REKLAMI GİZLE

Mustang: Beş kız kardeşin özgürlük koşusu

Deniz Gamze Ergüven, Cannes'da ayakta alkışlanan filmini anlatıyor

- A +

CANNES

Cannes Film Festivali’nin paralel bölümlerinden Quinzaine des Réalisateurs seçkisinde bu sene öne çıkan iki film var: Portekizli yönetmen Miguel Gomes’un üç parçadan oluşan altı saatlik sinema freski -söz konusu masalların anlatım yapısını benimsediği için bu isme sahip- Binbir Gece ve Türk yönetmen Deniz Gamze Ergüven’in Mustang adlı ilk uzun metrajı.

Salı akşamki gösteriminden sonra on dakika ayakta alkışlanan Mustang, Gomes’un kapsamlı Portekiz portresi gibi, Türkiye’yi sert bir gerçekliğin içinden yakalayarak sinemanın kayıt sorumluluğuna dikkat çekiyor; gittikçe anlaşılmaz hale gelen bir dünyada önemi iyice artan bu belgeleme görevine.

Ankara doğumlu Ergüven çocuk yaşta Fransa’ya taşındı ve yaşamının büyük bir bölümünü bu ülkede geçirdi. Güney Afrika’da Johannesburg’da tarih okuduktan sonra Fransa’nın saygın sinema okullarından La Fémis’te yönetmenlik eğitimi aldı. Uluslararası festivallerde ses uyandıran kısa filmi Bir Damla Su’yun (06) ardından, kendisi gibi Fémis mezunu Fransız yönetmen Alice Winocour’la (onun filmi Maryland de geçen hafta Un Certain Regard yarışmasında gösterildi) senaryosunu kaleme aldığı Mustang bu hafta Cannes’da izleyiciyle buluştu.

Deniz Gamze Ergüven (solda), Yonca TaluAdını Kuzey Amerika’nın uçsuz bucaksız çayırlarında koşturan yabani atlardan alan Mustang -Rolling Stones’un Wild Horses şarkısını anımsatırcasına- bir Karadeniz kentinde geçiyor ve aynen esinlendiği vahşi atlar gibi, uzun saçları ve özgür bedenleriyle kadın olma yolunda ilerleyen beş kız kardeşin (küçükten büyüğe Lale, Nur, Ece, Selma ve Sonay) öyküsünü anlatıyor. Okul çıkışı sınıftan erkeklerle sahilde oynadıkları masum bir oyunun kasaba halkı tarafından edepsizlik (“Erkeklerin enselerine sürtünmüşsünüz!”) olarak yorumlanmasının ardından, kız kardeşlerin hayatları aile baskısının ve onları bir an önce gelin yapmayı hedefleyen tutucu bir zihniyetin etkisi altına alınır. Ancak yetişkinlerin basmakalı tavrını kabullenmemekte kararlı dayanışmacı mustanglar, yeniden özgür olmak için ne gerekiyorsa -en azından tam anlamıyla hapishaneye çevrilmiş bir evde elden ne geliyorsa!- yapmaya hazırdırlar. Tabii isyanları Türkiye’nin adaletsiz ve amansız gerçekliğini ne kadar aşabilirse…

Mustang’in prömiyerinin ertesi günü Cannes’da Ergüven’le Türkiye’de kadın olmak ve sinemaya bakışı hakkında konuştuk.

- Mustang, kız kardeşlerin en küçüğü olan Lale’nin şu sözleriyle başlıyor: “Her şey göz açıp kapayana kadar değişti. Önce rahatlık ve birden her şey boka sardı.” Buradaki “birden” kelimesi bence çok önemli çünkü filmin en çarpıcı noktalarından biri, görünüşte saf ve masum duran bir olayın (kızların suda erkeklerle oynaması) birden büyük bir trajediye dönüşmesi. Ve bu Türkiye’de sık rastladığımız türden bir gidişat; aslında gündelik ve önemsiz sayılabilecek bir durumun beklenmedik düzeyde sert sonuçlara yol açması. Sanırım bir çocukluk anınız olan bu olaydan itibaren hikâyeyi nasıl kurduğunuzu biraz anlatır mısınız?

Beni en çok rahatsız eden şeylerden biri kadınların sürekli çirkin bir biçimde cinselleştirilmesi. Ve bunun çok erken yaşta başladığını biliyorum, yani kızların daha kadın bile olmadan, çocuk yaşta bu muameleyi gördüğünü. Filmdeki Lale karakteri gibi ben de kız kardeşlerimin en küçüğüydüm, dolayısıyla bu meselelerden çok erken yaşta haberim oldu. Ama filmde gördüğünüz sahne bunun yaşandığı tek an değil, öyle başka bir sürü olay oldu, ama sanırım bende en büyük izi bırakan o sahne olmuştur. Sonra filme Türkiye’de duyduğum başka bir sürü hikâyeyi de kattım, mesela okul müdürlerinin, kızların artık merdivenleri erkekler eşliğinde çıkamayacağını söylemesi gibi. Ben bu tür ahlaki demeçlerin bir duruluk çağrısı olduğuna inanmakta zorluk çekiyorum çünkü bu bana göre tam tersine her yerde cinsellik görmeye varıyor. Aynı bakış açısı, başörtülü kadına da cinsellik, cinsiyet açısından bakıyor.

- Daha geniş bir bağlamda, karakterlerinizin hayatında meydana gelen ani ve şiddetli değişim Türk kadınının çalkantılı ve belirsiz kaderini yansıtıyor, yani Türkiye’de kadının daimi bir tehdit altında olduğu gerçeğini. Sabah işe ya da okula gitmek için evinizden çıkıyorsunuz ve akşam öldürülüyorsunuz. Başınıza ne geleceğini kestirmeniz hiç mümkün değil. Filmi izlerken, Özgecan Aslan’ın ölümünden sonra babasının söylediği sözler aklıma geldi: “Masallarla büyüdük. Bir varmış. Bir yokmuş. Bir Özge varmış. Bir Özge yokmuş.”

(Gözleri doluyor) Özgecan oğlumu doğurduğum gün öldürüldü… Çok uzun ve zorlu bir doğum oldu ve hemen ardından Özgecan’ın başına geleni öğrendim ve bu ikisinin üst üste gelmesi beni çok sarstı, bütün ülkeyi sarstığı gibi tabii. Türkiye’de kadının yerini zayıflatmaya yönelik devamlı bir söylev var. Sonra Özgecan’ın katili deliydi, yani herhangi biri değildi. Ama işin kötüsü herhangi biri diyebileceğimiz insan da ondan çok farksız değil. Ve bu kabul edilemez davranış karşısında Türkiye inanılmaz derecede yorgun düştü.

- Amca annesine hesap sorduğu sahnede çok sert bir laf ediyor: “Anne bu kızlar bozuk çıkarsa sorumlusu sensin!” Elbette “bozuk” kelimesi burada çok aşağılayıcı bir çağrışıma sahip, çünkü kızlara birer konserve kutusu ya da resmen bozuk sütmüş gibi hitap ediliyor. Bu maço anlayışın en çiğ haline kız isteme sahnelerinde tanık oluyoruz. Babaanne “Verdim gitti!” diyor ve kızlar aynen pazar yerinde ya da açık arttırmada “Sattım gitti!” denildikten sonra alıcısına teslim edilen mal gibi damadın ailesine teslim ediliyor…

Evet, mesela Selma’nın gerdek gecesi çarşafa kan gelmeyince hastaneye götürüldüğü sahne gerçek. Ankara’da merkeze yakın bir devlet hastanesinde çalışan biri anlatmıştı. Düğün sezonlarında, yani ilkbaharda ve yazın çok rastladığı bir durummuş, aynen polis çevirmeleri gibi. Şüpheci aileler gelip gelinlerinin bakireliğini kontrol ettiriyormuş. Örf ve âdet sahnelerinden söz edecek olursak, gazetede her gün yayınlanan haber modellerinden ve bakirelik raporu gibi sıkça karşımıza çıkan kalıplardan uzaklaşmak istedim. Bunları kimin hangi yetkiyle yazdığını hep merak etmişimdir. Ve bu konularda bilgili olduğunu düşündüğüm insanlara sorular sorarak yüzeyin altındaki gerçekliği keşfetmeye çalıştım. Sonra benim için asıl önemli olan şey kızları farklı pozisyonlarda çekebilmekti, yani vücutlarını illa cinsellikle bağdaştırmadan da onlara bakılabileceğini göstermek.

- Peki kızların öyküsünü bir masala benzetme arzusu ve merkezine Lale’nin masumiyetini yerleştirme fikri nasıl doğdu?

Başlangıçta, gerçek hikâyelerden ve bugün sinemada çok baskın olan natüralizmden uzaklaşma ihtiyacı vardı, çünkü neticede bu çok karanlık bir mevzu ve bir tür ışıltı katmak gerektiğini hissettim. Ama tabii kızların durumu o kadar gerçek ki, karakterleri bu gerçekliğe hapsetmek istemedim. Ve tabii bu kızları birer kahraman olarak gösterme arzusu da vardı, mesela mide bulandırıcı bir şey yapmakla suçlandıktan sonra Nur’un “O zaman kıçımızın değdiği sandalyeler de mide bulandırıcı!” diye haykırarak sandalyeleri kırması gibi. Sonra masalsı bir anlatıma yönelme isteği oyuncularla bir araya geldiğimizde iyice belirginleşti. Yani bu kızları beş kafalı bir kadınlık canavarı gibi resmetmek istedim, kalçalarına kadar uzanan, at yelesini andıran saçlarıyla sanki başka bir dünyanın yaratıklarıydılar benim için.

- Kamera kızları kendi masumiyetlerine yakın bir masumiyetle çekiyor, yani filmdeki biçimsel arayış bizzat bu masumiyeti yansıtıyor. Sizin de dediğiniz gibi, trajedi ile komedi arasında sağlanan denge filme bir tüy hafifliği kazandırıyor.

Bence bir yönetmenin kamera kullanımında dünyaya bakışının özünü bulabilirsiniz. Jean-Claude Brisseau’nun Mahrem Şeyler filminin ilk karelerini anımsıyorum, mesela orada kadınları çekme şeklinde hemen kaygılandırıcı bir bakış sezinlemiştim. Ama benim için tam tersi söz konusuydu. Yani ben bu kızların özgürce hareket eden bedenlerini en yakından yakalamak istedim, kameranın da aynı özgürlüğe sahip olmasını, bu kızları oldukları gibi, kaygısız ve masum çocuklar gibi çekmek istedim.

- Mustang Türkiye’nin ağır bir gerçekliğine parmak basarak sinemanın bugün her zamankinden acil olan hatırlama ve hatırlatma görevini yerine getiriyor. Bu açıdan filmin Türk seyircisine ulaşabilmesi herhalde sizin için bir öncelik, değil mi?

Türkiye’de gittikçe çoğalan sansür olayları tabii ki aklımı kurcalıyor. Ama burada tepkisinden korktuğum bir iki kişiden sıcak cevaplar gelmesi ülkede hâlâ sağlıklı bir zihniyet olabileceğini hissettirdi. Diyelim ki kıyamet koptu ve -öyle olacağını hiç sanmıyorum ama- film sansürlendi, yine de izlenmesini engellemek mümkün değil, çünkü bildiğimiz gibi bugün filmler internet üzerinden her tarafta izlenebiliyor. Ne olursa olsun filmin yaşamayı sürdüreceğine inanıyorum ve Türkiye’nin sağlıklı bir kesimi tarafından kollanacaktır. Film bir insani gerçekliği yansıtıyor ve gözlerini ne kadar kapatsan da o gerçeklikten kaçamazsın. İnsanlar bu filme karşı istedikleri tavrı alabilirler ama barındırdığı gerçeklik gün gibi açık. Gezi sırasında atılan bir tweet vardı: “O kadar haklıyız ki!” Ve filmdeki kızlar için de aynı şey geçerli. O kadar haklılar ki, haklı olmadıklarını söylemek mümkün değil.