Yaratılış öyküleri

Çeşitlemeleri sayısız olan yaratılış anlatıları, dünyanın dört bir yanında yaşayan insanların dağarcığında önemli bir yer tutuyor...


@e-posta
Dosya, 07 Aralık 12:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

I. Başlangıç

“Görünen o ki, bu uçsuz bucaksız kozmosta biz insanların kapladığı yer, epey önemsiz.”[1]

Bir varmış bir yokmuş diye başlayan cinsten değil, gerçek bir hikâye ama miş’li geçmiş zaman kipinde anlatılması uygun düşecek: Yirminci yüzyılın önde gelen kültürel antropologlarından E. E. Evans-Pritchard, bin dokuz yüz yirmili yıllarda, Afrika’nın Azande yerlileri arasında saha çalışması yapıyormuş. Koyu bir Katolik olan Evans-Pritchard, günün birinde şahit olduğu elim hadiseyle Azande cadılık inanışları sayesinde toplumsal düzenin tam olarak nasıl sağlandığını yakından inceleme fırsatı yakalamış: Durduk yere yıkılan bir kulübe ve altında can veren bir adam söz konusuyken, yerliler, hiç vakit kaybetmeden bu işin müsebbibi olarak birini, ölen kişinin pek geçinemediği bir komşusunu seçmiş, cadılıkla suçluyormuş. Evans-Pritchard onlara yıkılan kulübenin kalaslarının tahta kurdu kaynadığını, tahta kurtlarının kalasları kemiriş seslerinin uzaktan bile duyulduğunu söylemeye çalışmış, ama onları ikna etmeyi başaramamış, zira yerliler, tahta kurtlarından haberdar olduklarını ve bunun kulübenin yıkılmasını açıklayabileceğini, fakat kulübenin tam da adam orada otururken yıkılmasına dair bir açıklama getirmediğini belirtiyorlarmış. Antropoloğun bel bağladığı ve sorgulamayı hiç aklına getirmediği sebep-sonuç ilişkisi, yerlilerin karşı karşıya olduğu sorunu, kazanın ve ölümün yarattığı sarsıntıyı dindirmiyormuş  ve gündelik hayatın yeniden olağan, güvenli akışına kavuşması için bütün bunlara neden olan bir suçlu saptanması, onun cezalandırılması gerekiyormuş.

Bu, bu alandaki saha anekdotlarının en iyi bilinenlerinden olsa gerek; sahadaki antropoloğun kendi kültürel varsayımlarına nasıl da sımsıkı tutunduğunu, dünya görüşünü azımsadığı yerlilere nasıl da yenik düştüğünü ortaya koyduğu için ayrıca değerli, gözlemciye tutulan bir ayna niteliğinde âdeta. Evans-Pritchard, şaşkınlığından sıyrıldıktan sonra Azande inanışının kendi mantıksal yaklaşımına karşı işlevsel bir üstünlük taşıdığını kabul etmiş mecburen.[2] Aynı unsurlardan türeyebilen sayısız hikâye olduğu gibi aynı sorunun bin bir çeşit yanıtı varmış  ve bazıları, diğerlerinden daha kullanışlıymış nihayetinde.

Bu, Evans-Pritchard’ın Afrika’daki ilk aydınlanma ânı olabilir, ama “soylu vahşiler” üzerinde çalışmaya giden bir Batılının uğradığı ilk şaşkınlık değildi muhtemelen.

II. Soy

“Ben olağanüstüyüm,” dedi Gluskabe. “Beni kimse yapmadı.”[3]

Ölümlülüğünün bilincine varan insanın, varlığını anlamlandırmaya çabalarken sorduğu sorulardan biri, belki de en temeli: Başlangıçta ne vardı? Dünya üzerindeki bu kırılgan varlığımızın öncülünün ne olduğu konusunda asla uzlaşamayacağımız kadar fazla sayıda anlatı olsa da, antropologlar, her topluluğun bu soru uyarınca şekillediği bir yaratılış inanışı olduğu konusunda hemfikir; yaratılış anlatıları, kültürel açıdan evrensel kabul ediliyor. Büyük tufandan büyük patlamaya uzanan, göklerdeki tanrılardan göllerdeki mikroorganizmalara varan nice çeşitlemesiyle sayısız yaratılış hikâyesi; yaratılışın gizeminden ziyade onları üreten kültürlere dair bilgi veren ve büyüden bilime varan çizgide benzer sorulara yanıt arayan, insan varlığına yol açan neden-sonuç zincirini kurmaya çabalayan ve farklı popülasyonların tarihinden izler taşıyan öyküler… Tüm insanlar, ait oldukları kültürel ünitelerin yaratılış hikâyelerini kendilerinden önceki kuşaklardan devralarak sonrakilere aktarıyor, üstelik sadece kendi yaşam öykülerinin başlangıcı ve gelişimiyle meşgul olmakla kalmıyor, insan varlığının başlangıcına dair öykülere de ihtiyaç duyuyorlar. Bu doğrultuda medeniyetler, tıpkı bireyler gibi bu anlatıların gölgesinde serpiliyor; çeşitlemeleri sayısız olan yaratılış anlatıları, dünyanın dört bir yanında yaşayan insanların dağarcığında önemli bir yer tutuyor. Nadiren uzlaşan sosyal bilimciler, yaratılış anlatılarının evrenselliği konusunda ısrarlı, daha doğrusu ısrarlıydı... Dan Everett adlı bir dilbilimci çıkıp da Amazon ormanlarında yıllardır beraber yaşadığı ve çalıştığı Pirahã’ların buna bir istisna oluşturduğunu söyleyene dek.

Burada bir es vermek, doğanın bağrında cahil ve ilkel bir yaşam güden yerli fikrinin, Batı’nın kovulduğuna inandığı cennet imgesine ait bir tezahür olarak düşünülebileceğini, gelişmiş Batılıların karşısına “az gelişmiş” Ötekileri yerleştirip çıkarımlar[4] yapmaya yatkın bir disiplinin çizdiği dünya manzarasına belli bir mesafeyle yaklaşmak gerektiğini söylemek şart. Everett’in iddialarına[5] göre Pirahã halkı sayı saymayı bilmiyor, hatta öğrenemiyor, zaman kavramını tanımıyor, renkleri adlandırmıyor ve herhangi bir yaratılış mitine sahip olmadıkları gibi ânda yaşıyordu. Bu halk, Everett’e göre kendi varoluşlarının evvelinde yatan, onların yaşamlarıyla doğrudan bağlantılı bir geçmişe inanmıyordu; üstelik lisanları geçmişi ifade edecek sözcüklerden yoksundu… Everett, Pirahã’ların lisanını konuşan tek kişi, bu nedenle de onlara dair yegane otorite; dolayısıyla anlattığı öyküye kulak tıkamak, pek de olası değil. Öyküyü bir kenara bırakıp anlatıcıya baktığımızda ise, bugün Noam Chomsky’nin evrensel dilbigisi kavramına meydan okuyan bu dilbilimcinin, Amazon’a esasen misyoner olarak ayak bastığını ve Hristiyan inancından ancak zaman içinde uzaklaştığını görüyoruz; öyle ki iddialardaki tutarsızlıkların altını çizen çoğu bilim insanı, bu halka dair öne sürülen ve yaratılış mitlerinin yokluğunu vurgulayan iddiaların Everett’in kendi dinî inanışlarından kopma deneyimini yansıttığını söylüyor. Çelişkiler öyle derin ki, misyonerler ve diğer Batılılarla ilk temaslarından sonra çeşitli salgınlarla sayıları epey azalan ve bugünkü nüfusları üç yüz elliden ibaret olan bu, iddialara göre “kurmacaya mesafeli, mitlerden veya yaratılış anlatılarından yoksun” halka ait, kaydedilmiş kozmolojik[6] anlatılar mevcut;[7] gelgelelim bunların ortaya koyduğu çelişki ve uyandırdığı soru işaretleri, Batı’ya, yabanda yaşayan naif, insan atalara daha yakın bir çizgideki soylu yerliler hakkında hikâyeler anlatma arzusunun sıklıkla gölgesinde kalıyor. 

III. Öncesi

“Daha önce var olmayan bir şey yaratmıştım.”[8]

Paleontolog Mary Leakey, 1976 yılında çığır açan bir keşifte bulundu: Leakey, Tanzanya’nın Olduvai Gorge havzasındaki çalışmaları sırasında 3.6 milyon yıllık hominid ayak izlerine rastladı. Modern insanın buralarda yaşamış bu uzak ataları, volkanik serpinti henüz tazeyken bunun üzerinde yürümüş ve milyonlarca yıl boyunca silinmeyecek izlerini geride bırakmıştı. Ayak izleri, testlere bakılırsa Australopithecus afarensis’e aitti ve bu kategoriyle anılan hominid’lerin en meşhuru, yine Afrika’da bulunan kemikleriyle Lucy’ydi. Tahminen 1.10 metrelik boyu ve 30 civarındaki kilosuyla ilk insan atalarından birine ait olan ve yüzde kırkı tam hâliyle bulunan bu fosil, gezegendeki serüvenimizin başlangıcına dair önemli ipuçları barındırıyordu; adını da, Beatles’ın, Lucy in the Sky with Diamonds adlı şarkısından almıştı. Araştırmacıların kemiklere bakarak çıkarsadığı hikâye uyarınca Lucy, et yerken taş aletler kullanıyor ve iki ayağının üzerinde duruyordu; öldüğündüyse, yetişkin sayılacak bir yaşta, on ikisindeydi.[9] Bir bulgu olarak önemini korusa da, bugün Lucy’den daha yaşlı insan atalarına[10] ait kalıntılar var elimizde, ama hiçbirinin adı, Lucy’ninki kadar yaygın biçimde bilinmiyor; yalnızca onun adı, LCD’ye ithafen yazıldığı rivayet edilen kült Beatles şarkısıyla anılıyor.

İlk anlatılan öykü, sonraki çeşitlemelerden daha cazip geldiğinden olsa gerek.

IV. Boşluğun aynası

“Dünyadaki her şey bir evetle başladı.”[11]

Bir varmış bir yokmuş diye başlayan cinsten değil, gerçek bir hikâye ama miş’li geçmiş zaman kipinde anlatılması uygun düşecek: Romancı Jonathan Safran Foer, bir tesadüf eseri, arşivinin düzenlenmesine yardım ettiği sırada Isaac Bashevis Singer’a ait bir boş sayfa ele geçirmiş günün birinde. İlk romanı Her Şey Aydınlandının yayımlandığından bu yana iki yıl olmuş ve Foer, yazar tıkanması denen illetin çeşitli evrelerini yaşıyormuş. Yazar, Singer’e ait bu boş sayfanın olasılıkları karşısında öylesine büyülenmiş, sayfanın boşluğundan öylesine etkilenmiş ki, bu en değerli, ilk boş sayfasını çerçeveleyip duvara astıktan sonra boş sayfa koleksiyonu yapmaya başlamış. Foer, sık sık bu boş sayfanın karşısında duruyor ve Singer’ın asla yazmayacağı kelimelerin hayaliyle oyalanıyormuş. Zaman içinde bu boş sayfa, onun için büyük bir sanat eserine dönüşmüş; sayısız olasılığıyla sonsuzluğa açılan bir sanat eseri. Boş sayfadan aldığı ilhamla Foer, yaşayan yazarlara mektuplar yazmış ve koleksiyonunu genişletmiş; Susan Sontag’ın not defterinden yazısız bir kâğıt, Zadie Smith’in, David Foster Wallace’ın, Victor Pelevin’in, Don DeLillo’nun, David Grossman’ın, Joyce Carol Oates’un, Jonathan Franzen’ın defterlerinden boş sayfalar, hatta Freud Müzesi’ne yapılan bir ziyaret sonucu elde ettiği, Sigmund Freud antetli boş sayfa... Boş sayfalar çoğaldıkça, onlara baktıkça Narcissos gibi hissettiğini söylüyor yazar;[12] onlara bakarak kendini aradığını, onların aynasında kim olduğunu bulmaya çalıştığını. Anlatacağı ve anlatma ihtimali olan bütün hikâyelere açılan sonsuz bir geçit; ihtimallerin ve yazının, yaratının, sözün sonsuzluğu.

Yaşam çok, ölüm yokmuş gibi... Yaratmanın tesellisi.

 
[1] Hawking, Stephen. Zamanın Kısa Bir Tarihi. Çeviren: Selma Öğünç, Alfa Yayınları
[2] Evans-Pritchard, Edward Evan. Witchcraft, Oracles and Magic among the Azande.
[3] Galeano, Eduardo. Ateş Anıları – I, Yaratılış. Çeviren: Süleyman Doğru.
[4] Benzer bir vaka, yine Amazon halklarından Yanomamo’ları ve meşhur antropolog Napoleon Chagnon’u içeriyor. Chagnon’un bu insanlara dair derlediği bilgiler, uzun yıllar onu bu konuda bir otorite mertebesinde tutsa da, sonradan, bu antropoloğun yerlilerin savaşçı yönünün ağır bastığı yolundaki kendi tezini doğrulatmak için onlara silah dağıttığı ve köyü kışkırttığı, üstelik, kızamık aşısı olmalarını sağlayıp üçte birinin telef olmasına yol açtığı iddiası ortaya atıldı. (Bkz: Tierney, Patrick. Darkness in El Dorado: How Scientists and Journalists Devastated the Amazon.)
[5] Everett, Daniel. Don’t Sleep, There Are Snakes.
[6] Nevins, Andrew, David Pesetsky ve Cilene Rodrigues. “Pirahã Exceptionality: A Reassessment.” Language 85, No. 2 (2009): 355–404.
[7] Bunlardan birine göre bir zamanlar, gök yere çok yakınken atılan bir okla yaralanan Ay, kaybolup gidiyor ve gökyüzü parçalanarak dökülüyor, dünya çökmeye başlıyor; uzun bir karanlıktan, hayvanların istilasından sonra ise İgagai adlı ilah, gökleri, ırmağı yeniden yaratıp ortalığı aydınlık kılıyor. (Bkz. Nevins, Pesetsky ve Rodrigues.)
[8] Twain, Mark. Adem’le Havva’nın Güncesi ve Seçme Öyküler. Çeviren: Akşit Göktürk.
[9] Diş ve kemik bulgularının ışığında gelişiminin tamamlanmış olduğu iddia ediliyor. Yaşam şartları göz önünde bulundurulduğunda ise modern insana kıyasla çok daha erken yaşta kendini koruyacak hale gelmesi gerektiği söylense de, ölüm nedeni halen meçhul.
[10] Etiyopya’da bulunan 4.4 milyon yıllık kalıntılarıyla Ardi, bunlardan biri.
[11] Lispector, Clarice. Yıldızın Saati. Çeviren: Başak Bingöl Yüce.
[12] Foer, şimdilerde yayın hayatına veda etmiş olan Playboy’a boş sayfa koleksiyonundan bahseden ayrıntılı bir makale yazmış, hatta, dergide kendisine ayrılan sayfalardan birini boş bırakarak okurların bunu yırtmasını ve kendi başlattığı Çıplak Sayfa Projesi adına belli bir adrese yollamasını istemiştir.