Yazının yeri var

Okumak, içimizdeki yerle dışımızdaki yerin kavuşmasıdır. Kavuştuğumuz yer ne kitapta anlatılan ne de bizim belleğimizde hazır duran yerdir...


@e-posta
Dosya, 07 Eylül 11:26
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Yazmaya başladığım zamanlarda bir “atmosfer” meselesi vardı. Sadece beni mi çok meşgul ediyordu yoksa genel bir yazın gündemi miydi, şimdi kestiremiyorum.

Atmosferden anladığım insansız mekândı. Zamanın akışını mekânın hikâyesinde gösterebilmekti derdim, kişi de olay da pek umurumda değildi. Salt atmosferden oluşan öyküler yazmayı isterdim.

Sonra baktım benim okurluğum da bir tuhaf. Romandaki karakterlerle, kişilerle, olaylarla hiçbir ilgim yok. Doğa, hava durumu, mekân betimlemeleri; hayatın durduğu ıssız yerler, insanların ve olayların arkasında kalan yerlerin anlatımları ilgimi çekiyor. Atmosferi oluşturan sayfalarda çakılıp kalmaya, pasajlarda vakit geçirmeye bir tiryakiliğim var.

Nitekim ilk kitabım Aşkımumya (1995) çıktığı günlerde okuduğum Mekânın Poetikası beni sarsmıştı. Yazdıklarımı bu kitabın penceresinden okunmasını önerecek raddeye varan kesif bir dikkatle okumuştum. Daha sonra benzeri metinlerle kafam tıka basa dolduğundaysa bir deneme kitabı tasarlamıştım: Yaşadığım Sokaklar Okuduğum Kitaplar.

Bende derin izler bırakmış ya da okurken beni bildiğim yerlere sürüklemiş, sanki oralarda geçmiş, oraları anlatan bir kitapmış gibi okuduğum kitaplar üstünden bir dizi mekân anlatıları yazacaktım. Özellikle sevdiğim bazı romanların beni çıkardığı gezintileri anlatacaktım ki yazmaya kalktığımda bu bir roman bile olabilirdi.

Öte yandan, okuduğum kitaplarla eşleşen yerlerin aslında o kitapları okurken bulunduğum, geçtiğim, vakit geçirdiğim yerler olduğunu fark edince aklıma şu sorular üşüşmüştü: Acaba her okur her kitabı okuduğu yerde mi okur? Okuduğumuz yerde biz aslında neredeyiz? Kitabın “sürüklemesi”, “bizi alıp başka diyarlara götürmesi” ne demektir? Okurken bulunduğumuz, oturduğumuz yerin söz gelimi bir romandaki yerlerle ilişkisi nedir? Bir romanda olayların “gerçek mekânlar”da geçmesi ne demektir? Mekânın gerçek olması kurmacayı nasıl etkiler? Yani bildiğimiz bir şehirde geçen bir kitabı okumakla, hayali bir şehirde geçen bir kitabı okumamız arasında tam olarak neredeyizdir?

Okur zihnimizin yer algılarını çözümleyen bu sorular bana şunları söyletiyor bugün: Okumak, içimizdeki yerle dışımızdaki yerin kavuşmasıdır. Kavuştuğumuz yer ne kitapta anlatılan ne de bizim belleğimizde hazır duran yerdir. Olsa olsa okuduğumuz yerleri bildiğimiz yerler üzerinde yeniden kurarız. Kendimize ait bir dünyanın mahallesini, mevkisini, binasını, yolunu yaparız. Zihnimiz üzerinde vinçler kurulu bir şantiye gibi çalışır.

Kontrol Kalemi (2015) kitabımdaki notlardan biri olarak kalan, Yaşadığım Sokaklar Okuduğum Kitaplar başlıklı kitabı belki bir gün yazarım. Ama burada söylediklerimi açıklığa kavuşturması bakımından bazılarını paylaşayım.

Körleşme: Kadırga Limanı Caddesi

Dava: Vezneciler

Diriliş: Çınaraltı

Martin Eden: Cağaloğlu-Çatalçeşme

Oblomov: Sahaflar Çarşısı

İlahi Komedya: Divanyolu

Gargantua: Topkapı

Faust: Gezi Parkı

Ulysses: Aksaray

Kalpazanlar: Silahşor Caddesi

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde: İÜ Edebiyat Fakültesi Kütüphanesi

Derviş ve Ölüm: Beyazıt Meydanı

Yanık Saraylar: Emek Sineması

Aylak Adam: Tünel Meydanı

Çocuktaki Bahçe: Talimhane

Bilirbilmezler: Moda Caddesi

Borges öyküleri: Sultanahmet Meydanı

Rilke şiirleri: Edirnekapı-Kariye

Edip Cansever şiirleri: Hacopulos Pasajı

Sait Faik öyküleri: Yenikapı

Elbette uzayıp gidecek, değişecek bir listeydi bu. Ancak yazabileceklerimle yetinmeye, böylece bendeki yazın- mekân ilişkisini ortaya koymaya çalışacaktım. Bu metinleri yazamadım ama bir kentle bütünleşmiş yazarlar ve kitaplar konusu gündemimden düşmedi. Nitekim Kitap-lık dergisindeki (2005) "Roman Kentler" dosyası bu düşüncelerin bir ürünüydü.

Kafamda yeni atmosfer sorunları var bugün. Yer ile Mekân ayrımı bunlardan biri. Mekânı daha çok insanlı bir yer, var olunan, yaşanılan, insanla anlam kazanan bir yer olarak düşünüyorum. Oysa, Yer öyle değil. Hele Yeryüzü denildiğinde, tamamen insansız bir doğa parçasını anlıyorum. Yalnız insanın değil, hayvanın da olmadığı uçsuz bucaksız toprakları, bitki örtüsünü hayal ediyorum.

İnsanın olmadığı, sözün bittiği, duygunun düşüncenin geçersiz olduğu bir Yeryüzü hayaliyle, çekirdeğinde “ölü doğa” fikri olan bir yazını tasarlıyorum giderek. İnsansız bir dünya nasıl olurdu? Resme, fotoğrafa saplantı derecesindeki tutkumu besleyen bir fikir bu. Yine de böyle bir metnin büsbütün “insan dair” olmadığını iddia edebilir miyim, hiç sanmıyorum.