Gündem

Fehmi Koru: Hayır, Türkiye’de bir beka sorunu yoktur

'Beka sözcüğü' , kendilerini devletin sahipleri gören, buna gerçekten inanan çevrelerin terminolojisidir

05 Şubat 2019 09:22

Fehmi Koru*

Ülkenin en etkili isimlerinin, onlara destek verenlerin, her dönemde güçlüden yana olanların, yeni teknolojilerin sağladığı imkanları yukarıdakilere hulus çakmak için tepe tepe kullanan trollerin inadına, “Abartmayın, Türkiye’de beka sorunu yoktur” diyorum.

Dediğimin kaale alınıp alınmayacağını da önemsemiyorum.

Türkiye’de hep bir ‘beka’ sorunu olmuştur.

‘Beka’ sözcüğü kullanılmasa ve gerçekte öyle bir sorun olmasa da olmuştur…

Osmanlı’nın ‘beka’ endişesi ve Cumhuriyet

Cumhuriyet dönemi öncesi, Osmanlı ihtişamlı dönemini geride bıraktığı ve geleceğini karanlık gördüğü günlerde, ülkenin bir ‘beka sorunu’ vardı. O dönemde alınan hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı bütün kararlar ‘beka sorunu’ yüzündendi.

‘Beka sorunu’ yüzünden hafiyelik teşkilatı kurulmuş, ‘beka sorunu’ yüzünden basına sansür uygulanmış, ‘beka sorunu’ var diye paralel devlet yapısı oluşumlara, çeteleşmelere, infazlara göz yumulmuştu.

Cumhuriyet de, ilk döneminden başlayarak, kendisini bu alanda hiç rahat hissetmedi.

İstiklal Mahkemeleri ne için kurulmuştu sanıyorsunuz? Cumhuriyet’i kuran kadronun bir bölümü, Cumhuriyet’i kuran kadronun bir başka bölümüyle ‘beka sorunu’ olduğu için hesaplaştı, göz gözü görmeyen ortamlar oluştu, idam sehpaları kuruldu.

Hep ‘beka sorunu’ yüzünden yaşandı olumsuz ne yaşandıysa…

Darbelerin, sisteme askeri müdahalelerin sebebi neydi bir düşünsenize? Sonuncusu da dahil olmak üzere gerçekleşen veya girişim ya da niyet düzeyinde kalan bütün müdahaleler ‘beka sorunu’ gerekçesini ön planda tutmuştur.

27 Mayıs’tan (1960) e-muhtıraya (2007) kadar kendini yazılı veya sözlü ifade etmiş her ihtilal sözcüsünün metinlerine kolaylıkla ulaşılabilir. Hepsinde ortak nokta şimdilerde ‘beka sorunu’ olarak gündeme girmiş olan gerekçedir.

İsterseniz o metinlere bu gözle bakalım.

Müdahaleler ve beka sorunu

Siyasi hayata ilk askeri müdahale olan 27 Mayıs ihtilali ardından radyoda okunan bildiri metninde, yapılan müdahaleye, vatandaşların, ‘ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için’ bağlılık göstermesi talep edilmekteydi.

12 Mart (1971) muhtırası daha da açık bir dile sahiptir bu konuda, uzunca bir alıntı olacak, ama katlanacaksınız artık:

“1- Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.

2- Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partilerüstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.

3- Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.”

12 Eylül (1980) darbesinin hemen akabinde yayınlanan 1 nolu bildirinin şu cümlesini de birlikte okuyalım:

“Girişilen harekatın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.

‘Beka’ sözcüğü ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi…

Ya 27 Nisan e-muhtırası? Muhtıranın girişiyle sonuç paragrafını birlikte okuyalım:

“Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. // Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.”

Gördüğünüz gibi ‘beka’ kavramıyla ifade edilen düşünce hiç de yabancımız değil. Geçmişimiz var.

Bugün ile düne kadar uzanan siyasi hayatımız arasında en önemli fark, geçmişte bu sorunu ileri sürenlere karşı, sivil siyasetin, tek ses olarak karşı çıkması ve ‘beka sorunu’ iddiasının gerçek ve geçerli olmadığının savunulmasıdır.

Tek başına da olsa…

Kendilerini devletin sahipleri gören, buna gerçekten inanan çevrelerin terminolojisidir ‘beka’ sözcüğü ve siviller bütün güçlerini o sözcüğün de içinde yer aldığı iddiaları geçersiz kılmak için harcamışlardır.

Galiba ‘beka sorunu’ kavramını siyasi tarihimizde ilk kez siviller kullanmakta.

Kullanıyorlar ve gereğinin yerine getirilmesini de bekliyorlar.

Ben de işte tam da bu çelişkili durum yüzünden, geçmişte sivil siyasetin tek ses olarak yaptığı çıkışı, yalnız kalma pahasına da olsa, kendi çapımda “Hayır, Türkiye’de bir beka sorunu yoktur” diye tekrarlama ihtiyacı duyuyorum.

“Vardır” diyenler hata ediyorlar.


*Bu yazı fehmikoru.com'dan alınmıştır.