Yazar kendisi olabilir mi?

Yazar, daha çok göz önünde bulunmak zorunda olan, öyle olduğu varsayılan bir özne konumundadır şimdilik. Çünkü piyasa onu buraya itip durmaktadır ve yazarın buna karşı koyması pek de mümkün görünmemektedir


@e-posta
Dosya, 02 Kasım 11:30
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Roland Barthes, “Yazarın Ölümü”nde1 metni oluşturduğu ve okurla buluşturduğu andan itibaren yazarın metinle arasında kurduğu mülkiyet ilişkisinin ortadan kalktığını ve metnin doğrudan sınırları son derece belirsiz okurlar topluluğunun mülkü hâline geldiğini söyler. Metin yazardan bağımsızlaşır ve dilsel yolculuğunu sürdürür. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak, Barthes, metnin varlığının aslında yazarın tanrısal konumunun güvencesini sağlayacak bir yatırım olmadığını ya da en azından denklemin bu şekilde kurulmaması gerektiğini ileri sürer. Yazarın metinle bağını koparması fikrini paylaşan Michel Foucault ise, daha radikal bir bakış açısıyla, yazarı bedensel bir entiteden ziyade basitçe söylemsel bir kategoriye sokar. 2

Barthes’ın burada yapmak istediği her ne kadar kendi dönemine kadar olan zaman diliminde okurun göz ardı edilen rolünü yeniden gündeme getirmek, Foucault’nun da yazarı toplumun oluşturduğu anlam bakımından yüce mertebesinden indirmek olsa da, bu düşüncelerden günümüze kadar geçen zaman diliminde yazar kendisini “dayatmayı” başardı. Özellikle son 10-20 yıllık dönemde yazara ait olmayan bir metin düşüncesi, yerini metnin daima yazarla özdeşleştiği bir noktaya geldi.

Toplumsal nitelikli edebiyatın, bireyi merkeze alan edebiyatın ya da sırf biçimsel özelliklerle kendini var eden edebiyatın da bulunduğu alandaki ağırlık noktası son birkaç yılda biyografiye, otobiyografiye ve özkurguya kaydı. Merkezî karakterler, onları çevreleyen yan karakterler ve halkalar yaratmak yerine bazı yazarlar doğrudan kendilerini merkeze koyup diğer karakterleri basitleştirerek, detaylara pek de girmeden kendi hikâyelerini anlatmaya başladılar. Yazarın “Ben buradayım” diye bağırmaya başladığı bir noktaya geldik. İlk bakışta bu bağırtıların bir anlamı yokmuş gibi görünse de aslında özkurguda yazarlar kimliklerinin yok olmasının ardından kendi rutinlerine gömülürler. Anlatılan hikâyede kimliklerinin nasıl yok olduğunu anlatmaz hiçbir yazar ama kimlikler sonrası dönemde kendi bireyselliklerine dair özgünlükleri, otantik duygulanımları kişinin kendi bedenindeki varlığının onun yegâne kimliği olduğu fikrinin kaçınılmazlığını konu eder.

Yazarın kendisi artık belirli bir kimliğe tutunmaz, bunun yerine kendi benliğini bizatihi oluşturur. Bedeninin sembolik sınırları kimlik tarafından baskılanmıyordur artık ve genişlemiştir, okura doğru daha da yayılmıştır. Yazar, okurla arasındaki mesafenin artık en az olduğu noktadadır.

Bu mesafeyi daraltan şey ise sosyal medyanın son yıllarda giderek norm ve hatta belirleyici kriter hâline gelmiş olması. Artık pek çok yazar sosyal medya hesabı kullanıyor ve burada okurlar yazarın eserlerinden çok onun gündelik yaşamına, kanaatlerine, fikirlerine ve düşüncelerine dair bilgi edinme fırsatı buluyor. Burada bize tekinsiz gelen şey, “ahlakî” bir perspektiften yazarın kendi hayatını okura dayatması ya da bir nevi teşhircilik yapması değil. Ya da okurların röntgencilik arzusunun artarak yazara değil, onun özel hayatına odaklanması değil. Zaten röntgencilik ve teşhircilik kolay kolay bir madalyonun iki yüzü olarak tanımlanamaz. Zira röntgencinin gözlediği kişi veya nesne illa ki teşhirci olmak zorunda değildir, tıpkı teşhircinin gösterdiği nesneyi gören gözün röntgenci olmayacağı gibi.

Yazar ve ego-ideali

Peki, metin sayesinde bakan ve gören gözlerde birincil bir değişiklik ve karşılıklılık ilişkisi yoksa, yıllar önce ölümü ilan edilen yazar şimdi nasıl küllerinden doğup bir anda ilginin en yoğunlaştığı merkez hâline geldi?

Aslında burada değişen şey yazarın kendi benliği ile okura ulaştırdığı eserler kümesinin okur tarafından alımlanması arasında yer alan simgesel düzenin içinde yaşanan değişimdir. Yazarın kendisi işlev olarak geçmişten çok da farklı değildir. Yapısal olarak değişim geçirmesi kaçınılmazdır. İçinde bulunduğu sınıfsal konumdan kültürel sermayesine, ülkesinin siyasî gelişimlerinden toplumsal krizlere ya da refahlığa kadar geniş bir yelpazede etki kümesine açıktır. Onu değiştiren şey de başlı başına budur. Ancak eskiden, yani sosyal medya öncesinde, yazarın kendisi görünür olma kaygısı gütmezken, simgesel düzendeki mevcudiyetini salt eserinin varlığıyla ya da birtakım sosyal şovlarla göstermesi yeterliyken, şimdi bu onun benliğine ilişkin bir yoksunluğa işaret eder. Yazarı pasif bir failden ziyade aktif bir özne olarak imleyecek olursak, Renata Salecl’in de söylediği gibi, özne, kendisine toplumda arzulanabilir bir şekilde yer edecek simgesel bir kimlik edinebilmek amacıyla genellikle bir ego-idealle özdeşleşir. 3

Yazarın kendi simgesel evreninden çıkan metin, toplumsal norm işlevini gören simgesel düzenin süzgecinden geçerek okura ulaşır. Bu düzen, başlı başına toplumun beklentilerini karşılamanın da ötesinde, pazarlama ve reklam ilişkilerini, kâr edilebilirliği, yazarın benliğine ilişkin imaj çalışmasını da kapsar. Dolayısıyla yazarın okura ulaşan benliği onun varlığının çekirdeğinde bulunan egodan çok onun egosuna dair oluşturduğu bir ideale denk düşer. Eserini bir kez okura sunduktan ve toplumsallaştırdıktan sonra yazarın benliği de değişmiştir. Geri döndürülemez bir süreçtir bu. Oluşturulan bir imaj zaman içinde değişebilir tabii, ancak yazarın ego-ideali kolay kolay değiştirilebilir bir olgu değildir. Ondaki farklılık ve hedef sapması ancak yazarın mevcudiyetinin yıkılıp tekrar oluşturulmasıyla gerçekleşebilir.

Basitçe söyleyecek olursak, esas değişen şey yazarın benliğini sunması ve performans sergilemesi değil, simgesel düzenin değişmesidir. Tam da bu yüzden yazar, simgesel düzendeki yerini koruyabilmek adına bu değişime ayak uydurmak zorundadır. Kişi ya da yazar asla kendi personasıyla birebir özdeşleşemez. Çünkü ekrandaki varlığının öncesinde kendi bedensel mevcudiyetine dair değiştirilemez bir gerçek bulunur. Ancak yazarın içinde bulunmak zorunda kaldığı, kendisine dayatılan simgesel düzende bu gerçek’in yeri yoktur, olması da imkânsızdır.

Elbette bu durup dururken gerçekleşmemiştir. Sosyal medyanın ilgi ve sosyal sermaye ekonomisi oluşturduğu, sürekli yatırım yapıldığı bir alan olması yazarları da bundan azade kılmaz. Her yazar sosyal medyadaki düzenin parçası olmalıdır çünkü kitaplarının reklamını sürekli ve hiçbir maddî karşılık ödemeden yapabileceği tek alan burasıdır. Bu, çoksatar bir yazardan nevzuhur bir yazara kadar geniş bir skala için geçerlidir. Çünkü sosyal medyadaki ilgiye dayalı ekonomi, aynı zamanda onu reklam için engin bir alan olarak kurar. Reklamın sosyal medyaya giderek daha çok endekslenmesi boşuna değildir. Tabii, buradaki reklamın “Kitabım çıktı, alın”dan çok daha fazlası olduğunun altını çizmek gerekir: Okurlarla etkileşimin sağlanması, okur profilinin çıkarılması, hedef kitlenin belirlenmesi gibi şeyler de doğrudan yazarın eserinin satılabilirliğine ilişkin veriler sunar.

Simgesel bariyerde bir tuhaflık

İnternette yapılan basit bir aramayla yazarların sosyal medyada nasıl daha etkin olabileceğini salık veren binlerce yazıya ulaşmak mümkün: Sosyal medya stratejileri, rehberler, 5-10-20 adımda sosyal medya kullanımı, başarılı bir yazar nasıl olunur, Twitter veya Instagram kullanarak kitap satışlarınızı nasıl artırırsınız gibi başlıklar aslında çok da yabancı değil. Yazarın sosyal medyadaki mevcudiyeti boşuna ya da tesadüfi değil. Bilakis, daha çok ve giderek sistemleştirilmiş bir biçimde sunuluyor ve dayatılıyor. Başka bir şekilde söyleyecek olursak, yazar için sosyal medyada var olmak yeterli değildir, bunun için fazladan çaba harcamak zorundadır.

“New age” ruhuyla beraber gelen “Kendin ol” mottosu yazarlar için de geçerlidir. Kitabının pazarlanmasında yazara ilişkin “samimi” bir imaj oluşturulur ve yazar böylece “kendisi oluverir.” Yani yazarın samimi ve otantik bir biçimde kendisi olabilmesi için piyasa standartlarında bir sosyal medya profiline ihtiyacı vardır. Bunun dışındaki bütün girişimler başarısızlığa mahkûmmuş gibi davranılır. Böylece yazar, içinde bulunmak zorunda olduğu simgesel düzende sakatlanmış bir konumda bulunur - yahut öyle olacağı varsayılır. Aslında başarısızlığa mahkûm olan tek şey, yazarın kendisi olmasıdır. Zira yazarın kendisi olması için gerekli olan bütün parametreler aslında sistemin kendisi tarafından sunulur ve yazara kendi benliğini özgürce ortaya koyma, özgürce seçme imkânı tanımaz. Sosyal medyada varlığını sürdüren yazarın egosu asla kendi egosuyla birebir örtüşemez. Dolayısıyla devrede olan, yazarın arzuları değil, yazarın neyi arzulaması gerektiğidir. Bu sebeple edebiyatın veya geniş olarak yazının kendisinin pazarlandığı bir sistemde her yazar kendisinin parodisi olarak işlev görür. Yani kendi egolarını değil, ego-ideallerini ortaya koyarlar. Birtakım baskın olmayan, göze çarpmayan (pazarlamaya katkısı olmayan, reklam için değer yaratamayan) özellikler törpülenip, görünür olmaktan çıkarılıp yokmuş gibi davranılırken, bazı nüanslar yüceltilerek ve dahi parlatılıp köpürtülerek sunulur.

Simgesel bir bariyerin ardından konuşmak zorundadır yazar. Bundan bir asır önce de böyleydi bu, şimdi de böyle. Değişen ise simgesel bariyerin içeriği, yazara yüklediği sorumluluk, dayattığı yükümlülük ve ona açtığı yeni alanlar. O yüzden yazının tamamında da vurgulandığı üzere sosyal medya ve hipersosyalizasyonun yüceltildiği bir dönemin yazarlığın sonunu getirdiğini söylemek doğru olmaz. Yazar, tarihin hiçbir döneminde mutlak yüce olmamıştır, bundan sonra da hiçbir zaman büyüsü bozulmuş bir varlığa dönüşmeyecektir.

Sosyal medyada yazarla etkileşime geçmek çok kolaydır, hatta edebiyatçılarla söyleşi teklifleri ve randevuları bile Twitter’da özel mesaj atarak çok daha hızlıca sağlanabilmektedir. Yazarın okurlarla bu denli etkileşimde olması hepsinden önce feedback açısından önemliyken, eleştirel bir kırılganlığın da önünü açar. Yazarın metne yönelik arzusu, ister istemez okularınınkiyle örtüşmeye, öyle değilse bile bazı noktalarda kesişmeye başlar. Simgesel bariyer, geçirgenliği sayesinde yazar-metin-okur denkleminin tamamını dönüştürür.

Okur da eskisi gibi değildir. Günümüz yazarı artık kendi benliği üzerine daha fazla düşünmek zorundadır, kendi benliğini yazdığı metinlere çok daha fazla aktarmak durumdadır. Man Booker’ın bu yıl kısa listesine kalan adayların Paul Auster’dan Fiona Mozley’e kadar çoğu, kitaplarında otobiyografik öğelerin tuttuğu yerin öneminden bahseder. Metin, yazarın kurgu dünyası kadar, belki de ondan daha fazla yazarın benliğini okura temas ettirdiği bir alana dönüşür. Okurun arzusu da yazarın kurgu dünyasında yol katetmek yerine, onun benliğinin statik ve monoton anlatısına doğru bir yönelim içindedir. Kişi olarak yazar, yazar olarak yazar, ekrandaki yazar ve algılanan yazar gibi basitçe dört kategoriden söz edebiliriz. Bunların oturduğu Simgesel düzlemdeki en ufak değişiklik, kuşkusuz yazarın konumunu en az dört farklı boyutta etkileyecektir. Bu da Umberto Eco’nun tarif ettiği yazarın niyeti, okurun niyeti ve metnin niyeti arasındaki çelişik ama aynı zamanda insicamlı görünen bütünlüğün dönüşümü anlamına gelir.

Bu bütünlük içinde yazar, daha çok göz önünde bulunmak zorunda olan, öyle olduğu varsayılan bir özne konumundadır şimdilik. Çünkü piyasa onu buraya itip durmaktadır ve yazarın buna karşı koyması pek de mümkün görünmemektedir; muhtemelen yazarın da buna pek niyeti yoktur. Belki de yazar artık kendi anlamsal iskeleti dışındaki nitelikleri radikal biçimde dönüşüme uğramış dijital bir mutanttır. O yüzden ona “yazar” değil de büyük harfle “Yazar” demek gerekmektedir. Değişim kaçınılmaz, hatta zorunlu olduğundan Yazar’ın adı da farklı biçimlerde karşımıza çıkacaktır.

1 "The Death of the Author," Image, Music, Text içinde, Barthes, R. Fontana Press, 1993, ss. 145-146.
2 "What Is an Author,"Language, Counter-Memory”, Practice: Selected Essays and Interviews içinde, Michel Foucault, Cornell University Press, 1980, s. 129.
3 On Anxiety, Renata Salecl, Routledge, 2004, s. 54.