REKLAMI GİZLE

Fehmi Koru: Ya 2002'nin fabrika ayarlarına döneriz, ya da İran'a benzeriz

"Fitch'in, Moody's'in veya S&P'nin ne dediğine bakılmadan, yatırımcının zenginliğini paylaşmaya koştuğu bir ülkeydik"

- A +

Fehmi Koru*

Kredi derecelendirme kurumu Fitch, Türkiye’nin ‘BBB-’ ile yatırım yapılabilir seviyede olan kredi notunu, gece geç saatlerde, ‘BB+’ ile spekülatif seviyeye indirdi.

Fitch’in kararı öncesinde, diğer bir kredi derecelendirme kurumu olan Standard&Poor’s’un (S&P), Türkiye’nin görünümünü yeniden negatife indiren kararı açıklanmıştı.

Ekonomimiz, bu uluslararası kurumların dünyaya duyurdukları kanaate göre, ‘yatırım yapılamaz’ duruma düştü.

Üst akıl kumpası

“Üst akıl yine devrede” diyebilir, Fitch ile S&P’yi –hatta aynı çizgide duran Moody’s’i de bu ikiliye ekleyerek hepsini birden– “Türkiye’yi dize getirmek isteyen uluslararası kumpasın birer parçası” olarak suçlayabiliriz…

Nitekim bunları söyleyecek ve yazacaklar çıkacaktır.

Hep unutuluyor: Fitch ve S&P’nin, üstelik ciddi rakamlar da ödeyerek, “Bizi derecelendir” diye kapısını çalan biziz; Türkiye’dir.

Gerçek değişmiyor: Türkiye yabancı sermayenin uzak duracağı, daha önce gelmiş ve hâlâ kalmakta ısrar eden yabancıların gözlerinin kapıya kayacağı bir ekonomi görüntüsünde…

Kimsenin sevinemeyeceği bir durum bu. Bu kurumların duyuruları sonrasına yansıyacak gelişmeler, zengin-fakir ayırımı olmaksızın, hepimizi etkileyecektir.

Türkiye 1980’lerin ikinci yarısından başlayarak dünya ekonomisinin parçasına dönüştü. O yıllara kadar yılda birkaç milyar doları geçmeyen ihracatımız, o sayede, bugünkü 150 milyar dolar seviyesine ulaştı. Kalabalık ve çalışkan nüfusuyla Türkiye, dünyanın en büyük ekonomileri arasında yerini aldı.

İnişli-çıkışlı ilişkilerimize rağmen, şimdilerde ülkemiz için ‘yatırım yapılamaz’ notu veren kurumların da yardımıyla…

Ne yapacağız? Karalar mı bağlayacağız?

Ülkemizde bugün ekonominin kırılganlığını sağlıklı biçimde tartışmayı mümkün kılacak bir ortam yok. Sorunların sürekli etrafında dolaşılıyor ve sıkıntıların temel sebepleri üzerinde durmak yerine teselli edici sözler sarf ediliyor.

Bu da, doğal olarak, sıkıntıları daha kemikleştirdiği gibi, çözümleri de zorlaştırıyor.

“Faiz bindir – faiz indir” ikilemi arasında paramızı pula döndüren yine bizleriz.

Ekonomi de siyasetin uzantısıdır

Ekonomide alınacak kararlar.. tek başlarına.. ekonomik sorunları çözemeyecek durumda bugün.

Gerçek şu: Ekonomi siyasetin etkisinde; siyasi iyileştirmelere gidilmeden ekonomiye yeniden nefes aldırabilmek zor.

Türkiye’nin, bugün itibariyle, önünde iki yol bulunuyor:

İlki, AK Parti’nin 2002 değerleri istikametinde, günün şartlarına uygun bir yenilenmeye de kendisini tâbi tutarak, büyük bir hamle başlatmasıdır.

“Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük” genel başlığı altına girebilecek değerler skalası, ülkeyi kaderi gibi görülen OHAL’den kurtarmış, vaktiyle onların ikinci adresi haline dönüştürülmüş cezaevlerini yazarlar ve gazeteciler için uğrak yeri olmaktan çıkarmıştı…

Kimsenin kimliğinden feragat etmesi gerekmeyen, açık görüş ve tartışma mekânı olmuştu ülkemiz.

Çoktan kapılarını yüzümüze kapatmış Avrupa Birliği (AB), uzakta tutmak ile içine almak arasındaki maliyet hesabını yapmış ve “Gelin, sizi üye yapacağız” demek zorunda kalmıştı.

Bunlar sayesinde, daha önce hülyası bile kurulamayan reformlar gerçekleştirilebilmişti.

Terör örgütleri bulunan, ancak terör eylemlerine sahne olmayan bir ülkeydik.

Dost ve düşmanın hayretle baktığı, dostun takdir ettiği, düşmanın eskisi kadar düşmanlık yapamadığı bir ülkeye dönüşmüştük.

‘Arap baharı’nın esin kaynağıydık.

Ekonomimiz de, bu güzellikler eşliğinde, şaha kalkmıştı; bugünlerde açılışı yapılan veya yenilerine cesaret edilen büyük projeler o günlerin eseridir.

Başarı, Erdoğan ve kadrosunun

Uzaydan gelenler başarmamıştı bunu; ne oldu ve ne yapıldıysa, Tayyip Erdoğan’ın başbakanı olduğu hükümetin dirayeti ve AK Partili kadroların gayretleriyle gerçekleşmişti.

ABD ve Avrupa’nın öndegelen gazeteleri, TV kanalları ülkeyi ve yöneticilerini öve öve bitiremiyor.. dergileri fotoğraflarını kapaklarına taşıyor.. Cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar hangi ülkenin “Gel, bizi ziyaret et” davetine “Evet” diyeceklerini şaşırıyorlardı.

Fitch’in, Moody’s’in veya S&P’nin ne dediğine bile bakılmadan, yatırımcının zenginliğini paylaşmaya koştuğu bir ülkeydik.

Yine öyle olabiliriz. Yine öyle olmalıyız.

Türkiye’nin önündeki birinci yol bu: 2002’inin fabrika ayarlarına dönmek…

İran veya Venezüela da olabiliriz

İkinci yol ise, yakın-uzak komşulara aldırmaksızın kendi içine kapanmak ve üretebildiği kadarıyla yetinmektir. Kıt olan kaynaklarını israf etmeden sınırlı yatırımlara yönelterek ‘içine kapalı bir ülke ekonomisi’ ile varlığını sürdürebilen başkaları gibi…

Ancak öyle ülkelerin bunu yapmalarına kısmen izin veren doğal kaynakları bulunuyor.

İran öyle bir ülke, kendi çapında başarılı da sayılabilir.

Venezüela da öyle bir ülke; ama petrolü olmasına rağmen başarısız…

Bazılarımızın ‘Asr-ı Saadet’ gözüyle baktığı ‘çok-partili hayat öncesi Türkiye’ de öyleydi.

Öyleydi, ama akıllı yöneticiler, başarının öyle olmamaktan geçtiğini görebildikleri için, ülkeyi kısmen de olsa dünyaya açma kararı alabilmişlerdi.

Şimdilerde sanki ikinci türden bir ülke olma tercihi yapılmış hissini veren gelişmeler yaşanıyor..

Naçizane.. “Bir daha düşünelim” demekle yetiniyorum.


* Bu yazı FehmiKoru.com'da yayınlanmıştır