Yaşam

Hizb-ut Tahrir: Terör örgütü değiliz, silah kullanımına karşıyız

'Terör örgütü' suçlamasıyla yargılanan Hizb-ut Tahrir'den açıklama

28 Eylül 2014 21:56

"Terör örgütü" suçlamasıyla yargılanan Hizb-ut Tahrir, silahlı terör örgütleriyle aynı koşullarda yargılama yapılmasına itiraz etti. 2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan değişiklikle silahlı ve silahsız örgüt ayrımının kaldırıldığını hatırlatan örgütten yapılan açıklamada, "Hizb-ut Tahrir yargılamaları süreci içerisinde eylem, amaç ve vasıfta hiçbir değişiklik olmamasına rağmen ve Türkiye’de düşüncenin suç olmaktan çıkarılmasına ilişkin birçok kanun düzenlemesi yapılmasına rağmen, Hizb-ut Tahrir’e verilen cezalarda azalma değil aksine artma olmuştur” denildi.

"Hizb-ut Tahrir'in şiddet ve silah kullanımını reddettiği" vurgulanan açıklamada örgüt için “İslam Ümmeti’ni yeniden tek bir liderlik etrafında birleştirecek ve İslam risaletini bir nur ve hidayet olarak tüm dünyaya taşıyacak olan Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmaya çalışır… Yalnızca fikri ve siyasi çalışmalar yapar, asla silahlı eylemleri benimsemez” ifadesine yer verdi. 

Hizb-ut Tahrir tarafından yapılan açıklama şöyle:

İslam ideolojisine dayalı siyasi bir parti olan Hizb-ut Tahrir, 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye’de faaliyet göstermeye başlamıştır. İslamî hayatı yeniden başlatmak üzere Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulması amacıyla fikri ve siyasi çalışmalar yapan Hizb-ut Tahrir, o yıllardan bu yana Türkiye’de yasaklanmış ve her dönemde çeşitli gerekçelerle cezalandırılmıştır. 

Hizb-ut Tahrir, neredeyse tüm İslami topraklarda ve 50’den fazla ülkede faaliyet gösteren küresel İslami siyasi bir partidir. Tüm Müslümanları, Allah’ın indirdiği hükümler ile yönetecek, asırlar boyunca olduğu gibi İslam Ümmeti’ni yeniden tek bir liderlik etrafında birleştirecek ve İslam risaletini bir nur ve hidayet olarak tüm dünyaya taşıyacak olan Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmaya çalışır. Hizb-ut Tahrir, tepeden inmeci bir hareket yöntemi benimsemez, aksine ümmet içinde ve ümmetle birlikte hareket ederek, gayesi uğrunda ümmetin desteğini ve liderliğini kazanmaya çalışır. Yalnızca fikri ve siyasi çalışmalar yapar, asla silahlı eylemleri benimsemez. Dost-düşman tüm dünya, 60 yıldır varlığını sürdüren Hizb-ut Tahrir’in bu değişmez esasını bilir. Zaten Türkiye’de Hizb-ut Tahrir’i terör örgütü, üyelerini de terörist ilan eden veya bu gerekçeyle cezalandıranlar da bunun kesin olarak farkındadırlar. Zorlama, uydurma ve dayatma ile öne sürdükleri iddiaların yalan olduğuna herkesten önce kendileri şahittir. Dolayısıyla bu yargılamalar, hukuki olmaktan daha çok, siyasi içerikli yargılamalardır. 

 

‘Hukuksuzluklar giderek arttı’

 

1960’lardan günümüze kadar, Türkiye güya daha ilerlemiş, demokratikleşmiş ve daha özgürlükçü olma yolunda ilerlemişken, Hizb-ut Tahrir açısından süreç tam tersine işlemiştir. 

1960 ve 1980 darbelerinden sonra sıkıyönetim ve devlet güvenlik mahkemelerinde verilen cezalar ile demokratik iktidarların hüküm sürdüğü ve sivil mahkemelerin yargılama yaptığı yıllarda verilen cezalar arasında ilginç bir tezat vardır. Darbe anayasaları ve darbe kanunları üzerinde yapılan onca düzenleme ve tadilata, çıkarılan onca yargı reformu ve Avrupa Birliği uyum yasalarına rağmen, Hizb-ut Tahrir yargılamalarında icra edilen hukuksuzluk giderek artmıştır. 1960’lı yıllarda Hizb-ut Tahrir üyelerine verilen ceza, yalnızca 6 ay hapis iken, 2000’li yılların sonunda yaklaşık 15 kat artarak 7,5 yıl olmuştur. Hizb-ut Tahrir yargılamalarındaki Hukuki süreci kısaca şöyle özetleyebiliriz:

• İlk 1967 yılında, meşhur 163. Maddeye dayalı olarak yargılanan Hizb-ut Tahrir üyelerine 6 ay hapis cezası verilirken yöneticilere 4 ila 5 yıl ceza verilmiştir. Gerekçeli kararda ise, 
“Türk kültürünü ortadan kaldırmak ve yerine İslam akidesi ve Arap lisanı ile Arap kültürünü hâkim kılmak istiyorlar” denilmiştir.

• 1980 yılında, 141, 142 ve 163. Maddelere dayalı olarak yapılan yargılamalarda, yine 6 ay hapis cezası verilmiştir.

• 1991 yılında, kaldırılan 141, 142 ve 163. maddeler yerine Terörle Mücadele Kanunu çıkarılmış, 2000 yılında yapılan yargılamalarda, Hizb-ut Tahrir üyeleri 3 yıl, yöneticileri ise 5 yıl hapis cezası verilmiştir. Bu tarihteki gerekçeli kararda ise, Hizb-ut Tahrir’in şiddete başvurmadığı, ancak topluma karşı “manevi cebir” kullanıldığı iddia edilmiştir.

• 30 Temmuz 2003 tarihinde Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde terör tanımı değiştirilerek “cebir ve şiddet” ön şart olarak belirlenmiştir. Ardından Emniyet Genel Müdürlüğü’nün mahkemelerin talebi doğrultusunda ilettiği bilgi notunda, 4928 sayılı kanunun 20. Maddesindeki değişikliğe atıfta bulunarak; “Türkiye ve dünya çapında örgütlenmesini tamamlayan Hizb-ut Tahrir’in halen daha tebliğ faaliyetlerini sürdürmekte olduğu ve bugüne kadar hiçbir silahlı eylemine rastlanmadığı” belirtilmiştir.

• 29 Haziran 2006 tarihinde, Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle silahlı ve silahsız örgüt ayrımı ortadan kaldırılmış ve Hizb-ut Tahrir üyeleri, silahlı örgütlerle aynı kategoride değerlendirilmiş, verilen hapis cezaları 2,5 kat artırılarak üyeler için 7,5 yıl yöneticiler için ise 15 yıla çıkarılmıştır.

Bütün bunlara rağmen ve mevcut yasalarda Hizb-ut Tahrir üyelerinin cezalandırılmasını öngören hiçbir madde olmadığı halde, yüzlerce insan, binlerce yıllık cezalara çarptırılmıştır. 500’den fazla kişi hakkında toplamda 1828 yıl ceza verilmiştir. Bu ağır cezalara gösterilen gerekçelerden biri de şudur: 

Hizb-ut Tahrir, bugüne kadar herhangi bir şiddet eyleminde bulunmamış ve amacında şiddeti öngörmediği belirlenmiş ise de, amacı zaten kendi içerisinde şiddeti öngörmektedir. Rejimin demokratik yollarla halkın desteği ve sempatisini kazanarak yıkılması mümkün olmadığından mutlaka şiddete başvurması gereklidir. Bu nedenle Hizb-ut Tahrir bir terör örgütü kabul edilmiştir” 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na göre ise: 

“Raşid-i Hilafet devletinin ihdasından sonra, Hıristiyan devletlerini cihat yolu ile kurulan hilafet devletine dâhil etmek amacıyla silahlı mücadelenin başlayacağı amaç edinilmiştir”denilerek hukukla asla bağdaşmayan trajikomik bir yaklaşımla Hizb-ut Tahrir terör örgütü ilan edilip üyeleri cezalandırılmıştır.

Özetle; Hizb-ut Tahrir yargılamaları süreci içerisinde eylem, amaç ve vasıfta hiçbir değişiklik olmamasına rağmen ve Türkiye’de düşüncenin suç olmaktan çıkarılmasına ilişkin birçok kanun düzenlemesi yapılmasına rağmen, Hizb-ut Tahrir’e verilen cezalarda azalma değil aksine artma olmuştur.

Başbakan eski Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın “kumpas” açıklaması, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25 Aralık soruşturması hakkında verdiği takipsizlik kararı ve devlet içindeki paralel diye adlandırılan yapılanmaya karşı yürütülen soruşturmalarda elde edilen bilgi ve bulgular çerçevesinde, Türkiye’de yargı ve güvenlik sistemi içerisinde devlet kurumlarına sızan, dışarıdan talimatlarla hareket eden, sahte deliller üreten, illegal yollardan bilgi, belge toplayan, usulsüz dinlemeler yapan, gerektiğinde iftira atmaktan, yalan üretmekten ve fişleme yapmaktan geri durmayan bir yapının varlığı, en yetkili ağızlardan öne sürülmüştür. 

Şimdi biz soruyoruz! Varlığı iddia edilen bu yapı, tüm bunları yalnızca hükümete karşı mı yapmıştır? Yoksa son on yılda Türkiye’de yürütülen diğer soruşturma ve yargılamalara etkisi olmamış mıdır? Bütün bunlar etraflıca araştırılmalı, yaşayan mağduriyetlerin giderilmesi, hukuksuzlukların ortadan kaldırılması tüm bu davalar için yeniden yargılama yolu açılmalıdır. 

Benzer uygulamalardan Türkiye’deki diğer Müslüman kişi ve gruplar da nasibini almıştır. Söz konusu İslam ve Müslümanlar olunca, eski ve yeni Türkiye arasında bir fark olmadığı açıktır. Gerek geçmişteki laik-Kemalist zihniyet, gerekse günümüzde kumpas-paralel olarak adlandırılan anlayış olsun, Müslümanlar üzerindeki haksızlıklar Cumhuriyet tarihi boyunca süregelmiştir. Kanunlar, reformlar, paketler ve yenilikler, Müslümanlara etkileri açısından daima olumsuz sonuçlar vermiştir. Bunda elbette küresel güçlerin coğrafyamıza yönelik politikaları ve tehdit algılamalarının da önemli bir payı bulunmaktadır. 

İşte tüm bu hukuksuzluklardan sonra, öncelikle Ahmet Davutoğlu başkanlığındaki yeni hükümete, sonra HSYK seçimleri arifesinde olduğumuz bu günlerde tüm hâkim ve savcılara, yine bu ülkeye ve halkına, özel olarak İslam’a ve Müslümanların sorunlarına duyarlı olduğunu düşündüğümüz tüm sivil toplum kuruluşları ve medya organlarına ve son olarak ta muazzam İslam Ümmeti’nin ayrılmaz bir parçası olan Türkiye’deki Müslümanlara bir çağrıda bulunarak, bu zulme “Dur!” demelerini istiyoruz.

Peki, Hükümet Ne Yapmalı?

1: Hiçbir cebir ve şiddet eylemini benimsemeyen ve bunu kesinkes reddeden Hizb-ut Tahrir’in gençleri üzerindeki bu zulmü durdurmalı

2: Sadece Hizb-ut Tahrir değil, hem Laik Kemalist yapının 28 Şubat ve öncesi dönemde hem de paralel diye adlandırılan devlet içindeki yapının bu dönemde haksız yere cezaya mahkûm ettiği Müslümanlar hakkında acilen yeniden yargılamanın yolunu açmalıdır.

3: Yeni Türkiye sloganıyla yola çıkan ve hitaplarında sürekli şanlı İslam tarihine vurgu yapan hükümet, buna derhal son vermeli, hiç değilse hakkı ayakta tutanlardan olmalıdır. 
Hükümetin, kendisine karşı hazırlanan darbe planlarına gösterdiği sert ve kararlı tutumu, İslam’a ve Müslümanlara yönelik haksızlıklar karşısında da sergilemesi gerekir. Hatta milyonlarca insanın mesuliyetini üstlenen yöneticiler olarak, Hesap Günü düşünüldüğünde bu daha ehemmiyetli sorumluluk değil midir?

Peki, Mahkemeler ve yargıçlar ne yapmalı?

Allah Subhanehu ve Teâla’nın buyurduğu gibi: “Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmaktan uzaklaştırmasın. Adaletli olun.”[Mâide 8] Çünkü alınan her karar, Allah katında bir mesuliyet ve Kıyamet Günü bir vebaldir. Mahkemelere ulaşan emniyet ve istihbarat raporlarında geçtiği gibi, Hizb-ut Tahrir’in mevcut haliyle şiddeti benimsemediği ve dolayısıyla mevcut yasalara göre terör örgütü olarak değerlendirilemeyeceği açıktır. 

Hukuk alanında yetkin otoriteler tarafından Hizb-ut Tahrir hakkında hazırlanan bilimsel mütalaalar mahkemelere sunulmuştur. Mahkemeler karşısına çıkarılan Hizb-ut Tahrir gençlerinin ifade ve savunmaları, iddianameleri çürüten deliller ve açıklamalarla doludur. 

Dolayısıyla yargıçlar, birtakım telkinler, siyasi baskılar altında kalarak, vicdanlarının sesini dinlemeden, masum insanları cezalandırmamalıdır. Yüksek mahkemelerin veya politikacıların dayatmalarına boyun bükmemeli, verdikleri/verecekleri beraat kararlarında direnmelidirler. Ayrıca Yargıtay tarafından kesinleştirilmiş dava dosyaları için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığımız bireysel başvurular olumlu kararlarla sonuçlandırılarak yeniden yargılama yolu açılmalıdır.
Peki, Sivil toplum kuruluşları ve medya organları ne yapmalı? Biliyorsunuz ki “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Sivil toplum kuruluşları, sahip oldukları konum ve üstlendikleri misyon gereği, bu hukuksuzluk karşısında en çok sesi çıkan ve tepki gösteren kurumlar olmalıdırlar. İnsanlar arasında din, dil, renk, mezhep ve ideoloji ayrımı yapmaksızın herkese eşit mesafede durarak, kendilerine atfettikleri tarafsızlık ilkesiyle hareket etmelidirler? Yüzlerce insan, soyut gerekçeler, zorlama yorumlar ve mesnetsiz iddialarla binlerce yıl cezaya çarptırılırken, aileleri, çocukları ve sevdikleri mağdur edilirken, bu haksızlığı bugünden daha çok bu kuruluşların dile getirmesi gerekir?

Medya Ne Yapmalı? Medya özelde Hizb-ut Tahrir ve genelde diğer İslami hareketlerin yaptığı faaliyetlerini olduğundan farklı gösterip sansasyonel bir dil ve üslup ile haberleştiriyor. Bunu da Emniyetin verdiği bilgiler çerçevesinde yapıyor. Bu konuda medya ilkeleri çerçevesinde İslami hareketlerin faaliyetlerini takip edip doğru haberleştirmelidir. 

Hukuksuz Yargılamalar konusunda tarafsızlık ilkesi ile tüm mazlum ve mağdurları gündeme taşımalı.

Ve Türkiye’deki Müslümanlar! Biliyorsunuz ki zulme rıza zulümdür. Hizb-ut Tahrir sizin içinizde ve sizinle birliktedir. İçerisinde evlatlarınız, kardeşleriniz ve yakınlarınız vardır. 
Hizb-ut Tahrir’in terör örgütü, gençlerinin de terörist olmadığının en yakın şahitleri sizlersiniz. Hizb-ut Tahrir’in muhlis gençleri acımasızca cezalandırılırken, şimdi şahitliğinizi göstermenizin zamanı değil midir?

Bugün, 18 Eylül 2014 tarihinden itibaren “Yargı Zulmüne Dur De!” adı altında bir kampanya düzenleyerek, özelde Hizb-ut Tahrir’e, genelde İslami düşüncelerinden ötürü Müslümanlara karşı yürütülen haksız yargılamalara ve yaşanan hukuksuzluklara son verilmesini istiyoruz. 

Kampanya kapsamında, basın toplantıları, ziyaretler, sosyal medya etkinlikleri ve diğer aktiviteler organize edilerek kamuoyunun bilinçlendirilmesini ve bu zulme karşı sessiz kalınmamasını hedefliyoruz.

Son olarak bu basın bilgilendirme toplantısı ve kampanyamızın amacını bir kez daha tekrarlamak istiyoruz. Kastımız, mağduru oynayıp merhamet beklemek asla değildir. Biz var olan hukuksuzlukların giderilmesini istiyoruz. Bu yapıldığı takdirde gerçek adalet te tecelli etmiş olmayacak. Zira asıl adalet ancak ve sadece İslam ahkâmının tatbikinin bir sonucu tecelli eder. İslam nizamı, tam ve kapsamlı bir şekilde hayatın her alanında uygulanmadıkça dünyanın hiçbir parçasında adalet tesis edilemez. Dolayısıyla mevcut sistem içinde beklentimiz adalet değil, süregelen haksızlık ve hukuksuzluğun giderilmesidir. Bu da her nerede olursa olsun, tüm insanların en tabii haklarından biridir.