REKLAMI GİZLE

Ali Nesin: Bugün olsa yine "Yetmez ama evet" derim; keşke Atatürk kolay idare edilir bir cumhuriyet bıraksaydı

"Yüzde 49'un adayı Levent Gültekin olmalı"

- A +

Aziz Nesin'in oğlu, matematikçi profesör Ali Nesin, "liberal" olarak nitelenen isimlerin önemli bir bölümünün "yetmez ama evet" görüşüyle destek verdiği 12 Eylül 2010'daki halk oylamasına ilişkin olarak "Tabii ki 'Yetmez ama evet' diyecektim. Ben doğrusunu yaptığıma inanıyorum. Bugün olsa bugün de aynısını derim" açıklamasında bulundu. Nesin, "İnsan haklarını ayaklar altına alan saçma sapan bir sistem vardı. Sistem değişmeliydi. Zaten AKP’yi başımıza o sistem getirdi" diye konuştu. Kemalizm eleştirilerinin tepki çekmesine de değinen Nesin, Mustafa Kemal Atatürk’e tarihi bir şahsiyet olarak baktığını belirterek "Cumhuriyet’in kuruluşunda büyük yanlışlar yapıldığını düşünüyorum. Özerk bölgeler olsaydı bugün çok daha özgür bir ülkede yaşıyor olurduk. Ama tabii olağanüstü bir insan. En büyük başarısı da Cumhuriyet’i kurmak elbette. Cumhuriyet’i kurmakla iyi etti de bize daha kolay idare edilir bir Cumhuriyet bıraksaydı çok daha iyi olurdu" görüşünü dile getirdi.

Yüzde 51.4 'evet' oyunun açıklanmasıyla sona eren 16 Nisan'daki halk oylamasında 'hayır' oyu verdiğini açıklayan Nesin, referandum sonrası başlayan "2019'daki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi seçimlerinde 'hayır' blokun adayı kim olacak?" sorusuna cevap verdi. "AK Parti grup olarak Türkiye’yi herhangi bir yere götüremediği gibi tek bir kişinin başkanlığında da hiçbir yere götüremeyecektir" diyen Nesin, "Ben 'Levent Gültekin aday olmalı' diyorum. İnsan haklarından yana ve başkanlık sistemine karşı. Gültekin gelirse bu sistemi kaldırır" yorumunda bulundu.

Ali Nesin, "Aynı, tek partili düzende, tarihin akışına uygun olan bir biçimde endüstrileşme ve kentleşme atılımı devam etmeliydi" diyen Emre Kongar'ı eleştirirken "Cahil halka güvenmiyor, doğruyu elinde tuttuğuna ve halkı zorla aydınlatacağına inanıyor. Yukarıdan, tepeden bir bakış. Söyledikleri yanlış demiyorum, belki de doğrudur ama ben hiç onun gibi düşünmüyorum" görüşünü dile getirdi.

Ali Nesin'in Habertürk gazetesinden Kübra Par'a verdiği söyleşi şöyle:

Ali Bey siz Türkiye’de sözleri en çok tartışılan en çok eleştirilen isimlerden birisiniz. Bu ülke kendi aydınlarını boğuyor mu?

Türkiye'de farklı bir görüş beyan edilmez, Türkiye'de vatan haini olunur, alçak olunur, dönek olunur, aymaz olunur... Çoğulculuk, çeşitlilik, farklılık hoşumuza gitmez. Bu sadece halka özgü değil, "aydın" dediklerimizde de böyle. Farklı görüşleri aşağılayan kişi aydın olamaz her şeyden önce. Okumuş, yazmış olabilir, ama aydın olamaz. Aydın ne demek diye yıllardan beri sorar dururuz. İşte aydın olmanın olası koşullardan biri: Karşı fikre fikirle karşı çıkacak, hakaretle, aşağılamayla, küçümsemeyle, alayla değil. Çocukluğum vatan haini sözleriyle geçti. Yaşlılığım da pek farklı geçmiyor. Bu röportajı yapmak istemedim, biliyorsun. Çünkü her ağzımı açtığımda lince uğruyorum, vakfa bağışlar kesiliyor.

"Bugün olsa yine 'Yetmez ama evet' derim"

Sizin için vatan haini dediklerine şahit olmadım açıkçası ama  "Yetmez ama Evet'çi bir liberal" olarak tanımlayıp eleştiriyorlar. Öyle misiniz? 

Tabii ki "Yetmez ama evet" diyecektim. Ben doğrusunu yaptığıma inanıyorum. Bugün olsa bugün de aynısını derim. İnsan haklarını ayaklar altına alan saçma sapan bir sistem vardı... Ülkeyi bir iç savaşa sürükleyecek kadar saçma... 28 Şubat, 367 saçmalığı, "cumhurun başı türbanlı olamaz" aşağılaması, siz sayın... Yetmez ama evet diyerek belki de ülkeyi bir iç savaştan kurtardım! Sistem değişmeliydi.

Zaten AKP'yi başımıza o sistem getirdi. yüzde 10-15 oy alan Refah ve Selamet benzeri partilerden buraya nasıl geldik? Kendi halkını aşağılayan o sistem sayesinde. Yükselişleri ve iktidarı ele geçirmeleri kaçınılmazdı. Bunu ben gördüm ama onlar görmediler. Başörtülüleri okullara almadılar. E peki, sen kimden oy isteyeceksin? Onlardan değil mi? O zaman oy isteyeceğin kitleye hangi akla hizmet hakaret edersin? Buna karşı çıktım diye bana demedikleri ve yapmadıkları kalmadı. Bakın, AKP 15 yıldır iktidarda. Dünyanın herhangi bir yerinde bunun bir benzeri olduğunu sanmıyorum. Yarım yamalak da olsa bir demokrasisi olan bir ülkede bir parti 15 yıl boyunca iktidarda kalabilir mi? İktidar yıpranması diye bir şey vardır. En azından biri çıkar, "Ben bu yapılanlardan daha iyisini yapacağım" der ve iktidara gelir. Olmuyor. AKP 15 yıl boyunca her seçimi kazandı, üstelik oylarını artırarak kazandı. Çok iyi  bir hükümet olduklarından mı? Hiç sanmıyorum. İşsizlik yüzde 20'lere dayanmış durumda. Enflasyon yüzde 10'u aştı. Savaş, huzursuzluk, terör, adaletsizlik, yolsuzluk iddiaları... Bütün bunlara rağmen bir iktidar partisi nasıl 15 yıl boyunca seçim kaybetmez? Ben söyleyeyim size: Çünkü bu halk eski rejimden öcü gibi korkuyor. “Onlar gelmesin de kim gelirse gelsin” diyor. Bu çok bariz değil mi? Şimdi her seçimi kaybedenler ve AKP'nin başa gelmesinin müsebbibi olanlar, ‘Yetmez ama Evet’çileri suçluyorlar!

“Emre Kongar halkı zorla aydınlatacağına inanıyor”

Cumhuriyet döneminde yapılan hataları her fırsatta eleştiriyorsunuz. Peki, dünyayı bilen bir bilim insanı olarak kendinizi bu Cumhuriyet’e borçlu mu hissediyorsunuz yoksa Cumhuriyet’ten alacaklı mı?

Cumhuriyet bir devrimdir. Devrim sonrası birçok haksızlık yaşanabilir. Bu, kabul edilebilir bir olgudur. Toplumsal değişimler acısız olmaz çünkü. Ama bu 5 yıl, sürer, 10 yıl sürer, bilemedin 20-25 yıl sürer. Daha fazlası karşıdevrim olarak kabul edilir artık! Çünkü haksızlıkların çoğalması ve tekrarlanması artık devrimin amacına hizmet etmez, sadece devrimin kendisini korumaya yöneliktir. Türkiye'de olan da bu aslında.

Cumhuriyet kuşağına ve değerlerine biraz haksızlık etmiyor musunuz? 

Cumhuriyet kuşağı başka, Cumhuriyet rejimi başka. Babam da Cumhuriyet kuşağıydı örneğin. Cumhuriyet için canını dişine takan biriydi. Peki, bu Cumhuriyet rejimleri babama nasıl davrandı? Büyük kapitalistler dışında, bu iktidarlar hangi kesime iyi davrandı? Solcular, aleviler, Kürtler, İslamcılar, milliyetçiler, her kesim çekmedi mi bunlardan?

Geçen hafta Emre Kongar ile bir röportaj yaptık. Size taban tabana zıt bir cevap verdi. Çok partili hayata geçmek için 1946 erkendi’ dedi. Ona göre "Aynı, tek partili düzende, tarihin akışına uygun olan bir biçimde endüstrileşme ve kentleşme atılımı devam etmeliydi”. Ne dersiniz buna?

Kendi görüşüdür. Keşke hayat bir satranç maçı olsaydı da, hamleleri geri alıp Emre Kongar'ın senaryosunu yaşasaydık. Benim görüşüme göre, o senaryoda Türkiye'de bir şeriat düzeni olurdu! Ucuz kurtulduk!

Bir dakika, anlamadım. Şeriat düzeni mi? Hamleleri geri almaktan kastınız nedir?

Bu çıkarım, Emre Kongar'ın düşünce yapısının doğal sonucu. En azından tutarlı... Cahil halka güvenmiyor, doğruyu elinde tuttuğuna ve halkı zorla aydınlatacağına inanıyor. Yukarıdan, tepeden bir bakış. Söyledikleri yanlış demiyorum, belki de doğrudur ama ben hiç onun gibi düşünmüyorum. Çok partili hayata daha geç geçseydik bugünün çok daha karanlık olacağı düşüncesindeyim. Ne yazık ki İsmet İnönü'nün dediği gibi tarih bir satranç oyunu değil, satrançta olduğu gibi hamleleri geri alıp bir başka strateji izleyemiyoruz.
Aslında Emre Kongar'ın bu düşüncesi, beni laik-solcu-ulusalcılardan ayıran temel görüş. Yoksa onlarla aramda yaşam biçimi, hayata bakış, tercih ettiğimiz gelecek açısından herhangi bir fark olduğunu sanmıyorum. Onların da benim de gelecek hayallerimiz herhalde aynıdır. Ama yöntemlerimiz farklı. Çok yanlış bir yöntem izlediklerini, hatta izledikleri yöntemle tam tersi istikamete doğru yol aldıklarını düşünüyorum. Zaten geçmişimiz de yanıldıklarını kanıtlıyor sanki. Şunu söylersem dediklerim daha iyi anlaşılır sanki: Emre Kongar’la aynı partide olmak istemem, ama bir ıssız adada ya da bir hücrede illa biriyle kalmak zorundaysam, bu kişinin Emre Kongar olmasına sevinirim!

"Laik-solcu-ulusalcılarla tercih ettiğimiz gelecek açısından herhangi bir fark yok" dediniz. Nasıl bir gelecek o? Nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz?

Zenginliğin hakça paylaşıldığı, fırsat eşitliğinin ve düşünce özgürlüğünün olduğu laik bir ülke hayal ediyorum ben. Aslında Matematik Köyü’nde onu yapmaya çalışıyoruz. Matematik Köyü’ne “olması gereken Türkiye” diyorum ben. Vakıf da öyle.

“Atatürk bize kolay idare edilir bir cumhuriyet bıraksaydı çok daha iyi olurdu”

Ama o laik-solcu-ulusalcı kesim sizi çok eleştiriyor. Örneğin, sizin için "canlı bomba övücü Özgür Gündem'e desteğe giden, gerektiğinde İslamcılara omuz veren, her fırsatta Kemalizm'i eleştiren adam" demişler. Kemalizm eleştirisi yapıyor olmanız kimilerinin tepkisini çekiyor. Atatürk'e nasıl bakıyor Ali Nesin?

Özgür Gündem'e desteğe giden ben değilim, kardeşim Ahmet! Benim pusulam insan haklarıdır. Sonuçları ne olursa olsun insan haklarından şaşmam. Herkes benim gibi düşünseydi cennet gibi bir ülkede yaşıyor olurduk. Bu yüzden başörtüsü yasağına karşı çıktım, bu yüzden onların aşağılanmasına karşı çıktım. Hakkaniyetten yanayım, yani adaletten ve eşitlikten. Bu yüzden 367 kararını içler acısı buldum. Atatürk'e ise tarihî bir şahsiyet olarak bakıyorum. Napolyon'a, Büyük İskender'e nasıl bakıyorsam, Atatürk'e de öyle bakıyorum yani. Cumhuriyet'in kuruluşunda büyük yanlışlar yapıldığını düşünüyorum. Özerk bölgeler olmalıydı, öyle olsaydı bugün çok daha özgür bir ülkede yaşıyor olurduk. Sonra mübadeleyi had safhada yanlış buluyorum. Dersim katliamından, şapka kanununa, Türkçe ezana ve daha nice haksızlıklardan ve yanlışlardan söz etmiyorum bile. Ama tabii olağanüstü bir insan. En büyük başarısı da Cumhuriyet'i kurmak elbette. Cumhuriyet'i kurmakla iyi etti de, bize daha kolay idare edilir bir Cumhuriyet bıraksaydı çok daha iyi olurdu!

Atatürk'e hakaret tartışmasından sonra "Hatıraya hakaret suç olmamalı" dediniz ve yine gürültü koptu. Ne demek istemiştiniz?

"Hatıraya hakaret" diye bir suç olamaz, olmaması gerekir; “hatıraya hakaret” ancak ayıp olabilir. Sadece hatıraya değil, kişiye hakaret de suç olmamalı. Biri babama ya da anama küfrettiğinden benden bir şey eksilmiyor ki. Zaten Facebook sayfamda küfürlerin âlâsını yazıyorlar. Umursamıyorum, engellemiyorum bile. Bunlar ayıptır, günahtır, kötüdür, edepsizliktir, hadsizliktir filan ama suç kapsamına girmemeli. İftira başka tabii, maddi zarara uğratmak başka, tehdit etmek başka. Atatürk'e hakaretten değil, Atatürk'e iftiradan dava açılsaydı daha bir anlardım. Yani "hatıraya hakaret suç olmamalı" sözümün Atatürk'le ilgisi yoktu. Tabii bunu "Atatürk'e hakaret suç olmamalı diyor Ali Nesin" diye servis ettiler. Doğrusu ben de biliyordum öyle algılayacaklarını. İnsanları dürtüklemek hoşuma gidiyor, daha doğrusu yavaş yavaş hoşuma gitmeye başladı.

“Tepkilerden zevk alır oldum”

İnsanları dürtüklemek Ali Nesin'in neden hoşuna gidiyor? Şikâyetleriniz “tuzu kuru” bir entelektüelin kaprisi olabilir mi?

Türkiye'ye 1995'te geldim, 38 yaşımda. O zamanlar çok daha cesurdum düşündüğümü söylemekte ama düşündüklerimin çok tepki aldığını görünce çok huzursuz oluyordum, ne de olsa yaşatmakla görevlendirildiğim bir vakıf vardı. Ki vakıf da bayağı zarar gördü düşüncelerimden dolayı. Neyse ki toparladık. Seninle de yaptığım gibi röportaj vermeyi, televizyon ekranlarına çıkmayı reddediyordum ama çok ısrar edilince, yüzüm yumuşak olduğundan kabul ediyordum. İkiyüzlü olamıyorum, içten ve samimi biri olduğumu düşünüyorum. Düşündüklerimi söylüyorum haliyle. Ve tepki alıyorum. Bir zaman sonra tepkilere alışır oldum, hatta zevk alır oldum! Kendime bir güven geldi nedense. Belki yaşlanmanın getirdiği bir şeydir. Zaten savunamayacağım düşünceyi de toplum içinde söylemem.

Peki, insanlara “Beni takip edin” der misiniz, böyle bir sorumluluk alır mısınız, bu anlamda fikirlerinize ne derece güvenirsiniz?
Fikirlerine ne kadar güvenirsin sorusu hoşuma gitti. Bir matematikçi olarak her an yanılabileceğimi biliyorum ve yanıldığımı gördüğümde çark etmekte beis görmem. Bu da beni sanırım birçok kişiden üstün kılıyor.

“Aydınlar elini taşın altına koymalı”

Aslında niyetim geniş manada Türkiye'de aydınların rolünü irdelemek. Mesela Aziz Nesin ismi ve aydın kelimesi yan yana geldiğinde akla Aydınlar dilekçesi geliyor. 12 Eylül 1980 darbesi koşullarında yapılmış hayli cesurca bir kampanya olduğu söylenir. Peki, 30 küsur yıl sonra bugünün aydınlarının hala dilekçe ve imza kampanyaları düzenliyor olmasını nasıl yorumluyorsunuz? Yeterli mi? Bu kampanyaların işten atılma hatta tutuklanma gibi riskler barındırdığı muhakkak ama aydının birincil sorumluluğu eleştirinin ötesine geçip kendi uzmanlığı üzerinden pratik, uygulanabilir çözümler üretmek, yaşam alternatifleri sunmak değil midir?

Aydınlar üzerine fikir üretmek benim işim değil, haddim de değil. Çeşit çeşit aydın var. DGM'de el pençe divan özür dileyenini de gördüm, kahramanca "suçsa suç" diyenini de. Tek bir aydın zümresi yok yani. Ama ortak şu yanları var: Aydın denilen kişilerin sadece beyinleri ve kalem kâğıtları var. Tankları tüfekleri yok. Yazıp çizecekler tabii. Bir araya geldiklerinde de imza kampanyaları açacaklar. Yeterli mi diye soruyorsun. Ne yapsalardı başka? Ankara'ya mı yürüselerdi? Ellerinden ancak bu kadarı geliyor. Tabii Yazarlar Sendikası, PEN, Ressamlar Derneği gibi oluşumlar da var. Onlar daha aktif olabilirler, evet.

Elbette radikalleşmeyi kastetmiyorum ama Ankara'ya yürümek yerine, o enerjileriyle kendi uzmanlık alanları üzerinden örneğin toplum-bilimcilik ya da mühendislik üzerinden ülkenin somut sorunlarına somut çözümler üretebilirler mi? Örneğin referandum sürecinde somut bir Anayasa örneği ortaya koyulsa nasıl olurdu? Genel olarak yapılabilecek daha fazla şey olabilir mi?

Bunu başka bir yerde de söyledim: Bunca yıldır aydınlar köy enstitülerinin kapatılmasını eleştirdiler ama kendileri köy enstitüsü kurmak için hiçbir adım atmadılar. Çok düşündürücü bence. Nesin Vakfı ve Matematik Köyü bir anlamda modern köy enstitüleridir. Şimdi bu yönde daha fazla oluşum var ve bu memnuniyet verici. Mesela Filiz Ali'nin Ayvalık'ta bir yaz okulu var. Bir başkasının fizik okulu, bir diğerinin matematik müzesi var. Ama dediğin gibi aydınlar daha fazla elini taşın altına koymalı ve halkla birlikte olmalı. Halkla birlikte olmak derken, el sıkışmak, çay içmek demek istemiyorum, onlarla birlikte ve onlar için bir şey yapmak demek istiyorum.

“İslami kesim kültür hayatında bayağı etkin”

Cumhurbaşkanı geçen hafta "Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var" dedi. O da kendi aydınlarını yetiştirememekten şikâyet etti bir bakıma. Bu sözlerine ne dersiniz?

Dediği doğru mu pek emin değilim doğrusu, ama doğruysa lütfen bu konuda devlet bir adım atmasın. Türk milleti onları oraya ekonomiyi, yasamayı filan düzeltsinler diye getirdi, sosyal ve kültürel anlamda iktidar olsunlar diye değil. Devletin sosyal ve kültürel dünyayı yönlendirmeye ya da biçimlendirmeye çalışması çok tehlikelidir, doğru değildir. Ama bunun da ötesinde İslami kesimin kültür hayatında bayağı etkin olduğunu düşünüyorum. Dergileri, televizyonları, gazeteleri, sanatçıları, yazarları, şairleri var. Daha ne!

“90 yıllık cumhuriyet boyunca hukuksuzlukların âlâsı yapıldı”

Referandumdan hemen sonra, “367 olayında ses çıkarmayanlar bu haksızlık karşısında da konuşmasın. Zamanında Cumhuriyet tarihi boyunca haksızlıklara ses çıkarsaydınız, bugün bu haksızlıkları yapacak yüzü bulamazlardı” dediniz. Bu sözünüz tartışmalar yarattı. Ne demek istediniz?

Neden bu tür hukuksuzluklar İtalya, Fransa, İngiltere ve Almanya’da olmuyor da Türkiye’de oluyor? Yasada açık açık, “Mühürsüz oy pusulası kabul edilemez” diyor. Kabul ettiler mi, ettiler, herhangi biri bir şey yapabildik mi, yapamadık. Neden buna benzer sorunlar Avrupa’da yaşanmıyor da Türkiye’de yaşanıyor? Bunun bir geçmişi olmasa, geçmiş hukuksuzluk birikimi olmasa, halkımız buna alışık olmasa bunu yapabilirler mi?

Temel problem hukuksuzluğu içselleştirmiş olmamız mı diyorsunuz?

Tabii ki. 90 yıllık Cumhuriyet boyunca bu tür hukuksuzlukların âlâsı yapıldı.

Peki siz bu referandumda yüzde 51’in mi yoksa yüzde 49’un mu içindeydiniz?

Tabii ki “Hayır” dedim. “Evet” diyeceğimi nasıl düşünebiliyorsunuz? Siz de beni bayağı AKP’li zannettiniz galiba! Bu referandum sonucu çok kötü oldu. Türkiye’nin felaketine neden olacak. AK Parti grup olarak Türkiye’yi herhangi bir yere götüremediği gibi tek bir kişinin başkanlığında da hiçbir yere götüremeyecektir. Türkiye bir kişinin idare edemeyeceği kadar büyük bir ülkedir. Yavaş yavaş büyük hatalar yapacaklar. Yakın zamanda Türkiye’yi çok kötü bir ekonomik kriz bekliyor. Özgürlük anlamında da sıkıntılar olacaktır. Ama gördüğümüz gibi özgürlükler kimsenin umurunda değil.

Bu günlerde “Yüzde 49’un adayı kim olmalı” tartışması var. Sizce ortak bir aday mı gösterilmeli yoksa partiler kendi adaylarını mı çıkarmalı?

Muhalefetin başka bir çaresi yok. Ortak aday çıkarmak zorundalar.

Ama daha önce Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesini eleştiren isimlerden biriydiniz.

O zaman öyle bir gereksinim yoktu. Şimdi var. Ben Levent Gültekin aday olmalı diyorum. İnsan haklarından yana ve başkanlık sistemine karşı. Levent Gültekin gelirse bu sistemi kaldırır. Kullandığı tek propaganda cümlesi, “Başkanlık sistemini lağvedeceğim” olmalı. 

Siyasi tecrübesinin olmaması dezavantaj değil mi?

Daha iyi. Siyasi tecrübeleri olanların neler yaptığını görüyoruz. Ne kadar tecrübesiz o kadar iyi.

Beni eleştirenlerin çoğunu hangi meyhanede bulacağımı bilirim“

Sizi hep babanız Aziz Nesin ile kıyaslıyorlar: “Onun oğlu olmayı hak etmiyor, o babadan nasıl böyle bir evlat çıktı” gibi yorumlar yapılıyor. Bu yorumları duyunca ne diyorsunuz? Aziz Nesin’in oğlu olmak sizin için bir yük mü yoksa bozdur bozdur bitmez bir hazine mi?

Nesini bozduracağım bilmiyorum... Yükse yük, ben şikâyetçi değilim. Mücadeleyi severim. AK Parti’ye karşı mücadele verdim. CHP’ye karşı da, jandarmaya karşı da mücadele verdim. Bu köy öyle durduk yerde olmadı. Kim böyle bir köy yaptı ki? Beni eleştirenlerden bir tanesi böyle bir girişimde bulundu mu? “Aydınlanma, aydınlanma” diyorlar. Hadi bir tane bir şey yapın bakalım! Beni eleştirenlerin çoğunu nerede, hangi meyhanede bulacağımı bilirim. Elimle koyduğum gibi bulurum. Daha fazla bir şey söylemeyeyim.

“Babamı yanlış biliyorlar”

Aziz Nesin bugün yaşasa oğlunun politik görüşleri konusunda ne düşünürdü?

Biz o zaman da anlaşamazdık ki. Sanki ben babamla her zaman anlaşıyordum da babamdan sonra... Hayır, o zaman da anlaşamazdık. Çok tartışırdık, çok kavga ederdik. Ama biz dosttuk, arkadaştık. Babam kesinlikle onlar gibi değildi. Babamı yanlış biliyorlar. Babamın had safhada laik olduğunu, başörtüsüne karşı olduğunu düşünüyorlar. Babam başörtüsüne karşı değildi. Tam tersiydi durum, hatta, “Başörtüsü okullarda tabii ki serbest olsun” diye konuştuğu bir videosu vardı.

“Türkiye’nin geleceği bilimdir

Ali Nesin politik çizgide kendini bir aydın olarak nerede konumlandırıyor?

Ben komünistim. Benim ne evim barkım var, ne arabam, ne de bankada param. Her şeyi herkesle paylaşan birisiyim. Ama bunu da rejim olarak insanlara sunmaya hakkım olduğunu düşünmüyorum. Türkiye için gerekli olan özgürlüktür. Kürtlerin, Alevilerin, solcuların, sağcıların, Müslümanların özgürlüğü… Aslında Türkiye’de hep özgürlük kavgası veriyoruz. 2003 öncesi iktidarlar kimseye özgürlük vermedi. Sadece kapitalistlere özgürlük verildi.

Matematik formülü gibi soracak olursak Ali Nesin’in kafasındaki Türkiye’nin kurtuluş formülü nedir?

Türkiye’nin geleceği bilimdedir. Türkiye orta gelir tuzağına yakalanmış durumda. Kişi başına düşen yıllık gelirimiz 10 bin dolar civarında. Bu yıllardan beri böyledir. Bunu bir türlü aşamıyoruz. Önemli bir atılım yapmadan bunu aşabilmek de mümkün olmayacak. Bu önemli atılım da ancak eğitimle, bilimle olur. AKP hükümeti de bunun ciddiyetini anlamış durumda değil. Maalesef, bunu anlayabilecek çapta, kapasitede, eğitim seviyesinde değiller. Eğitimde ve bilimde atılımın maliyeti fazla değildir. Kâğıt, kalem, kitap, sınıf bu kadar… Büyük makineler, büyük yatırımlara ihtiyaç yok. Bunu yapabilirlerdi. Yapmadılar.

Kılıçdaroğlu’nun geçmişle bağını koparıp yepyeni bir CHP yaratmalıydı”

AK Parti'nin iktidarda kalmasının tek nedeni halkın eski rejimden korkması dediniz. Sizce tek neden bu mu? 

Bu kadar uzun süre kalmasının yegâne nedeni budur.

Ya muhalefetin zayıflığı? 

Zaten sadece anamuhalefetin zayıflığından bahsetmedim mi? Size anamuhalefetin şu anda aklıma gelen birkaç sorununu söyleyeyim. Kılıçdaroğlu genel başkan olduğunda yaptığı kabul konuşmasında ağzından Kürt, Alevi, Dersim kelimeleri çıkmadı! Oysa Baykal gidip de yerine Kılıçdaroğlu geldiğinde çok iyimserdim. Bu kabul konuşması Kılıçdaroğlu'nun çok hesaplı bir lider olacağının göstergesiydi. Nitekim öyle de oldu. Kılıçdaroğlu'nun geçmişle bağını koparıp yepyeni bir CHP yaratmalıydı. Böylece Erdoğan'ın elindeki kozu alabilirdi. Bunu yapamayacağı daha ilk konuşmasından anlaşıldı. Cesaret edemedi. Bu hesaplılığın sonuçları neler oldu derseniz... Sarıgül ve Ekmeleddin saçmalıkları iki önemli örnektir. O kadar hesap yapıyor ki... Bu kadar hesap matematikte bile iyi değildir. Sonra... Siz şu anki CHP üyelerinin Doğu'da ya da Güneydoğu'da, hatta İzmir'de sokağa çıkıp halka Kürt sorununu ve önerdikleri çözümleri anlatabileceklerine inanıyor musunuz? Tabii CHP'de değerli milletvekilleri, üyeleri var, Sezgin Tanrıkulu, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş gibi, ama genel olarak bir CHP'li için Kürt sorunu tam bir kapalı kutudur. Kapalı kutu olmasa da sokağa çıkıp başkalarını ikna edemez. Türkiye'nin en önemli sorununa yabancı bir parti kitlesinden söz ediyoruz.

“AK Parti laikleri hiçbir zaman teskin etmedi”

Röportajlarınızdan birinde "AKP’nin Türkiye’de önemli değişiklikler yapacağını anlamıştım. Yaptı da; 80 küsur yıldır başımızda olan bir vesayeti kaldırdı. Şimdi yerine yeni bir vesayet geldi. Doğru. Ama bu vesayet bir seçimle gidebilecek türden bir vesayet. Dolayısıyla bunu büyük bir gelişme olarak görüyorum.”demiştiniz. 12 yıllık AK Parti ve Türkiye siyaset pratiğine bakarak bu açıklamanızda revize etmeyi düşündüğünüz kısımlar var mı yoksa AK Parti'nin bugün geldiği noktayı takdir ve teyit ediyor mu Ali Nesin? 

Bu dediklerimden AKP'yi takdir ve teyit ettiğim mi anlaşılıyor? Tabii ki hayır. Benimkisi "Ölümü görüp sıtmaya razı olmak" durumu. Söylediklerim tamamen doğru. Düzeltilecek hiçbir yanını görmüyorum. Çok doğru demişim. Ağzım dert görmesin! Bugün tek bir seçimle AKP'den kurtulabiliriz. Yanlış mı?

Ak Parti'ye dönük eleştirileriniz neler peki? 

Önce şunu söyleyeyim, AKP'yi solcu değil diye, ulusalcı değil diye eleştirmenin bir anlamı yok. Onlar öyle çünkü. Onların öyle olduklarını kabullenip ondan sonra eleştirmem lazım. Ne yapabilirlerdi de yapmadılar? En önemli yanlışlarından biri ekonomik olarak en iyi olduğumuz zamanlarda temel bilimlere yatırım yapmayıp Türkiye'yi orta gelir tuzağına mahkûm etmeleridir. Çok az bir yatırımla çok kolay yapılabilecek bir hamleydi. Çok söyledim, ama ben kimim ki beni duysunlar? Niye yapmadılar? Çünkü çapları bu hamleyi görmeye yetmedi. Gelişmeyi inşaat olarak gördüler. Altyapı önemlidir. Havaalanları, yollar, köprüler elbet olmalı. Bunlar olmadan ekonomi ileri gitmez. Ama bunların ülkeye fazla bir maddi getirisi olmaz ki üretim yoksa. Bir yolun tek başına ne getirisi olacak ki? Teknolojik yenilik lazım. Bu da ancak temel bilimle mümkündür. Tabii bir de özgürlük lazım yaratıcılık için, ama ondan çoktan vazgeçtik.
Sonra… Laikleri hiçbir zaman teskin etmediler. Teskin etmeye çalıştıkları zaman da bunu hep yarım ağızla yaptılar. Bu da ülkede kamplaşmaya yol açtı. Türkiye aşırı siyasetleşmiş bir ülke. Bunu bir nebze giderebilirlerdi, ama gidermemeyi tercih ettiler. Özellikle Erdoğan'ın ağzından çıkacak birkaç kelime değerli olabilirdi. Bu kelimeleri bizden esirgedi.
Bir başka yanlışları Cemaat'e teslim olmalarıydı. Arkalarında okumuş yazmış bir kitleleri yoktu, laikleri de kovunca kendilerini Cemaat'e teslim etmek zorunda hissettiler. Oysa mecbur değildiler. AKP'li olmasa da bu ülkede vatanı milleti için çalışacak çok insan var. Cemaat konusunda çok uyarıldılar, ama kulak asmadılar.
Bir başka yanlışları eski rejime savaşı gereğinden uzun sürdürdüler. Ergenekon adıyla anılan davalar çok daha önce nihayete erdirilebilirdi. İktidarı zaten ele geçirmişsin, daha fazlasına ne gerek var? Bu davaların arkasında Cemaat varmış, belki, ama iktidarda olan sensin sonuç olarak.
Erdoğan'ın Gezi'deki sert tepkisi yaraya tuz basmak oldu. Gençlere "Ne isterseniz öyle olsun, sizi mi kıracağım" dese sanki ne olurdu? Tam tersine oylarını artırırdı.
Bir başka hatası dershaneleri kapatmak oldu. Demokratik bir hamle değildi ve karşı tarafı şah damarından vuruyordu. E karşı tarafın da eli armut toplamıyor. Türkiye'ye büyük zarar veren bir savaş oldu. Erdoğan da zarar gördü bundan.
Kürt sorununu bir türlü çözemedi. Bunu pek anlamıyorum. Birkaç defa çözümün kıyısına gelindi ama mutlu sona ulaşılamadı. Habur fiyaskosu mesela ya da Dolmabahçe. Neden böyle olduğunu anladığımı söyleyemeyeceğim. Bir şeyden çekindi ama neden?
Ekonomi dâhil Erdoğan'ın her şeye karışması bir başka hata. Faiz zamanında yükseltilseydi, dolar bugün bu seviyede olmazdı. Aklıma gelenleri sıraladım. Daha çok var, örneğin eğitimin dinselleştirilmesi, hukuksuzluk, OHAL’in gereksiz devamı. Belli ki kafalarında bir plan var. Her şeyi bir plan dâhilinde yürütüyorlar. Umarım plan korktuğumuz plan değildir.

80 milyona tek müfredat olmaz“

Ali Bey siz burada yani Matematik Köyü’nde nasıl bir eğitim veriyorsunuz? Hangi yaş gurupları var?

Her yaş grubuna ders veriyoruz. Ama bizim düzenlediğimiz programlar istisnasız lise ve üstüne. İlk ve ortaokullar ilk ve sonbaharda geliyorlar. Kimi zaman günübirlik, kimi zaman 3 günlüğüne, hatta bazen bir haftalığına. Onlara da ders veriyoruz.

Programları yani müfredatı nasıl hazırlıyorsunuz?

Müfredat yok. Her hoca istediği dersi anlatıyor. Ama bazen özel cebir programı açıyoruz örneğin. O zaman tüm dersler cebir üzerine oluyor, ama müfredat belirlemiyoruz. Tabii hocaların aynı dersi vermemesine dikkat ediyoruz. Bunun dışında hocalarımız tamamen özgür. İstedikleri konuyu, istedikleri yöntemle, istedikleri derinlikte anlatabilirler.

Peki, sizce Millî Eğitim Bakanlığı da böyle serbest bir yöntem seçebilir mi? 

Milli Eğitim Bakanlığı'nın böyle serbest bir yöntem seçmesi muhteşem olur, ama yapamaz, yaptırmazlar. En azından bazı seçilmiş pilot bölgelerde böyle bir sistem deneyebilirler. Onu da yapmazlar ya...

Yeni Milli Eğitim müfredatını nasıl buldunuz? Evrim teorisi ve Atatürk-İsmet İnönü bölümlerinin azaltılması çok tartışma yarattı. İçerik olarak sizi tatmin etti mi? 

Müfredatla ilgilenmiyorum. Müfredatın varlığını sorguluyorum. Eğer müfredat illa olmalıysa, tek bir müfredat mı olmalıdır? Tüm ülkenin gençlerinin ihtiyaçları, kapasiteleri aynı mıdır? 80 milyonluk bir ülkeye tek bir müfredat doğru mudur? Bence bu kadar geniş ve bu kadar farklı sosyal ve kültürel ve coğrafi katmanların olduğu bir ülkeye tek bir müfredat, yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Matematik müfredatını nasıl buldunuz? Sizden destek istediklerini duymuştum, doğru mu? 

Müfredat için kimse benden destek istemedi. Destek de olmam zaten. Çünkü genel bir müfredatı doğru bulmuyorum. Eğer fen liseleri için bir müfredat istiyorlarsa, o zaman seve seve yardımcı olurum, gecemi gündüzümü veririm. Ama 2 milyon çocuğa tek bir müfredat istiyorlarsa, kusura bakmasınlar, ben çocukların kötülüğüne katkı sağlamam.

“Milli Eğitim Bakanı olsam, bölgelere eğitimde özerklik verirdim”

Diyelim Ali Nesin Milli Eğitim Bakanı oldu; nasıl bir sistem getirirdiniz?

Bir sistem getirmezdim, birkaç farklı sistem getirirdim! Her şeyden önce üniversiteye giriş sınavlarını "liseyi bitiriş sınavları"na dönüştürürdüm. Nitekim o sınavlar, içerik açısından bakıldığında, üniversiteye giriş sınavı değildir, liseyi bitiriş sınavıdır. Ne de olsa sorular lisede okutulan konulardan geliyor. Başka oluşumların (özel şirketlerin, sivil toplum örgütlerinin mesela) farklı sınavlar açmasına izin verirdim. Üniversiteleri ve hatta fakülteleri ve bölümleri öğrenci seçiminde özgür bırakırdım. İsteyen yine eski sisteme göre öğrenci alabilir. Bir başka üniversite, fakülte ya da bölüm, farklı sınavların ortalamasını alabilir. Bir başkası mülakatı tercih edebilir, bir başkası dosya üzerinden karar vermek isteyebilir. Bir diğeri bu yöntemlerin hepsini kabul edebilir.

Sonra, kendini kanıtlamış bazı liseleri tamamen özgür bırakırdım. Yapacağım bir başka değişiklik, bölgelere özerklik vermek olurdu. Bölge Eğitim Müdürlükleri kurup, bu müdürlükleri olabildiğince bağımsız bırakıp, birbirleriyle rekabet etmesine olanak sağlardım. Rekabetten iyilik, güzellik, doğruluk doğar. Öğretmenlerin kendilerini geliştirmeleri için onlara bir neden vermek gerekir. Öğretmenlere her yıl sınav açardım. Başarılı olanların maaşları artar, statüleri yükselirdi. Kısaca söylemek gerekirse, millî eğitim bakanı olsam, eğitime özgürlük ve çeşitlilik getirirdim.

“İmam hatiplerde karşı olmak demokrasiden nasibini almamış olmak demektir”

İmam Hatip’ler tartışmasına nasıl bakıyorsunuz? Özellikle kız çocuklarının eğitime katılımını artırması açısından iyi olduğunu düşünenler de var, kayıp gençlik yarattığını düşünenler de...

Çok önemli bir soru. Türkiye'nin en önemli sorularından biri. İmam Hatiplere karşı olmak, İmam Hatiplerin kapatılmasını istemek, demokrasiden nasibini almamış olmak demektir. Bu arada, dikkatinizi çekerim, imam hatiplerin doğru bir eğitim şekli olduğunu düşünmekten bahsetmedim, kendi çocuğunu imam hatiplere verip vermemekten bahsetmedim, imam hatipleri kapatmak istemekten bahsettim. Belli ki imam hatipler Türkiye'de bir ihtiyaç. Bu çok net. Ve elbette imam hatip okulları aslında imam ve hatip yetiştiren okullar değiller. Tutucu kesimin tercih ettiği okullar sadece. Başka bir ad verilemediğinden imam hatip denmiş sadece. Bir nevi mahalle mektebi gibi bir şey.
Bazı aileler çocuklarının ancak imam hatiplerde okumasına razı oluyor. Yapacak bir şey yok. Durum böyle. Durum böyle olmak zorunda mıydı? Onu bilmem, ama bugün durumun böyle olduğu apaçık ortada. Yani imam hatiplere bir talep var. Az buçuk demokrasisi olan bir devlet de ailelerin makul taleplerini karşılamakla yükümlüdür. Öte yandan devletin de öğrencileri İmam Hatiplere yönlendirmek gibi tamamen antidemokratik bir tavrı var. Sadece İmam Hatipleri değil, genel olarak eğitimi dindarlaştırıyorlar. Laik ve özgür bir ülkede böyle bir yönlendirme kabul edilemez. Zaten Türkiye'de eğitim hep siyasi olmuştur. Daha önce de böyleydi, bugün de böyle. Siyasetin eğitimden elini çekmesi gerekir. Bunun en iyi yöntemi de eğitimi yerelleştirmek, bölgelere özerklik sağlamaktır.
Bunu yapacak bir iktidar göremiyorum ben. Bunu ne AKP yapar, ne de iktidara gelse CHP. Ama doğrusu budur.

Bir dakika, imam hatipleri tercih edenler için "tutucu kesim" dediniz. Bu ifade bir ötekileştirme ve küçümseme içeriyor mu? Sizin gibi "diğer mahalleyi hep anlamaya çalışan biri"  kullandığı için şaşırdım doğrusu, anlamak için soruyorum...

Ne diyecektim? Doğru sıfatı bulursanız değiştirelim.

Ne anlamda tutucu diyorsunuz onlara? 

Mesela bu aileler çocuklarının kızlı erkekli dans etmesini istemezler. Kızlarının bikini, şort ya da mini etek giymesine izin vermezler. Çocuklarının dua öğrenmelerini, namaz kılmalarını, oruç tutmalarını isterler, istemekten de öte baskı yaparlar. Geceden geçtim, akşam dışarı bırakmazlar. Hepimiz biliyoruz bunları, neden soruyorsunuz anlamadım. Türkiye'nin büyük çoğunludur yani. Aslında esas ayrım şudur: Çocuklarının 19 Mayıs gösterilerine katılmasına izin veren ve vermeyen aileler.

“Sanılanın aksine devlet okulları daha iyi”

Peki, klişe bir soru belki ama gençliğin durumunu nasıl görüyorsunuz?  Yeni nesil eskisinden iyi mi kötü mü yani? 

Çeşit çeşit gençlik var. Bir defa gerçekten pırıl pırıl olan gençler var. Göz kamaştırıcı, göz yaşartıcı... Hayran oluyorum bazılarına. Keşke ben de böyle bir genç olsaydım dediklerim var. Ayrıca dâhi düzeyinde zeki çocuklar geldi geçti bu Köy'den. Nasıl oldu da Anadolu’nun bağrından böyle gençler yetişti, bilmiyorum, tam bir muamma! Sanılanın aksine devlet okulları gayet iyiler, birçok özel okuldan daha iyiler. Özellikle taşra devlet okullarından çok memnunum. Özel okullar arasında çok iyileri var tabii, Üsküdar Amerikan, Robert Kolej, Saint Joseph, Kabataş Erkek filan gibi, ama bu birkaç köklü okul dışındaki özel okulların farklı bir işlevi var. Birçok özel okulun önceliği gördüğüm kadarıyla öğrencilerin mutluluğu. Çünkü eğitim sistemi çocuğu ve genci mutsuz ediyor; hali vakti yerinde aileler de haklı olarak çocuklarının bu acımasız yarışa girmesini istemiyor. Nasıl olsa çocuklarının geleceği garanti altında. Çocuk mühendis olsun diye onu mutsuz etmenin bir anlamı yok. Bence doğru da yapıyorlar. Ama bu okullar akademik eğitime ve davranışa biraz daha önem vermeliler. Zengin olmak demek şımarık olmak demek değildir. Ben İsviçre'de prenslerle, düklerle okudum, halktan bir insan gibiydiler. Bilgiye açtılar, öğrenmek, bilmek istiyorlardı. “Benim babam kral” şımarıklığı yoktu hiçbirinde. Şunu demek istiyorum: Yeni bir burjuva sınıfı yaratılıyor Türkiye'de. Bu yeni burjuva sınıfının içinin, bilincinin, zihninin kof olması kimsenin yararına değildir. Burjuvazi demek, sanat, kültür, felsefe, bilim, estetik, duyarlılık, genel kültür demektir. Bu çocuklara bunlar kazandırılmalı. Aksi halde geleceklerini pek karanlık görüyorum. Babalarının hanlarına hamamlarına güvenmesinler!

Bilgisayar çağı gençliğinin zihnini açıyor mu yoksa kapatıyor mu?

Bilgisayar çağı zihin açmıyor belki, ama çok daha fazla olanak sağlıyor. Bu olanaklar da, teknoloji doğru kullanılırsa zihin kapalılığını telafi edebilir. Zaten teknolojiye karşı olmak saçma ve gerçekçi olmayan bir duruş olur. Biz eğitimcilerin görevi, gençleri yönlendirmektir, teknolojiyi doğru kullanmalarını sağlamaktır. 


Okuyucu Yorumları