Yazarın evi yok

Çoğu, hayatlarının büyük kısmında "KİRA EVLERİ"nde oradan oraya taşınmış yazarlarımızın hangi evini "müze" yapacaksın?


@e-posta
Dosya, 07 Eylül 11:30
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

I

Dünya edebiyatında “popüler kültür” malzemelerinden birine dönmüş inzivaların en meşhurudur; J. D. Salinger! 1965’ten sonra yeni bir şey yazmamış/ yazmamayı tercih etmiş (sessiz bir Bartleby) yazar, hâlihazırda önemli olan varlığını daha da ilgi çekici hâle getirmiş bir safhadan sonra ise bugünkü kullanımla “fenomen”e dönüşmüştü. 60’ların ikinci yarısı ve 70’ler boyunca Çavdar Tarlasında Çocuklar (yahut Gönülçelen –tercih size kalmış) romanını okuyan, yazarın inzivasına özel bir ilgi duyan herkes Salinger’in “evini” bulmak için yollara düşmüş. Vaktiyle tanıştığım ABD’li birisi “edebiyatla” ilgili en büyük macerasının, New Hempshire’da inzivaya çekilmiş Salinger’ın evini bulmak için bütün bir hafta sonu kız kardeşiyle beraber onu aramak olduğunu anlatmıştı. Salinger’ın ölümünden sonra belki “mezarını” ziyaret edeceğini, söylemişti… Salinger’ın inzivasının yarattığı cezbenin etkisiyle, “ev”ini bulmak için o kadar çok insan yollara düşmüş ki, bu durum bugün filmlere konu olacak boyutta… Tuhaf biçimde 2015 yapımı, James Steven Sadwith’in yazıp yönettiği Coming Through the Rye filminde de benzer bir hikâye anlatılıyordu. ABD’li “Salinger arayıcısı”na filmi izleyip izlemediğini sorup, anlattığı hikâyeye çok benzer olduğunu söylediğimde; “bir ara bütün Amerika Salinger’in ‘evini’ arıyordu, sadece farklı yollar deniyorduk” cevabını vermişti.

Değil Türk edebiyatında, dünya edebiyatında da benzeri olmayan bir örnek. Yazmayı bırakıp “evi”ne çekilmenin ötesinde, mümkünse kimseyle görüşmemek. Belki bir gün, Sezai Karakoç’un Cağaloğlu’ndaki “yazıhanesi”ni merak edenlerin, şansını deneyip oraya gidenlerin veya Dağlarca’nın Kadıköy’deki “kıraat/hane” masası ve ziyaretlerinin hikâyesi anlatılabilir. Yeter ki anlatan çıksın.

Burada bir çıkma yapmak isterim; yakın zamanda yitirdiğimiz Ahmet Cemal’in “ev”ine gidip gelenlerin mutlaka ama mutlaka o “ev”le ilgili bir şeyler yazması, anlatması, aktarması gerektiği düşüncesindeyim. Salonda birkaç noktada oluşturulmuş “çalışma” köşeleri, çalışma odasında oturacak yer bırakmayan çeviri işleri ve Cemal’in “ev”i kullanma biçimi başlı başına bir hikâyenin konusu olabilir…

J. D. Salinger'ın New Hampshire'daki evi.

II.

Madrid, Toledo’da, Orta Çağ İspanya’sının başkentinde bir müze- ev var. Yahudi Mahallesi olarak adlandırılan bölgede, Girit asıllı ressam El Greco’nun müze evi. Bahçesi, iç avlusu, balkonu, ikinci kattaki terası, sempatik dokusuyla ziyaretçilerinin deyim yerindeyse içini bir hoş eden cinsten bir mekân. 1541’de doğan ressam, önce bir süre Roma’ya gidip orada eserler verdikten sonra 1575’te Fulvio Orsini’nin davetiyle Madrid’e gider. 1577’de dönem İspanya’sının, Cervantes’in deyimiyle “İspanya kilisesinin metropolü” Toledo’ya yerleşir! Ressam en ünlü eserlerini Toledo’da, Toledo’ya yapar. Söz konusu müze evde, El Greco’nun kimi son dönem işleriyle beraber El Greco ekolüyle eser veren başka ressamlardan da portre örnekleri sergileniyor. Mekânın “müze” kısmı bir kenara evin içinde bir odadan diğerine, balkondan terasa, iç avludan çalışma odasına, oradan bahçeye geçerken 16’ncı yüzyıl İspanya’sında yaşamış ressamın “ev”ine konuk olmanın hazzını duyuyorsunuz.

Olay Almanya toprakları içinde olsa, dönemin bütün “kayıt”larının olduğunu bilmenin rahatlığıyla şüpheye düşmüyorsunuz elbette. Öyle ya, Bach’ın bir dönem “üretim sıkıntısı”/ sanatçı tıkanması yaşadığını kilise kayıtlarından (söz konusu kayıtlarda bir aralık hiçbir yeni Bach bestesi çalınmamış olmasından) öğreniyoruz bugün. Ancak biraz şüpheci yaklaştığınızda işler değişmeye başlıyor. Nihayet gerçeği öğreniyorsunuz:

Aslında müzenin tarihi, İspanya için 20’nci yüzyılın ilk yarısının en önemli isimlerinden olan Don Benigno de la Vega-Inclán y Flaquer, II marqués de la Vega-Inclán (Kısaca Benigno de la Vega-Inclan y Flaquer – Marquis) (1858-1942) figürüyle yakından ilişkili. Don Benigno, romantik bir ulusalcılık fikriyle, İspanyol kültürünü oluşturmuş, o kültüre önemli katkılarda bulunmuş adları 20’nci yüzyıl İspanya’sına tanıtmak için çalışmalar yapan iş adamı – sanatçı Don Benigno. Bu anlayışla, El Greco’nun İspanyol (ve dolaylı olarak dünya) resim sanatındaki yerini ortaya çıkarmak, El Greco figürünü topluma kavratmak ve anlaşılır kılmak için, söz konusu mekânı 1911’de müze olarak faaliyete sokar. Yahudi Mahallesi’nde yer alan mekân 20’nci yüzyıl başlarında gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılır ve yine bu mahallede yaşayan El Greco’nun “ev”inin de benzer özelliklere sahip olacağı fikrinden hareketle ona atfedilir. Yani, gerçekte yaşadığı dönemde El Greco’nun sadece yanından geçtiği evlerden biri bir asırdan fazla bir zamandır “El Greco Müze –Ev”i olarak ziyaret ediliyor… Gerçekte ona ait olmayan bir evi, bir asır önce başlatılmış akıllıca bir fikrin devamında ziyaret ediyor insanlar!

Kaldı ki, Toledo’da asıl “espri”nin Don Quixote üzerinden döndüğünü herkes bilir. Bugün şehrin ziyaretçilerinin özel hazırlanmış “Don Quixote rotası" ile dolaşması da mümkün. Bahsi geçmişken belirtmeli; Don Benigno, Valladolid’deki Cervantes Evi’nin de yaratıcısı, hamisi ve fikir babasıdır aynı zamanda. Cervantes’in 17’inci yüzyıl başında yaşadığı "oda"nın yer aldığı "bina" yarım asırdan fazla bir zamandır Cervantes Evi olarak ziyaret edilebiliyor. Diğer taraftan, Cervantes’in henüz Don Quixote’u yazmadan önce Barselona’da yaşadığı "ev"in yer aldığı sokak asırlardır yazarın adıyla anılıyor… Neyse ki böyle durumlarda Şeyh Galib örneğini vererek bir nebze içimizi ferahlatabiliyoruz. Tabii Şeyh Galib’in Mevlevi kimliği bir avantaj sağlıyor. Yoksa bugün mezarı bile bulunmayan yazarlar listesi yapacak olsak içinden çıkamayız. Örnek isteyenlere; Tanzimat döneminin en önemli figürlerinden Şinasi’nin mezarının yerinde bugün ne olduğu, basit bir araştırma konusu olabilir gibi geliyor…

III

Az evvel "bulunmayan" demişken, yaklaşık üç hafta evvel, MSGSÜ Edebiyat Bölümü profesörlerinden Handan İnci, 10 Ağustos’ta, "Twitter" aracılığıyla bir duyuruda bulunuyordu.

Cümle kısa ve öz “Haydi bir yazarın evini daha bulalım”. Aranan ise, "Hace-i Evvel"in, Türk edebiyatının yazı makinesi, en üretici adlarından Ahmet Midhat Efendi’nin doğduğu ev! İşin trajik tarafı, 27 Ağustos tarihinde yine Handan İnci bir başka fotoğraf paylaşıyordu. Bir ev üzerine asılmış iki "duyuru". Birincisi Beykoz Belediyesi tarafından asılmış pirinç bir levha. Üzerinde birçok açıklama var; özeti Ahmet Midhat Efendi’nin 1890’dan itibaren yaşamının son 22 yılını geçirdiği bilgisi. Yanındaki duyuru ise, emlakçı tarafından asılmış; “SATILIK!”

Ahmet Midhat Efendi'nin 22 yıl boyunca yaşadığı ev, Beykoz, İstanbul

Handan İnci, iki hafta arayla Ahmet Midhat Efendi’nin "ev"leriyle ilgili iki trajik paylaşımda bulunarak yazarların evleriyle ilgili bütün hikâyemizi özetliyordu aslında…

Handan İnci, son zamanlarda yazarla ve evleri ile uzun uzadıya mesai harcayan isimlerden. Kendisiyle karşılaştığımız bir edebiyat buluşmasında, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı yazdığı Beyoğlu’ndaki evin tespit edildiğini söyleyip, keşke binanın girişine bir levha asılsa temennisinde bulunuyordu.

Bilhassa 2000’li yıllarda herkesin “1 numaralı” yazarı olan, televizyon dizilerinde bile ondan ilhamla “Albayım” karakteri konan, genç kuşak birçok yazarın ayrı bir yere koyduğu, aylık "çok satan" dergilerimizin muhakkak bir sayısında kapak edildiği, “hayranları” tarafından yazılan yazılarla mezarı tahrip edilen Oğuz Atay!

IV

Mezar demişken, "ev"lerin kaderini paylaşıyor yazar mezarları da! Az evvel belirtmiştim, Şinasi’nin mezarının nerede olduğu bile belli değil diye, en meşhur mezarlıklardan Aşiyan’ın istikbalinde de birtakım sorunlar karşımıza çıkacak, zira söz konusu bölgede yapılan finiküler sistemi çalışması yakında epey bir keyif kaçıracak  gibi görünüyor.

Ama hak yememeli (!) İstanbul’un tarihî mekânlarından biri olan Alay Köşkü’nde 12 Kasım 2011 cumartesi günü Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze ve Kütüphanesi açılmıştı. Mekânın içeriği ve faaliyetleri hakkında olumsuz şey söylemek haksızlık olur. Lakin bu kadar değer verilen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “yaşadığı” Narmanlı Yurdu’nun esaslı bir projeyle (en azından bir kısmının) müzeye dönüştürülmesi mümkünken, bir holdinge satılıp, memleketin en "gözde" mimarları tarafından bir ticaret alanına dönüştürülmesine ne demeli!

Tam buraya bir parantez daha açmalı; Ahmet Midhat Efendi’nin Beyoğlu’ndaki Hazzopulo (Danışman) Geçidi’ndeki matbaasının bugün nargileci mi yoksa çaycı mı olduğunu düşünmek yine araştırmacılara kalıyor…

Yazar-yazar evi/ müzesi bahsi açıldığında art arda Sait Faik Abasıyanık’ın Burgazadası’ndaki, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Heybeliadası’ndaki, Tevfik Fikret’in Aşiyan sırtlarındaki, Ziya Gökalp’ın Diyarbakır’daki evi, bir adım öteye gidince Orhan Kemal müzesi olarak Cihangir’deki "İkbal Kıraathanesi" sıralanır. Bu örnekler artık ezbere bildiklerimiz. Fakat yenilerinin eklenemiyor olması, eklenenlerin basit bir pirinç levha ile geçiştiriliyor olması (Necatigil’in dediği gibi “Adı, soyadı/ Açılır parantez/ Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti/ Kapanır parantez) ayrı bir yazı konusu. Bu konu üzerine Doğan Hızlan birçok köşe yazısında, Enis Batur yazar-evi, yazı-hane odaklı kimi yazılarında değinmişti zaten…

Diğer taraftan yazmak, en kolayı… Çoğu hayatlarının büyük kısmında "KİRA EVLERİ"nde oradan oraya taşınmış yazarlarımızın hangi evini "müze" yapacaksın? Dolayısıyla Türk edebiyatında ne yazık ki "yazarın evi yok".

Ama bu konuda da üzülmek yersiz. Devlet Baba’mız, tarihî süreç içerisinde farklı zamanlarda onun da önüne geçmiş, ona da çözüm bulmuş. Nâmık Kemal’den Nâzım Hikmet’e, Sabahattin Ali’den Aslı Erdoğan’a, Ahmet Altan’a kadar Türk edebiyatının her döneminde birkaç yazarı tutuk ve ceza “EVİ”nde ağırlamıştır(!) Kimin hangi ceza "evi"nde yattığının listesini çıkarıp, her birinin duvarına birer pirinç levha asılacak olsa, ceza "ev"lerimiz ışıl ışıl olurdu(!)

Ana görsel: El Greco Müze –Evi, İspanya, Toledo