HDP'li Beştaş: Anayasa teklifi TBMM için 'Varlığım Cumhurbaşkanı'na armağan olsun' demektir

"Daha fazla canımızı toprağa düşürmemek için bu anayasaya 'Hayır' diyeceğiz"

- A +

HDP Milletvekili Meral Danış Beştaş, TBMM'deki anayasa görüşmelerinde konuşuyor. Anayasa değişikliğinin TBMM'yi işlevsiz hale getireceğini vurgulayan Beştal anayasa değşikliğini "Varlığım Cumhurbaşkanı'na armağan olsun' anayasası" olarak tanımladı. Beştaş "Daha onurlu bir yaşam için, kadın özgürlüğü için, daha fazla canımızı toprağa düşürmemek için bu anayasaya ‘Hayır’ diyeceğiz" ifadelerini kullandı. 

Beştaş'ın açıklamaları şöyle: 

Bu kadar önemli, bu kadar tarihi bir görüşme yapılırken Meclis’te canlı yayın olmaması çok ciddi bir problem. Sadece bizim için değil, bütün toplum için problem. Bugüne kadar hiçbir bilgi sahibi olamayan, tartışamayan, müdahil olamayan ve kendi geleceğini tümüyle altüst edecek, karanlığa doğru sürükleyecek bir değişiklik tartışması topluma bilinçli bir şekilde izletilmiyor.

Peki, asıl bir ortamda yapıyoruz bu Anayasa değişikliğini? Değerli arkadaşlar, gerçekten bunu çok güçlü tartışmamız lazım. Biz Anayasa Komisyonundayken neler oldu biliyor musunuz? Rus Büyükelçisi Andrey Karlov bir suikastla katledildi, Beşiktaş saldırısı oldu, Kayseri saldırısı oldu, onlarca can toprağa düştü ama Anayasa Komisyonu sabahlara kadar çalışmayı bırakmadı. Sanki birilerine göre Türkiye'nin en önemli işi bu başkanlık sistemini, dikta rejimini geçirmekti. Maalesef ara verilmedi. Daha cenazeler defnedilmemişken, tüp geçit açılışları yapıldı. Gündem nasıl? Bir iktidarın ve sarayın gündemi var, bir de halkın gündemi var. Ama Anayasa iktidarlar için yapılmaz. Anayasalar dünyanın her tarafında toplum için, halk için, kamu için yapılır. Çünkü adı üstünde Anayasa bir toplumsal sözleşmedir. Sözleşmenin tarafları yoksa o sözleşme yapma özelliği baştan beri sakatlanmıştır.

Sadece birkaç rakam vermek istiyorum: OHAL'de 177 medya kuruluşu kapatıldı, 10 bine yakın gazeteci ve medya çalışanı işsiz kaldı, 144 gazeteci hâlâ cezaevinde. OHAL'de 164 kadın, erkekler tarafından katledildi. 23 Temmuzdan bu yana 13 tane kanun hükmünde kararnameyle 95.744 kişi kamu görevinden ihraç edildi ve bu rakam her gün artarak devam etmektedir. 76 belediye eş başkanı şu anda tutuklu ve 33'ü kadın eş başkan bunların. 56 belediyeye kayyum atandı. Şu anda bu 56 belediyede belediyecilik yapılmıyor, her biri bir karakola dönüştürülmüş durumda. Lütfen, yolunuz düşerse gidin, o belediyelerin etrafının nasıl kuşatıldığını bir görün, bir izleyin.

İşkence, günlük olağan hayatın rutinine dönüştü. Gazeteciler, milletvekilleri, akademisyenler, cezaevinde bulunan herkes işkence şikâyetiyle başvurularda bulunmakta.  Aralık’tan bu yana, partimizin 1.086 üye, yönetici ve eş başkanları gözaltına alındı ve çoğunun gözaltı süresi otuz güne tamamlattırılarak bu, bir işkenceye dönüştürülüyor. Yine, 22 Temmuz 2015'ten bu yana sadece partimize mensup üye yöneticilere dair 8.841 kişi gözaltına alındı, 2.793 kişi tutuklandı. Bu dudak uçuklatacak rakamları herkes çok olağanmış gibi izliyor. Bir OHAL sisteminde ama kesinlikle OHAL olmayan bir darbe pratiğiyle bu ülke yönetilmeye devam ediliyor.

Peki, biz ne yapıyoruz? Burada, birilerinin dayattığı gizli anlaşmayla oluşturdukları ittifak sonucunda önümüze bir Anayasa değişiklik teklifi getirdiler. Meclis’in 2 büyük partisinin olmadığı bir hazırlık süreci yaşandı ve bugüne kadar da ne verildi, neler vaat edildi hiç kimse bilmiyor. "Kim Cumhurbaşkanı yardımcısı olacak, kim bakan olacak?", "Partiler fesih mi edilecek?" bunların yanıtı yok.

Gizli anlaşma daha komisyon aşamasında önergelerle hallaç pamuğuna döndü çünkü orada yazılanlardan ne milletvekillerinin ne Başbakanın ne bakanların bilgisi vardı. Teklif Meclis’e sunulunca Başbakan Anayasa taslağından, teklifinden bihaber açıklamalar yapıyordu.

Sayın Bahçeli daha Haziran'da başkanlık sistemine ilişkin öyle konuşmalar yaptı ki; sadece birkaç cümlesini aktaracağım; "Mesele Erdoğan'ın kişisel gayesinin tatmin olmasıdır. Erdoğan Başbakanken de, Cumhurbaşkanıyken de çift başlılıktan şikâyetçidir." dedi. "Bu milletin yegâne derdi koltuk imal etmek midir?" dedi. "Peki, Erdoğan başkan olduktan sonra krallık ilan etmeyeceğini kim garanti edebilir?" dedi. "Oğlunu 2'nci Erdoğan olarak tahta geçirmeyeceğine kim garanti verecektir?" dedi.

Yine, bu gizli anlaşmanın en önemli taraflarından biri Milliyetçi Hareket Partisinin temsilcisi Sayın Mehmet Parsak çok sayıda açıklamada bulundu. "Sistemin adı seçilmiş krallıktır" dedi. "Bu ihanet dolu teklifleri o gün nasıl bertaraf ettiysek bugün de aynı şekilde bertaraf edeceğiz." dedi. Peki, bu ihanet teklifinde ne değişti? Hiçbir şey. Peki, bu ihanete ortaklık yapmanın gerekçeleri nedir? Bunu bütün Türkiye yurttaşları adına Meclis’ten soruyoruz, böyle bir borcunuz var, bunu halka açıklayın, bu ittifakın arka planında ne var?

Değerli milletvekilleri, 82 Anayasası'nın değiştirilmesi gerektiği konusunda gerçekten güçlü bir konsensüs vardı 2011'de ve çok önemli bir deneyim yaşadık ama maalesef iktidar partisi bunu elinin tersiyle itti o zaman ve komisyon çalışmalarına katılmayarak onun da devam etmesine engel oldu. Belki cumhuriyet tarihinin en önemli deneyimlerinden bir tanesiydi ama maalesef o da geçti.

O dönemde Sayın Meclis Başkanı Cemil Çiçek'in bu konuda gerçekten çok büyük çabaları olmuştu ve kendisi "Yeni bir Anayasa yapmadığımız takdirde sorumluluk tümüyle siyasete, 4 partiye ve Meclis olarak bize aittir." diyordu ve her gün yeni bir anayasal sorunla karşı karşıya olduğumuzu da ısrarla her seferinde ifade ediyordu.

O dönem, Sayın Bekir Bozdağ, Başbakan Yardımcısı olarak şöyle söylemişti: "Yepyeni bir anayasa yapılmasını istiyoruz. Demokrasimiz tam bir demokrasi değil. Yeni Anayasa tam demokrasiyi temin eder. Mevcut Anayasa'mız önce hakları veriyor, sonra nasıl alınacağını yazıyor. Hepimiz hukukun üstünlüğünü istiyor muyuz? O zaman hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi lazım. Herkes darbeden ve darbe ruhundan şikâyetçi. Anayasa değişikliğiyle 82 Anayasasını bir kenara atacağız. Biz yepyeni bir anayasa istiyoruz." Ama o günden bugüne görüyoruz ki bu düşüncelerden esame kalmamış.

Yine, şu anki Cumhurbaşkanı aynen şunu söylüyordu 2011 yılında, 15 Haziranda: "Bize oy verenlerin de vermeyenlerin de yaşam tarzları ve inançları onurumuz, namusumuz ve şerefimizdir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu, şüphesi, tereddüdü olmasın, özgürlükler çok daha genişleyecek, herkes fikrini çok daha rahat ifade edecektir. Bölgesel ve küresel meselelerde çok daha açık olacağız. Bölgemizde 'hak, hukuk, barış, adalet, özgürlük ve demokrasi' diyeceğiz."

Evet, o dönem bunlar söyleniyordu, bugün tek adam kültürüne doğru hızlı adımlarla bir ilerleme var. Tabii, bu konuşmalar olsaydı Türkiye'nin önü şu anda çoktan açılmış olacaktı fakat bir karanlığa doğru sürükleniyoruz, sürüklenmek isteniyoruz.

Bir toplumsal mutabakat metni olan Anayasa'yı, gerçekten, bizim gibi, hele hele yarılmanın, bölünmenin keskin ayrışmanın, kutuplaşmanın merkezinde olan bir ülkede yapmanın çok meşakkatli olduğu kesindir. Ama OHAL dönemlerinde, darbe dönemlerinde hele ki şu anda 15 Temmuz darbe girişiminden sonra darbecilerin kimliği değişmiştir, sadece direksiyona iktidar partisi geçmiştir. Şu anda zaten bir darbe yaşıyoruz. Demin verdiğim rakamlar binde biri değildir. Darbe olsaydı yine bunlar olacaktı ve daha da bu darbe devam ettirilmektedir. Şimdi Meclise darbe yapılıyor. Peki, gerçekten bu, şu anda zaten güçlü bir şekilde zedelenmiş olan toplumsal barış utkusunu kökten dinamitlemek olmayacak mı?

Anayasalar yapıldıkları dönemin koşullarını olduğu gibi yansıtır, bu sadece Türkiye'ye özgü bir durum değildir. Nitelik bakımından, çoğunluğun azınlığa tahakkümünü artıracak yöntem ve içerikte hazırlanacak metinler toplumsal bağları koparma noktasına getirmek gibi çok önemli bir riski de beraberinde getirmektedir. Oysa demokratik bir ülkede, demokratik bir toplumda ve düzende temel hak ve özgürlükler anayasa yapım dönemlerinde en geniş kullanım alanına sahip olmalıdır, daha fazla güvence altına alınmalıdır. Demokratik bir Anayasa yapıldığı, özgür bir tartışma ortamının yapılmasının paralelliğiyle ölçülebilir. Peki, bugün ne yapılıyor? Tam tersi.

Değerli milletvekilleri, değerli halkımız; hatırlarsınız, 2011'de demokrasi güçleri, demokratik kamuoyu ve hepimiz diyorduk ki: "Yol temizliği yapılması lazım." Evet, Anayasa yaparken yollara çıkan engelleri kaldıralım ki güçlü bir Anayasa tartışması yapalım. Bu toplumsal sözleşmeye herkes katılabilsin, görüşünü söyleyebilsin. Şimdi ne oluyor? Tek adam rejimine doğru giderken, doğru, bir yol temizleniyor. Ama nasıl bir yol? Tersten. İktidar partisi farklı bir yol temizliyor, bütün yasaklamaları getirerek o yürüyüşü kendisi için açıyor, tartışmayı engellemek için yol temizliği yapıyor, tam tersten bir uygulama yapıyor.

AKP'li olmayan ve Anayasa değişikliğini desteklemeyenlere hiçbir özgürlük alanı bırakılmamıştır. KHK ve OHAL rejimiyle, darbe pratiğiyle yol temizliğini büyük bir keyfiyetle ve büyük bir hukuksuzlukla yapmaktadır. Basın yayın özgürlüğü yok, akademik özgürlük yok, düşünce ifade özgürlüğü yok, demokratik siyaset yapma özgürlüğü yok, toplantı ve gösteri yapma hakkı sadece iktidar partisini desteklemek için var. AKP'li olamayan herkes bir gün sabah kalktığında terörist olabiliyor çünkü ona biat etmeyen herkes terörist oluyor. Yakında referandumda, eğer geçerse, ki temennim ve umudum geçmeyeceği yönündedir, "Anayasa değişikliğini konuşmak yasaktır." diye bir kanun hükmünde kararname çıksa herhâlde kimse şaşırmayacak, o kadar çok keyfî uygulamalar var ki.

Şimdi, peki, biz ne yapacağız? Tek adam kültüne dayalı birtakım ilkelerin kendi varlığımızı hiçe saymak pahasına vücut bulmasına imkân verecek olan bu düzenlemeye bir Anayasa, bir toplum sözleşmesi diyebilir miyiz? Bu metinde halk yok, bu metinde 80 milyon yurttaş yok, bu metinde toplumun yarısı kadınlar yok, bu metinde çocuklar yok, gençler yok, Kürt halkı yok, Ermeniler yok, Çerkezler yok, Süryaniler yok, Aleviler yok, farklı inançlar, diller, kimlikler, eğilimler yok, bu metinde farklılıklar yok, bu toplumu ilmek ilmek örenler bu metinde asla yerini bulamamış. Anayasa, mevcut 82 Anayasası tarif edilirken şunu çok duymuşsunuzdur: "Erkek, Türk, Sünni bir Anayasa." Evet, bu değişiklikle bu daha da pekiştiriliyor; erkek, Türk, Sünni Anayasa'nın üstüne bir de erkek bir sultan ekleniyor. Yine kadın yok, yine farklı diller yok, yine farklı kimlikler yok, yine farklı inançlar yok, bu toplumu kucaklamayan bir yöne doğru hızla yuvarlanıyor.

Peki, burada özellikle "Bu bir Türk Anayasası'dır." diyenlere karşı ben iktidar partisi içine ve halkımıza seslenerek söylüyorum: Gerçekten bu ülkede siyaset yapan iktidar partisi milletvekilleri kendi dillerini, kimliklerini, inançlarını, kültürlerini reddeden böyle bir değişikliğe "Evet." diyebilirler mi? Hiç sanmıyorum. Kendi varlığımızı reddeden bir metne imza atmamız insanın doğasına aykırıdır.

Bu metinde sadece halklar değil, hükûmet de yok. Başbakan yok, bir tek kimse yok hükûmetten. Bakanlar yok, milletvekilleri olarak bizler de yokuz çünkü işleyen bir Parlamento öngörülmemiş bu metinde. Başbakan ve bakanların tüm yetkileri bir kişiye devrediliyor, Parlamentonun norm koyma ve denetim görevi elinden alınıyor. Yüzyıllardır inşa edilmeye çalışılan anayasal zemin tümüyle yok ediliyor bu teklifle ve adına "Anayasa değişikliği" dedikleri bir emirname, bir ferman onaylatılmaya çalışılıyor.

Peki, değerli milletvekilleri, mevcut cunta anayasasını bile askıya alan, bizatihi, anayasa denilen ortak yaşam hukukunu ortadan kaldıran, hukuku, bir kişinin keyfî tahayyüllerinin insafına teslim eden bu değişikliği -en güzel bence bunu bulduk arkadaşlarla birlikte- anlatacak ifadelerden biri şu olsa gerek: Varlığım Cumhurbaşkanına armağan olsun anayasası. Peki, nasıl olacak? O öngörülen değişikliklerle, aynı zamanda partinin genel başkanı olabilecek bir Cumhurbaşkanı bütün milletvekillerini belirleyebilecek.

Üç önemli kuvvetten biri olan yasama kuvveti, bu durumda üyelerinin çoğunluğu -genel başkanları da aynı zamanda aynı kişi olacak- şunu mu diyecekler: Varlığımız Cumhurbaşkanına armağan olsun. Yasamanın varlığı yani, cumhurbaşkanının varlığına armağan olsun.

Yargı da herhâlde; “Yargının varlığı da Cumhurbaşkanının varlığına armağan olsun” diyecek. Yürütmenin varlığı, zaten daha doğmadan, doğuştan cumhurbaşkanına armağan ediliyor. Çünkü yürütme yok bunun içinde, her şey Cumhurbaşkanına armağan ediliyor.

Peki, bizler, burada bulunan milletvekilleri, 26'ncı dönem milletvekillerinin, yani bu dönem yasama organını oluşturan değerli üyelerin kaçı "Varlığımız Cumhurbaşkanının varlığına armağan olsun." diyebilecek? Veya kaçımız, halkımızın seçtiği yasama üyeleri olarak bu irademizi kimseye teslim etmemek noktasında ilkeli bir rol oynayacak? Evet, konunun kilitlendiği nokta burasıdır, halkın bize teslim ettiği yasama iradesini kendi ellerimizle Cumhurbaşkanına emanet edecek miyiz, teslim edecek miyiz? Bizler, Halkların Demokratik Partisi üyeleri olarak varlığımızı sadece halklarımızın özgürlüğüne ve çocuklarımızın özgür geleceğine armağan edeceğiz; demokrasinin güçlenmesine ve hukukun üstünlüğünün yaşanılabilir kılınmasına ancak armağan edebiliriz.

Değerli milletvekilleri, bu darbe ve OHAL koşullarını anlattım. Çok genişletmeden şunu da söylemek isterim: Gerçekten, bu metni tartıştığımız günlerde, 21'inci yüzyılda, yerinden yönetimlerin esas alındığı, çoğulcu ve özerk yapıların, yönetimlerin inşa edildiği siyasal gelişmeler çağında Türkiye'yi gelişmiş dünyadan uzaklaştırmayı hedefleyen ve yüzyıllar öncesinin rejimleri olan diktatörlükler çağına sürükleme hevesinin bir metnidir aynı zamanda. Bu metin, padişahın tebaası olmaktan kurtularak özgür iradeli yurttaşlar olmak yönünde ilerleyen bir toplumu bu sefer Saray'ın tebaası olmak yönünde geriletme metnidir. Bu nedenle, biz, tabii ki "Hayır." diyeceğiz.

Diğer bir mesele, bu Türk tipi başkanlık meselesi olarak sunulmaktadır. Kısaca şöyle açıklamak isterim: Türk kavramı -Türk halkına söylüyorum bunu- gerçekten dayatılan bir dikta rejiminin adı olabilir mi? Türk tipi başkanlık sistemi. Bu çok büyük bir haksızlık bizce. Bütün halklara -hangi halk denilirse denilsin- Türkiye halkına da Türk halkına da büyük bir haksızlıktır. Bununla şu denmek isteniyor: "Türk halkı diktatör sevicidir, Türk halkı demokrasiyi bilmez ve demokrasiyi hak etmez; Türk halkı, demokrasinin tarihsel gelişiminde çöpe atılan bu tek adam rejimine layıktır; Türk halkı aslında özgür yurttaş olmaya değil, biat eden bir tebaa olmaya layıktır." İşte bu nedenle, sizler, gerçekten Türk tipi olarak nitelendirilmesine katılıyor musunuz?

Değerli milletvekilleri, her şeyin yasak olduğunu söyledik. Peki, AKP'li olmayanlar için neler serbest? Hiçbir şey. Bu Parlamento, şu anda, dünya tarihine geçecek bir görüşme yapıyor; kendi üyelerini cezaevinde tutan, kelepçeleten, onların bu görüşmelere katılmasını önleyen ve talepleri görmezden gelen bir yöntemle bu görüşmeleri yapmaya zorluyor. Eş genel başkanlarımız, milletvekillerimiz iktidar partisinin aynı zamanda siyasi rakipleridir bizler gibi. Siyasi rakiplerini, kavgada cezaevine kapatıp sonra değişiklik yapmak  hiç mertçe değil, hiç etik değil, bu tümüyle arkadan vurmaktır. Gelin, meydanlarda her şeyi açın, biz de tartışalım, siz de tartışın, bakalım halk ne diyecek. Eğer gerçekten demokrasiye inanıyorsanız, bu korkunuzla başa çıkmanız lazım, korkunun ecele faydası yoktur. Milletvekillerini tutuklayarak Anayasa değiştirmek sadece ve sadece büyük bir kaygının, korkunun ve esaretin ifadesi olabilir.

Cumhuriyet tarihi boyunca varlıkları yadsınan ve dışlanan başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere, eşit ve özgür yurttaşlık en temel problem alanlarımızdan biridir. Biz bu sorunu çözmek zorundayız. Gelinen aşamada, 28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe'de Türkiye ve dünya kamuoyuyla paylaşılan mutabakat metninde de belirtilen demokratik siyaset tanımı ve içeriği, demokratik çözümün ulusal ve yerel boyutlarının tanımlanması, özgür vatandaşlığın yasal ve demokratik güvenceleri, demokratik siyasetin devlet ve toplumla ilişkisi ve bunun kurumsallaşması, kadın, kültür ve ekolojik sorunların yasal çözümleri -bu liste oldukça mümkün- bu hamle ve dönüşümleri içselleştirmek sadece yeni bir anayasayla mümkündür.

Bu metin, Türkiye'deki farklı dilleri, kimlikleri, inançları, kadınları, emekçileri görmüyor. Bu metin, Kürt halkı için ölüm demektir. Bu metin, Aleviler için ölüm fermanıdır. Bu metin, işkencedir, işkencenin devamı demektir. Bu metin, farklı inanç gruplarına yönelik ölüm anlamına gelmektedir. Bu metin, gazetecilerin cezaevinde kalması ve yenilerinin eklenmesidir. Bu metin, akademik özgürlüğün tümüyle kaldırılması anlamına geliyor. Bu metin, AKP'nin şu anda, hâlihazırda yürüttüğü, içeride de dışarıda da Kürt düşmanlığını derinleştirmesi demektir.

Evet, değerli arkadaşlar, Kürt düşmanlığı üzerine kurulu ne dış politika ne iç politika Türkiye'ye bir fayda getirmemiştir, getirmeyecektir. "Kürt, anasını görmesin." siyaseti bugüne kadar hep acılara, ölümlere sebep oldu. Bizim taleplerimiz bütün Türkiye halkları içindir ama aynı zamanda asla Kürtleri dışlamayan bir muhtevaya sahiptir. Herkesin de bu konuyu en önemli problem olarak düşünmesi, kafasını önüne eğmesi gerekiyor.

Evet, biz Halkların Demokratik Partisi olarak Cizre bodrumlarında "Su su" diye bağıran Mehmet Yavuzel'i unutmadık, bunun için tabii ki "hayır" diyeceğiz. Biz birkaç aylık Miray bebeği keskin nişancılar tarafından vuranları koruyanlara "evet" demeyiz, tabii ki "hayır" diyeceğiz. Taybet ananın bir hafta sokakta cenazesini bekleten, bütün şehirleri yakıp yıkan, bodrumlarda insanları diri diri yakan zihniyete "evet" denilemez. Bu konuda "hayır" kampanyamızın temel notalarından biri de bu olacaktır.

Biz bunları unutmadık, unutturmayacağız. Bunların insanlığa karşı suçlar olduğunu her fırsatta ifade edeceğiz. Ve daha onurlu bir yaşam için, toplumsal barış için, kadın özgürlüğü için, daha fazla canımızı toprağa düşürmemek için, Kürt meselesinde demokratik çözüm için Halkların Demokratik Partisi olarak "hayır" diyoruz.

Okuyucu Yorumları