Gündem

'Mahallenizin çocuğu olarak, 1 dakika durun, bu yeni Türkiye dediğiniz şeyin istikametinden endişem var, diyorum'

Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan: Belki 'faiz lobisi diskuru' çekemem ama asıl senden yana olan benim

06 Eylül 2014 19:33

Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan, "Yeni Türkiye'den sıkıldığını" duyuran yazısına gelen tepkilere cevap verdi.

Kılıçarslan, "Şimdi memleketin önünde bir 'imkânlar koridoru' açılmışken eleştiri hakkımı kullanmayacağım da ne zaman kullanacağım? Aklımın erdiğini, gözümün gördüğünü şimdi söylemeyeceğim de ne zaman söyleyeceğim? Zaten -Allah sayılarını artırsın- yeni Türkiye'nin alkış tutanı çok… Ben 'mahallenizin çocuğu' olarak ' bi dakika yahu. Bu yeni Türkiye dediğimiz şeyin istikameti hakkında endişelerim var. Onları dile getirebilir miyim?' dediğimde gözlerimle alıp veremediğiniz nedir" görüşünü dile getirdi.

Kılıçarslan, gelen tepkileri değerlendirirken, "Mesela 'en kolayı eleştirmek' diyorsun. Gerçekten bilmiyor olabilir misin bizim mahallede eleştirmenin 'kelleyi koltuğa almak' olduğunu?.. Mesela 'durum senin zannettiğin gibi değil, misal AK Parti gençliği acayip donanımlı, ultra bilgili' falan diyorsun. Bu gerçekten böyleyse buna deli gibi sevineceğimi de bil lütfen. Mesela Roboski'de, Gezi'de, Soma'da, Suriye'de, Mısır'da 'bağımsız tavır geliştirebilen ve böylelikle teşkilatını zorlayabilen bir gençlik' vardı da ben bunu görmediysem senden özür dileyeceğimi de bil" görüşünü dile getirdi.

Kılıçarslan’ın Yeni Şafak gazetesinin bugünkü (6 Eylül 2014) nüshasında yayımlanan, “Hüdhüd'ün gözleri” başlıklı yazısı şöyle:

 

‘Hüdhüd'ün gözleri’

 

Büyük filozof ve sufî Şihabeddin Sühreverdî'nin anlattığı bir Hüdhüd hikayesi vardır.

Hikayeye göre Hüdhüd'ün yolu bir gece baykuşların yurduna düşer. Malum, baykuşlar gündüz görmekte çok zorlanırlar. Oysa Hüdhüd'ün gözleri keskindir. Baykuşlar, kendileriyle gece boyunca sohbet eden bu kuşun bilgeliğine hayran kalırlar.

Gün ağardığında Hüdhüd, yola çıkmak için izin ister. Baykuşlar buna çok şaşırırlar. Derler ki: 'Gerçekten biz seni akıllı, bilgili, yetkin bir kuş sanmıştık. Oysa sen şaşkının tekiymişsin. Sabahın karanlığında yola çıkılır mı? Bilmez misin ki geceler çalışmak, gündüzler ise uyumak için vardır.'

Hüdhüd 'yanılıyorsunuz' der, 'geceleri uyumak, gündüzleri çalışmak içindir.' Baykuşlar itiraz eder: 'Deli misin? Gündüzün karanlığının nedeni olan güneş tepedeyken ve her yeri zifirî karanlık kaplamışken nasıl görebilir ve uçabilirsin?' Hüdhüd yine kendini savunur: 'Işığın kaynağı güneştir. Bütün varlıklar onun ışığıyla aydınlanır. Siz, herkesin size benzediğini sanıyorsunuz. Oysa sizden başka herkes sabahları görür.'

Bunun üzerine baykuşlar hiddetlenir. İddiasından vazgeçmezse Hüdhüd'ün gözlerini kör edeceklerini ve ona gündüzün ne kadar karanlık olduğunu göstereceklerini söyleyerek saldırmaya başlarlar. Hüdhüd sadece gözlerinden değil canından da olacağını anlayıp 'haklısınız' der; 'ben yanılmışım. Güneş doğup da her yeri kapkaranlık ettiğinde uyumak, gecenin aydınlığı her yana yayıldığında da çalışmak gerekir.'

'Gerçek-hakikat ayrımı'na ve 'hakikatin ifşası'na dair yazılmış en güzel öykülerden biridir Hüdhüd ile baykuşların hikâyesi.

Ancak benim bu güzel hikâyede 'hakikati sadece kendi gerçeklerinden ibaret sanan' baykuşların karşısında 'tornistan eden' Hüdhüd ile sorunlarım vardır. Her ne kadar Sühreverdî -sufiyane bir bakışla- meseleyi 'hakikat faş edilmediğinde de hakikat oluşundan bir şey kaybetmez' ilkesine yaslamış olsa da bu tornistanı hiç mi hiç yakıştıramam Hüdhüd'e.

Eleştirinin pek çok tanımı vardır elbet. Benim kişisel tanımım 'sorun-eksik-hata olarak gördüğüm her neyse onu dümdüz ve sonuçlarını hesaba katmadan söyleyebilmek'tir.

'Sonuçlarını hesaba katmadan' lafzıyla kastettiğim şudur: Ajandan olmayacak arkadaş. Eleştiriyi, basit gündelik ilişkilerin yedeğine almayacaksın. Dünyalık korkusu ya da beklentisi eleştirini şekillendirmeyecek.

Buna ek olarak ben, aynı zamanda 'içerden eleştiri'nin kıymetine sonuna kadar inanmış bir adamımdır. Mevzii terk etmeden, ısrar ve inatla 'kurşunu o yöne doğru atıyorsunuz, ama düşman orada değil' diyebilmektir 'içerden eleştiri.'

Elbette ben ya da bir başkası bunu böylece yaptığında 'kendi gerçeklerini yegane hakikat sayan' baykuşlar karşımıza dikilir ve gözlerimizi kör etmekle tehdit ederler bizi. Ne gam. Gözü veren Allah'tır; alacak ve/veya koruyacak olan da odur.

Şimdi memleketin önünde bir 'imkanlar koridoru' açılmışken eleştiri hakkımı kullanmayacağım da ne zaman kullanacağım? Aklımın erdiğini, gözümün gördüğünü şimdi söylemeyeceğim de ne zaman söyleyeceğim? Zaten -Allah sayılarını artırsın- yeni Türkiye'nin alkış tutanı çok… Ben 'mahallenizin çocuğu' olarak 'bi dakika yahu. Bu yeni Türkiye dediğimiz şeyin istikameti hakkında endişelerim var. Onları dile getirebilir miyim?' dediğimde gözlerimle alıp veremediğiniz nedir?

Mesela 'en kolayı eleştirmek' diyorsun. Gerçekten bilmiyor olabilir misin bizim mahallede eleştirmenin 'kelleyi koltuğa almak' olduğunu?

Mesela 'her şeyi bir tek sen biliyorsun' diyorsun. Her şeyi elbette bilmiyorum; lakin bildiğimi savunmakla mükellef olduğumu biliyorum ve yetiyor.

Mesela 'bu işler böyle başlar, ardından mahalleni satar gidersin' diyorsun. 'Mahallemi satmak için elime geçen fırsatların onda biri senin eline geçseydi' deyip susuyorum.

Mesela 'durum senin zannettiğin gibi değil, misal AK Parti gençliği acayip donanımlı, ultra bilgili' falan diyorsun. Bu gerçekten böyleyse buna deli gibi sevineceğimi de bil lütfen. Mesela Roboski'de, Gezi'de, Soma'da, Suriye'de, Mısır'da 'bağımsız tavır geliştirebilen ve böylelikle teşkilatını zorlayabilen bir gençlik' vardı da ben bunu görmediysem senden özür dileyeceğimi de bil. Aliya ile Kafka'yı, Elmalılı tefsiriyle Canetti'yi yan yana okuyup, okuduklarını yeni Türkiye'nin birikimine katmaya hevesli bir gençlik var da ben görmediysem son derece mahcup olacağımı bil lütfen.

Özetle söyleyeyim: Korkma kuzum. Belki 'faiz lobisi diskuru' çekemem, fakat aslında senden yana olan benim.

Ne diyordu Deleuze: 'Hacı abi haklısın. Ben elbette Hüdhüd değilim. Ancak bu mahallenin kuşlarından biri olduğum konusunda endişe edersen külahları değişiriz.'

 

Çok sıkıldım

 

Kılıçarslan’ın Yeni Şafak gazetesinin (30 Ağustos 2014) tarihli nüshasında yayımlanan, “Çok sıkıldım” başlıklı yazısı şöyle:

Bazılarının aksine bendeniz Yeni Türkiye'ye 'sıkılarak' başladım. Allah sonumu hayretsin.

Sıkılıyorum. Hem de çok sıkılıyorum.

'Hoca epistemoloji dedi. İşte memleketin birikimli, kültürlü başbakanı' diyerek köşe dolduran, televizyon ekranlarında 'lak lak' eden uzman takımının aslında bırakın epistemolojiyi, felsefesinin ilgilendiği hiçbir alanla uzaktan yakından ilgisi olmadığını biliyor olmaktan çok sıkılıyorum.

Farabi'nin 'erdemliler şehri'ni, İbn Haldun'un medeniyet düşüncesini, -ne bileyim- Kant'ın ahlak hakkındaki görüşlerini hiç mi hiç merak etmeyen, bir kez bile bu ve benzeri isimleri okumayan 'pür politikacı' kalemlerin 'işte filozof başbakan' deyip durmasından çok sıkılıyorum.

Yeni Türkiye'nin, temel hayat sloganları 'felsefe yapma', 'edebiyat parçalama', 'icat çıkarma' üçgeninden oluşan; herhangi bir politik düzleme angaje olduğunda her şeyi bir tamam hallettiğini düşünen aktörlerinden çok sıkılıyorum.

Gül cumhurbaşkanı olunca 'Gül uzmanı', Davutoğlu başbakan olunca 'Davutoğlu uzmanı', zaten doğal olarak 'Recep Tayyip Erdoğan uzmanı' olan yandaş-muhalif herkesten çok sıkılıyorum.

Başbakanının profesör olmasıyla, 'hoca' olmasıyla, 'birikimli' olmasıyla övünen insanların yönettikleri medya kuruluşlarında kültüre, sanata, sosyolojiye 'istenmeyen çocuk' muamelesi yaptıklarını biliyor olmaktan çok sıkılıyorum.

10 yılını, 20 yılını, 30 yılını 'dava'ya adamış insanların neredeyse görmezden gelindiği; ne dediğini kendisinden başka hiç kimsenin anlamadığı çapsız, izansız, donanımsız nevzuhur 'politika konuşur' zıpçıktıların baş tacı edildiği bir düzenin içinde yaşayıp gitmiyormuşuz gibi davranılmasından çok sıkılıyorum.

13 yıldır 'bir gençlik hareketi' ortaya çıkaramamanın acısını bir kez bile 'ciğerinde' duymayan, her seferinde 'bu seçimi de bir atlatalım' kolaycılığına düşen, her seferinde rakamları ilkelerden daha çok önemseyen 'düşünür'lerden geçilmiyor ortalık. Ve ben cidden çok sıkılıyorum.

Necip Fazıl'ın yaşadığını zanneden gençlerimiz var. Vara yoğa küfür edip kendini rahatlatmayı 'cihat etmek' zanneden gençlerimiz var. Lacivert takım elbise ve siyah parlak ayakkabı giyen, Ray-Ban gözlük takıp 'proce kovalama'yı marifet sayan, asıl projenin bizatihi kendisi olması gerektiğini bir kez bile aklına getirmeyen gençlerimiz var. 'Yeni Türkiye'yi bu gençlerle kurabileceğini düşünen koca koca adamlardan çok sıkılıyorum.

Kızıyor musunuz bana?

Hayatımızı 'politika'dan ibaret hale getiren bu düzeneğe kızmıyorsanız bana kızmak hakkınız tabii.

'Hayatî' olanı 'geçici' olandan ayıramamak belki de bugün en temel sorunumuz. Kimse hayatî olanla yani zor fakat aynı zamanda elzem olanla ilgilenmekten yana değil. Herkes geçici olanla, sayısal olanla, bugünlük olanla, gündelik olanla ilgili...

Bırakın çok daha temel soruların ve sorunların altını çizmeyi, 'yaptığımız gökdelenleri çocuklarımıza nasıl izah edeceğiz' diye sorduğunuzda size 'hain' yaftası yapıştırılması an meselesi.

'Kol kırılır yen içinde' diye diye kırık yüzünden iltihaplanan, kangrene dönüşme tehlikesi bulunan bir dünya sorunu erteleyip duruyoruz.

Bunları niçin yazıyorum?

Şimdi 'epistemoloji' kelimesini cümle içinde ve son derece doğru şekilde kullanabilen bir başbakanımız var. Oyunu geriden kurmaya meyyal, asıl projenin yönünün ne olması gerektiği konusunda net bir başbakanımız.

Soru şu: Yeni başbakanımız 'yeni Türkiye'yi, şimdiden etrafını sarmaya başladığını dehşetle fark ettiğim 'yeni Türkiye'cilerle mi kuracak; yoksa hakiki olana temas etmeyi' göze alarak, yorularak, ter dökerek mi kurgulayacak?

Şu an için gerçekten ilgilendiğim tek soru budur. Gerisi koyu bir can sıkıntısı...

Ne diyordu Ted Hughes: 'Bu senin erdemli dediğin Mersin'in ilçesi değil miydi yeğenim? Oklava çekmesi meşhurdur oranın. Damağın çatlar lezzetten.'