kızdım, dolayısıyla yaptığın hiçbir şeyin de indimde değeri yoktur” gibi bir şeyi siz, ben söyleyebiliriz ama devlet yönetimindeki insanların buna hakkının olduğunu düşünmüyorum. Çünkü erk kullanan insanların kamu yararını düşünmesi lazım. Dediğiniz gibi birçok kararın daha siyasi nedenlerle ve dünya görüşünün etkisi altında alındığını görüyoruz. Üniversitelerden çok daha konformist olmaları, hükümet politikalarıyla çok daha uyumlu gitmeleri, dünya görüşünün benimsenmesi gibi beklentiler var. Başka üniversiteler de bunu yaşadı.

“Demokrasi deniyor ama rektör atamalarında bile bu tartışmalı”

- Boğaziçi Üniversitesi’ne hâlâ rektör atanmamasının sebebi sizce aranan uyumun bulunamaması mı?

Şu güne kadar böyle bir şey yaşanmadı, toplumun gözünün önünde olan, bu kadar yerleşik bir üniversiteye iki aydır rektör atanmıyor. 15 Temmuz sonrasında “Liyakata çok önem vereceğiz”, “Demokrasiden ayrılmayacağız”, “Şeffaflık çok önemli” deniyor ama rektör atamalarında bile bunların tartışmalı hale geldiğini görüyoruz.    

“Eymir Gölü’nün belediyeye geçmesinin yasal yolu yok, ama içim rahat değil”

-Sonlandırmadan: Yeni ODTÜ Rektörü Prof. Mustafa Verşan Kök, verdiği ilk demeçte halkın Eymir'e giremediği iddialarına karşı “Pazar günü eşimle göle gittik, 45 dakika boyunca bir tek ODTÜ’lü görmedim ve çok da kalabalıktı” dedi. Bundan şunu çıkarmak ne kadar doğru olur; “Eymir Gölü, ODTÜ’nün elinden çıkacak, Melih Gökçek’in istediği olacak”?

Burası devlet üniversitesi, dolayısıyla buranın ODTÜ’nün arazisi olması, halkın olmadığı anlamına gelmez. Bizim hiçbir zaman mülkiyet endişemiz olmadı. Kuruluşumuzda bu geniş arazi bize verildi. Birleşmiş Milletler ile Amerika’dan önemli maddi destek geldi, bunun karşılığında devlet tarafından bir arazi verildi. Bu Amerika’da ve farklı ülkelerde de uygulanan land grant university formülüdür, “Ben sana sermaye veremiyorum, arazi verebiliyorum. Sen bu araziden gelir elde et.” ODTÜ’nün takdir edilmesi gereken bir sorumluluk örneğidir: Biz bu araziyi ticari yapılaşmaya açabilirdik, satabilirdik yapmadık. Doğasına sahip çıktık ve Ankara’nın en büyük ormanını yarattık. Ve şu anda arazinin yüzde 85’i tescilli orman alanı. 5,5 milyonluk Ankara’ya nefes aldıran bir kampüs alanı. Eymir Gölü’nü de en başından beri bakir olarak tutmaya çalıştık. Göl alanında hiçbir zaman yapılanmaya gitmedik. “ODTÜ, Eymir Gölü’nü korumasaydı ne olurdu” diye soranlar gitsin Mogan Gölü’ne baksın. Mogan Gölü’nde şu anda yeşil yok, beton var, etrafında çarpık yapılaşma, çevre kirliliği var. Eymir Gölü, bugün Mogan’dan gelen kirliliğe rağmen Orta Anadolu’nun en temiz su havzalarından bir tanesidir. 4 senedir cumartesi pazar günleri mevsim içinde ben dahil öğretim üyeleri dahil kimse araçlarıyla göle girmiyor, ODTÜ’nün kendi otobüsleriyle hiçbir ücret almaksızın ring seferleri düzenliyor. Zaman zaman sayının çok artmasına rağmen halka kapıları kapatmıyoruz. Dolayısıyla Eymir Gölü zaten halka açık. Eymir Gölü’nü ODTÜ’den alıp bir yerlere bağlama girişimleri geçmişte de oldu, 2014’te de bunu yaşadık. Orman Bakanlığı’ndan izinli olan budamayı yaparken Melih Gökçek baskın düzenledi ve “ODTÜ ağaç katliamı yaptı” diye gazetelere haber yaptırdı. Bir ay sonra Çevre Bakanlığı’ndan Maliye Bakanlığı’na “ODTÜ’nün elindeki şu parsellerin bakanlığa devredilmesi” diye Göl arazisini hedef alan bir yazı gitti. Bu girişimi durdurmak için 4 ay uğraştık. Hep bu ısrar var, ama bu ısrar neden ticarileşmiş Mogan Gölü için yok? Orada belediye ne yaptı? Yapılaşmayı, kirliliği niçin durduramadı? Mogan’a gidenlerin sayısı çok daha az, insanlar Eymir’e gitmek istiyor. Çünkü az bulunan şey, bakir doğal bir çevre. Ama belediye el attığı zaman böyle tutmayacağını biliyoruz, kendileri de söylüyor. Ancak, bir su havzası, doğal sit ve orman alanının örneklerini çok sık gördüğümüz şekilde yapılaşmaya açılması hem yazık hem de suç olur.

- O zaman yeni rektörün açıklamasını “Eymir’de Gökçek’le paralel adım atılacak” olarak okumamak mı gerekiyor?

Söz konusu arazinin bir kısmı ODTÜ tapulu, bir kısmı ODTÜ’ye tahsisli. Amaçlanan iş yasal olarak da yapılabilir bir şey değil. Çünkü tahsis nedeni ortadan kalkmadığı veya tahsis amacı dışında kullanılmadığı sürece tahsisin kaldırılması yasal olarak mümkün değil. Üniversite bu araziyi eğitim ve araştırma amacıyla kullanıyor, halkın kullanımına açıyor ve Türkiye’de örnek teşkil eden ve uluslararası yayınlara konu olan şekilde koruyor.

- Eymir Gölü için yasanın tırtıklanması gibi bir endişeniz yok mu? İçiniz rahat mı?

İçim hiçbir zaman rahat olmadı. Ama meşru bir nedeni veya yasal bir yolu olmadığını düşünüyorum. 

Okuyucu Yorumları