Yazının yurdundan mektuplar

Tezer Özlü ile Ferit Edgü, çapraz noktalardan yaşama ve edebiyata bakıyor olmalarının dışında ortak bir merkezde buluşurlar: Yazarak direnmek....


@e-posta
Dosya, 01 Eylül 13:28
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı.”

Adorno

 

 

Ferit Edgü, Tezer Özlü ile mektuplaşmalarının yayımlanmasını uzun yıllar geciktirmesini şu sözlerle açıklar: “Her yazarın kendine ait (Virginia Woolf’un deyişiyle) bir odası olduğuna ve bu özel odaya, eline kitabı alan herkesin girmeye hakkı olmadığına inandığım için” (8). Ferit Edgü ile aynı fikri paylaşıyor, yazarların kamu malı gibi algılanmasına itiraz ediyor, bu mektupların edebiyat araştırmacılarına ne türden kaynak sağlarsa sağlasın özel kalması gerektiğine inanıyorum bir edebiyat araştırmacısı olarak. Normal şartlar altında işbu yazının burada son bulması gerekirdi. Oysa bir şerhim var: Eğer her iki yazar da mektuplarının yayımlanmasına izin verdiyse, artık onlara ait olmaktan çıkarak o mektupların, metinlerinin (roman / öykü / şiir / deneme vs) bir parçası olduğunu ileri sürmüş sayılabilir o yazarlar. Tezer Özlü’nün Ferit Edgü’ye mektupları yayımlamak konusunda bir şey söyleyip söylemediğini bilmiyoruz. Fakat muhtemelen izin verirdi, belki vermişti de. Zira Leylâ Erbil, Tezer Özlü’nün kendisine “Israrla, ‘Mektuplarımızı bir gün mutlaka yayımlamalıyız Leylâ…’” dediğini anlatır (8). Leylâ Erbil’e verilen iznin Ferit Edgü’yü de kapsayacağı tartışma konusu olabilirse de, Leylâ Erbil’e yazdığı şu sözlerden de izni aldığımı ileri sürebilirim belki: “İnsanın benim için en ilginç verileri mektupları. İnsan mektuplarını kendi iç dünyasına en yakın olarak yazabiliyor” (25). Her ne olursa olsun, bir türlü ikna olmayan fakat yine de dayanamayıp Tezer Özlü’nün mektuplarını okuma ayıbına katlananlar görecektir ki, Tezer aynı Tezer. Hani, Eski Sevgi-Eski Bahçe’de, Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde, Yaşamın Ucuna Yolculukta gördüğümüz, tanıdığımız, sevdiğimiz Tezer. Bize / okuruna kendini tamamıyla açan, bizi kendinden, kendini bizden bir parça gören Tezer. Kendi iç dünyasına en yakın yerden yazan Tezer.

Her Şeyin Sonundayım, Tezer Özlü, Ferit Edgü, Sel YayıncılıkBuraya kadarki bunca lafı kendimi aklamak için sarf ettiğimi söylemem itiraf niteliği taşır mı bilmem ama azap hançeri vicdana bir kere saplanınca çıkmıyor, bağışlayınız. Başta Tezer Özlü’den af dileyerek Ferit Edgü ile mektuplaşmalarını okumuş bulunduğumu bildiririm. Madem okumuş bulundum o halde bu mektuplardan gerek Tezer Özlü’nün gerekse Ferit Edgü’nün yazın dünyasına dair ne gibi veriler elde ettiğimi araştırmaya girişmeliyim. Fatih Özgüven’in, “Okuru, tuttuğu günceleri ya da anı defterlerini karıştırmaya çağırırmış gibi yazan yazarlar kimi okurlarda merakla karışık bir korku uyandırırlar. Korku; çünkü anı defterini karıştırmaya çağırmak, edebiyatı aşan bir şeydir; okuru bir tür denetlenmemiş gizliliği paylaşmaya çağırmaktır. Yükümlü kılmaktır. [….] Yazarla bu fazla ‘sıkı’ ilişki bir anlamda hayıflanacak şeydir, çünkü yazar sadece bir anı dökümcüsü değilse, defterin satır aralarında söylemek istedikleri gürültüye gidebilir” (Tezer Özlü’ye Armağan: 84) sözlerinden yola çıkarak, bize / okura kendini cömertçe seren bu yazarın verdiği yükümlülüğün altına bile isteye, hatta can ata ata girelim, derim. 

“Özlü” mektuplar…

Tezer Özlü’nün ağabeyi Demir Özlü’nün okul arkadaşı olması vesilesiyle başlar tanışıklıkları Ferit Edgü ile. İlk mektup 1966, son mektup da 1985 tarihlidir. Bu tarih aralığı, hem Tezer Özlü’nün hem de Ferit Edgü’nün edebiyat dünyasındaki verimleri için geniş bir süreyi kapsar. Daha önce de söylediğim gibi Tezer Özlü, metinlerinde nasıl var olmuşsa, mektuplarında da aynı kişidir. Burada hemen şunu belirtmekte fayda var. Bir başkası -bahsi geçeceği için onun adını analım- Ferti Edgü, metinleriyle mektupları arasında bir kişilik farkı sergiliyor demek istemiyorum. Metinleriyle, hayatı arasına yazınsal boyutta mesafe koyup koymamasından söz ediyorum ki bu bir yargı değil tespit yalnızca. Yazarı için de salt kişisel bir tercih olarak yorumlanabileceği ve üstünde daha fazla durmanın mana sınırlarını aşacağı bir durumdur o kadar. 

Tezer Özlü için edebiyat / yazmak, “Yeryüzüne dayanabilmek için” bir tutamaktır (12). “Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için,” diyen kişidir o (Yeryüzüne Dayanmak İçin: 10). Edgü’nün şu tespitinin Fatih Özgüven’inkinden daha isabetli olduğunu ileri sürebilirim rahatlıkla: “Çektiği acılardan bir yapıt yarattı” (7). Bu açıdan, “Bir yazarı, ancak o yazarın kendi sözcükleriyle okumak gerek. O sözcükler her şeyi içeriyor” (Yeryüzüne Dayanmak İçin: 19) derken hem bir anı dökümcüsü olmaktan fazlasının olabileceğini hem de Edgü’ye yazdığı 1 Ekim 1984 tarihli mektupta “Biz neler yazıyoruz, onlar neler yazıyor” (80) sözleriyle, 11 Eylül 1984’te Gösteri dergisinde, “Mevlana’nın ünlü sözü geldi aklıma: ‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.’ Tezer Özlü, olduğu gibi görünmeye çalışıyor, ama görünmek istediği gibi olamıyor. O halde o başkaldırma ya da boş verme neden?” sözleriyle eleştiren Fethi Naci’ye cevap vermiş olur (42). “Yazarın kendi sözcükleri” ifadesi büyük bir ünlemdir zira. Bir yanıtı daha vardır Tezer Özlü’nün bütün erkek egemen dünyaya: “Sevişmek isteyince, evlenmek zorundadır, ülkenin düzeni evliliği gerektirmektedir. Ama bu insanın ahlak anlayışı artık kendi ülkesinin erkekleriyle nasıl bağdaşacaktır? Bu iki kültürlü insan, yolunu çizebilmek için neyi seçecektir? Ona, içinde yaşadığı toplumun genel düzeyinden çok daha fazlası öğretilmiş, sonra da ondan bu ülkenin kurallarına uyması istenmiştir” (Tezer Özlü’ye Armağan:178-179). İşte, Tezer Özlü’nün yaşadığı derin sarsıntılardan biri budur, diyeceğim. 

1942 Türkiye’sinde, eğitimli bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelen, Avusturya Kız Lisesinde okuyan Tezer Özlü için 1960’lar 70’ler pek de kolay yıllar olmasa gerektir. Leylâ Erbil’in ifadeleriyle, “Türkiye, aslında âşığı olduğu bu topraklar acılarına acı katmıştır Tezer’in. Din kökenli ilkellik, resmî ideolojinin sarmalında özgür aklı boğmuştur bu ülkede” (Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar: 13). “Kanlı 1 Mayıs” olarak anılan 1 Mayıs 1977’de Taksim’dedir Tezer Özlü de Leylâ Erbil de. O korkunç günün sabahında Tezer Özlü’nün ülkeyi terk etmeye yemin ettiğini, mücadeleyi sürdürmek gerektiği yolundaki ikna çabalarına karşılık Özlü’nün, “Burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!” dediğini anlatır Leylâ Erbil (14). Tezer Özlü, aradan geçen onca zamandan sonra günümüzde bu sözünün sık sık dile getirildiğini görseydi ne kadar üzülürdü, biliyoruz. Ne yazık ki biliyoruz: “Neresinden tutacaklar bu ülke üzerine tepeden kabusların en büyüğü olarak inen, çöken yaşamı? Daha genç kuşaklar neresinden tutacak” (Eski Bahçe-Eski Sevgi: 104). “Ben, Tezer Özlü’nün sıkıntılarının, büyük ölçüde, kışkırtılan bu toplumsal şiddetten, korkudan kaynaklandığına inanlardanım” der dostu Leylâ Erbil (14). Çocukluğun Soğuk Geceleri’ndeki şu ifadelerle destekler eski dostunu Özlü: “Kahvede arkadaşlar birbirini bekliyor. Onları seviyorum. Hepsi ülkenin acılarını duyan, düzenin değişmesi için çaba harcayan insanlar. [….] Bir araya gelince daha güçlüyüz. [….] Esintili yaz akşamlarında, küçük yaşantılara hazırlanırken, bir yandan da bu acıları içten duymamak olanaksız. Tedirginlik her zamanki gibi var. Büyüyor. Küçülmüyor. Sonra arkadaşlarımızdan birkaçı arka arkaya ölüyor. Henüz kırk yaşlarında insanlar. Daha güzel yaşamlara duyulan özlem ve bekleyişi onlarla birlikte gömüyoruz. Daha güzel yaşam diye bir şey yok. Daha güzel yaşamlar ötelerde değil. Daha güzel yaşam başka biçimde değil. Güzel yaşam burada. Taksim Alanı’nda” (61).

Taksim Alanı’ndaki dostlarla birlikte olduğunda daha güzel olacaktır ya dünya, Tezer Özlü, “Yaşadığımız sürece bir şeyler yapmak zorundayız” diyerek bir öneri getirir Edgü’ye: “Ne düşündüm biliyor musun, sizin eski Mavi akımı gibi bir grup oluşturmalıyız. Bu gruba: Ferit Edgü, Orhan Duru, Demir Özlü, Leyla Erbil, Tomris Uyar, Nazlı Eray ve Tezer Özlü… girebilir. Herhangi bir toplantıya ya grup olarak katılırız, ya da hiç katılmayız” (53). Tezer Özlü’nün sıraladığı isimlerin hepsi yakın arkadaşlarıdır. Ailesinin dışındakiler, Taksim Alanı’ndaki, Cafe Bulvar’dan dostlarıdır. Ne var ki, Ferit Edgü, “Mektubunda sözünü ettiğin ‘grup oluşturma’da da yokum” diye yanıtlar Özlü’yü (56). Oysa Tezer Özlü’nün o grubu oluşturma hevesinin altında yalnız olmadığını hissetme arzusu yatıyordu muhtemelen. Çünkü gerek metinlerinde, gerekse Edgü’ye yazdığı hemen her mektubunda yalnızlıktan söz eder ve yalnız olmadığına, kendisiyle bir düşünen, hisseden insanların var olduğuna inanma çabasını görürüz. Edgü’den kendisini ikna etmesini ister gibidir sürekli. “Kendi var oluşum yetmiyor bana. Yanımdaki bir tene değip, yürek atışlarını duyabildiğimde, yaşamın gücünü algılıyorum” diye not alır bir kenara (Kalanlar: 66). Sadece kendi yalnızlığından değil, insanın yalnız olmasından korkan biridir o. Leylâ Erbil, Tezer Özlü’nün, Berlin’de acılardan kıvranarak ağlayan yaşlı bir kadına sarılıp, “Dostunum ben senin, yalnız değilsin, seni seviyorum” dediğini anlatır (Tezer Özlü’ye Armağan: 88). Fakat her ne kadar dost da olsalar mektuplardan öyle anlaşılıyor ki Edgü ve Özlü arasında bir iletişimsizlik de var. Özlü, ne kadar yalnızlıktan korkarsa, Edgü o kadar yalnızlığı arzular görünür. Özlü için zindan olan yalnızlık, Edgü için vadedilmiş toprak gibidir. “O korkulu günlerimde hep seni düşündüm. Korkum geçmeseydi, atlayıp senin yanına gelecektim” diye yazar Leylâ Erbil’e (62). Edgü’yü de sık sık özlediğini, yanında olmayı arzuladığını dile getirse de, zor günlerinde “atlayıp yanına gitme” fikrine dair bir veriye sahip değiliz. Bir başka açıdan daha: Edgü ile, Taksim’de, Paris’te, Berlin’de karşılaşmak ister. Fakat Leylâ Erbil’den kendisi için Kaptan’da kafayı çekmesini, yaptığı her şeyi kendisi için de yapmasını ister (65). Bu durum şaşırtıcı değil tabii. Leylâ Erbil, 2006’da kendisi için yapılan sempozyumda, Tezer Özlü için söylediklerini kendi hastalığı için de yineler: “Dünyaya gelmemle birlikte karşılaştığım ve ömrümce seyretmek zorunda bırakıldığım vahşet, haksızlıklar, insanlığın ödediği bedel, işte bu. Nasıl Baudelaire’i çıldırtan kapitalizmdir dedilerse, beni hasta eden de acı ve mutsuzluk” (270). Bu açıdan bakıldığında / bakmaya yüreğimiz elverdiğinde, Tezer Özlü’nün, Leylâ Erbil’le yalnızlığını daha rahat paylaştığını söyleyebilirsek de, o korkutucu duygudan tamamen arınmış olduğunu ne yazık ki söyleyemeyiz. Yalnız olmadığına ikna çabaları bir başınayken de sürer çünkü: “Yalnız değilsin. Mozart seninle. Pavese seninle” (Kalanlar: 35). İkna olamaz yine de, hayır: “Dün gece Beckett’in ‘Sen sesinle yalnız olacaksın. Dünyada kendi sesinden başka ses olmayacak’ cümlesini düşündüm sık sık. ‘Sen kendi sesinle yapayalnız kalacaksın. Dünyada kendi sesinden başka ses olmayacak” (Kalanlar: 52). Çünkü: “Anlatamayacağım. Bu insanlar Guguk Kuşu filmini de, Napolyon’un yaşamöyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyredebiliyorlarsa elimden ne gelir?” (Çocukluğun Soğuk Geceleri: 40). 

O halde, Foucault’nun “yazma ve var olmanın ikiz olanağı” biçiminde tanımladığı noktaya ulaşır Tezer Özlü (Sonsuza Giden Dil:178). Giderek edebiyata yaklaşır, giderek biraz daha, biraz daha kendini kendinde ve okurda var etmeye girişir. Fakat yalnızlık ve korkusu baki kalır. Leylâ Erbil’e, vardığı çıkış yolunun “yalnız ve yalnız edebiyat” olduğunu çünkü her bireyin kendisine “çözümlenmeyecek bir dünya gibi göründüğünü” dile getirir (33). Hatta “Zaman zaman bir şey yaşarken, olaya dışarıdan bakıp, o olayı yazmak için yaşadığım duygusuna kapılıyorum. O zaman içimden bir ses, ‘karşındakine haksızlık ediyorsun,’ diyor. ‘Olmaz böyle şey,’ diyor. Olayın içine tümüyle girmeye çabalıyorum. O an da kendime haksızlık ediyormuşum gibi oluyor. Böylece kendim ve gözetimim arasında bölünüp, zamansızlığıma dalıyorum” diye düşünür / yazar / kurar (Eski Bahçe-Eski Sevgi: 84). Yalnızlıktan gelen yazma dürtüsünün Özlü’yü getirdiği nokta budur: O, yazmak için yaşayan yazarlardandır. “Anı dökümcüsü” diyerek Tezer Özlü’nün metinlerini indirgemek; eh biraz, yok yok epey, bir haksızlık. “Dünyanın en büyük acıları beni buldu, ölmeme izin verin” diye doktorlara yalvaran bir kadındır çünkü o. Ömrü boyunca, yalnızlıktan kaçmış, yalnızlıktan korkmuş ve ömrünün son yıllarında “ölümüm” diye tanımladığı adamla bir nebze olsun var olduğunu duyabilmiş o kadar. “O kadar” diyorum, çünkü Tezer Özlü söz konusu olunca bütün acıların mümkün olduğuna inanmam için elimde şu veri var: “Hans Peter’e söylediği son söz ‘Beni yalnız bırakma’ olmuş. Hans Peter bazı eşyaları getirmek üzere eve döndüğü zaman Tezer yaşama veda etmiş, tek başına” (Tezer Özlü’ye Armağan: 21).

“Edgü” mektuplar…

Ferit Edgü, her yazarın kendine ait bir odası olması gerektiğine inanmasının yanında, “Kuşkusuz, yazdıklarımın dışında, ötesinde ya da berisinde, herkes gibi benim de bir yaşamım var. Ama, yazdıklarımın dışında/ötesinde/berisinde bu yaşamın hiçbir önemi yok” der (Sözlü / Yazılı: 8). Belki biraz da bu yüzden mektuplarının yayımlanmasına sıcak bakmamıştır. Tezer Özlü ile aralarındaki farkın ilkini burada görebiliriz. Tezer Özlü, yaşamı ile yazını arasındaki sınırları ortadan kaldıran bir yazarken; Edgü, ikisi arasına keskin çizgiler çizer, hatta ikisiyle de biraz oynar. Bunu söylerken biraz tereddüt de ediyorum, çünkü Edgü’ye ait mektupların sayısı isabetli tespitler yapmak için çok yeterli değil ne yazık ki. Mektupların bir kısmı kaybolmuş, bir kısmı da, adı geçenleri rahatsız etmemek için ortadan kaldırılmış. Kitaptaki kırk mektuptan on biri Edgü’ye ait ve bu on bir mektupta da Özlü’den farklı olarak, kendini çok açık etmiyor. Kulağıma dayadığım deniz kabuğundan dalga sesleri geldiğini vehmettiğim gibi belli belirsiz; gerçek mi, yakıştırma mı olduğundan emin olamayacağım birtakım verilere ulaşmaya çalıştım yine de. Nedir, bakalım.

Ferit Edgü’den okuyabildiğimiz ilk mektup 1984 tarihli. Tezer Özlü’nün önce, Bir İntiharın İzinde adıyla Almanca yayımlanan kitabının Türkçesini okuyan Ferit Edgü, bir edebiyat tutkununun tüm coşkusuyla sarılmış kaleme kâğıda: “‘Bir İntiharın İzinde’ yürüyorum on gecedir” diye başlıyor. “Çok müthiş kitap. (Başka sözcük bulamıyorum)” diyor sonra (40). Ve kitabı neden beğendiğini anlatıyor: “Çok ender yaşanılan kimi aşklar gibi. Öyle bir aşk yaşamışsındır ki, bir daha artık böylesini yaşayamam dersin. […] Sonra bir gün, bir rastlantı, yeniden aynı heyecan, aynı coşku, aynı yoğunlukta yaşanan anlar… İnanamazsın. Bir düşteyim sanırsın. Kitaplar da benim için böyledir. Eski aşklara dönemezsin, ama eski kitaplara dönebilirsin. (Kitapların ölmezliği buradan mı gelir?) Bu nedenle de, yıllar var ki, gene eski aşklarımı okuyorum. Dostoyevski’yi, Kafka’yı, Rimbaud’yu… İlk kez, yıllar var ki ilk kez, bu güne değin okumadığım bir kitap, yeni bir kitap, daha kitap bile olmamış bir metin, bende böyle bir duygu yarattı” (40). Bu cümleler Ferit Edgü’nün daha sonra isim babası olacağı kitaba dair övgülerinin yanı sıra, kendi yazarlığına dair bir titizliği de ihtiva ediyor. Eski aşkına dönemeyen okurun dönebileceği eski kitapların yazarı olmak gerekliliğine inandığını dile getirir aynı zamanda. Kendi yazarlık tavrı da budur: “André Gide’in sözcükleriyle, okunmak için değil, yeniden okunmak için yazdığımı niçin saklayayım?” der örneğin (Sözlü / Yazılı: 62). Her yazar bunu ister kuşkusuz. Edgü’yü özel kılan ise, bu mesele üzerinde mesai harcamış olmasıdır. “İçine sıçayım edebi türlerin. Romanın. Öykünün. Şiirin. İçine sıçayım. Bana yaşamın ucuna yapılan yolculuklar gerek. Bu yolculuğun türü olur mu?” diye soran Ferit Edgü’den söz ediyorum, evet (40). Tam da bu sözleri sarf ettiği için tekrar okunabilmenin koşullarına mesai harcadığını iddia ediyorum. Çünkü o, dünyada bir tane Dostoyevski, bir tane Kafka olduğunun farkında olan biridir. Bir tane Ferit Edgü olabilmesi için romanı bir araştırma alanı olarak görmesi, bunun için çeşitli anlatım yöntemleri denemesi ve bu denemeleri okur yitirme riskini göze alarak yapması gerekirdi ki bu saydıklarımın hepsini Ferit Edgü yazını için tereddütsüz söyleyebilirim. Romanı bir araştırma alanı kabul eden “Yeni Roman”a dair Türkiye’de yayımlanan ilk metinlerin çevirmeni olduğunu hatırlıyorum örneğin. Aramızda kalsın, Kimse ve Hakkâri’de Bir Mevsim romanlarının bu bağlamda üretilmiş birer laboratuvar metinler olduğunu düşünüyorum. Tüm Ders Notları kitabında, söz konusu metinler üzerine aldığı notlarla birlikte iz sürüldüğünde labirentin bir ucu Yeni Roman’a çıkıyor. 

Ferit Edgü gibi, metin üstüne düşünmeyi bir yaşam biçimi olarak gören kişi için Yeni Roman cazip gelmiş olabilir. O, Yeni Roman’ın edebiyata bakış olanaklarıyla oynamasından haz alacak yazarlardandır zira. Örneğin, Tezer Özlü’nün Bir İntiharın İzinde adlı kitabına, Louis-Ferdinand Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk kitabını çağrıştıracak bir isim önerir: “Yaşamın Ucuna Yolculuk”. “Celine’in gecesine nispeten (özellikle) bu adı seçtim” der (47). O kitabına daha sonra Hakkâri’de Bir Mevsim adını ekler. Bunu da şöyle açıklıyor Edgü: “O’nun altbaşlığı olarak Hakkâri’de Bir Mevsim’i, bu romandan uyarlanan film için seçtim. Rimbaud’nun ünlü Cehennemde Bir Mevsim’inin bir sözcüğünü değiştirerek” (83). Ayrıca bu iki örnekten yola çıkarak, Ferit Edgü’nün metinlerarası ilişkiler üzerine düşündüğünü, bu ilişkileri önemsediğini ileri sürmek de mümkün.

Belki de, “Ama bir roman, bir öykü, bir şiir… eğer yaşamın anlamını aramıyorsa neyi arıyor?” diye soran Ferit Edgü, aradığı anlama bir zemin hazırlamak istemektedir bu ilişkilendirmelerle (Sözlü / Yazılı: 31). Çünkü onun için yaşamak ve yazmak arasındaki fark belirsizdir. Tıpkı Tezer Özlü gibi, diyecekseniz acele etmemenizi öneririm. Aralarında derin bir fark var çünkü. Tezer Özlü, yazmak için yaşadığını düşünürken Edgü, yaşamak için yazdığına inanır: “Evet, yazmak gerçekten yaşamaktı” (Sözlü / Yazılı: 31). Bir örnek de Tüm Ders Notları’ndan: “Yazmaya başladığımda, yaşadıklarımla / yaşamadıklarım birbirine karışıyor. / Bir süre sonra, yazdıklarımdan hangilerini yaşadığımı, / hangilerini yaşamadığımı ayrımsayamaz duruma / geliyorum. / Yaşamadıklarımı, yazarak yaşıyorum” (98). Bu kadar değil. Yaşamın Ucuna Yolculuk yeni adıyla çıkan kitabı birkaç kez postalanmasına rağmen bir türlü Tezer Özlü’ye ulaşamaz kitaplar. Edgü, durumu “Öyle kitap yazarsan böyle olur” diye esprili hale getirse de, Kafka’nın mektup hayaletlerine bağlamadan edemez ve “bunun güzel bir öyküsü olur” der (59). Bunlar herhangi iki arkadaşın arasında da yaşanabilecek şeyler evet ama Ferit Edgü için tam olarak öyle değil. O, yazının yazgıyı belirlediğine inanlardandır. Tezer Özlü’nün hastalık haberini aldığında yatağa düşer: “Senin hastalığını bildirdiklerinde, bir de kendimi suçladım: Kitabına verdiğim adın uğursuzluğuna inanır gibi olmuştum” (98). “Her Şeyin Sonundayım’da yer alan on bir mektubundan yalnız bu son mektupta acılarından söz etmiştir Edgü. Onun için yazmak ve yaşamak eş ise şu sözleri, var oluşuna dair çok önemli bir durumu imler: “Ve her şeye karşın yazılabileceğini (bir-iki eş dost için de olsun) düşündüm. Yazı masamın başına oturup bir sayfaya, yaz yaz yaz yaz yaz ma ama ma mamamamamamama, yazaaaaamama diye yazmaya başladım. Her yazıya başlayışta yazmayı yeniden öğrenmek zorunda olmak… Ne güç!” (99). Tezer Özlü, dostunun yazma ve yaşama algısının, yazmayı her yeniden öğrenişinde yaşamayı da yeniden öğrendiğinin farkında olarak belki, şöyle yanıtlar: “Demek yalnız değiliz. Bizim gibi duyan, yaşayan, beklemeyen insanlar var” (101). Kemoterapisi biten, saçları dökülen Tezer Özlü’ye Edgü’nün mektubu çok iyi gelmiştir. “İşte sevgili dostum, yeniden dünyaya geldim, yeniden alışmaya çalışıyorum” diyerek bitirir sevgili dostuna yazabildiği son mektubunu (103). Dünyanın kahrını çekip yazabilen biri olmasına rağmen Tezer Özlü hep umut doludur ya, bu son sözleri de “Tezer Özlü” adlı o büyük romanın / şiirin / öykünün son cümlesidir işte. Ferit Edgü ise, Tezer Özlü’nün yazgısında payı olduğu fikrinden kurtulamaz. Özlü’nün vefatından dört yıl sonra yayımlanan Kalanlar’ın önsözünde yineler acısını: “Kendisinin de çok sevdiğini bildiğim Céline’in, / Gecenin Sonuna Yolculuk adlı romanının bir / sözcüğünü değiştirerek önerdiğim adı benimsedi. / Ama ben, nasıl bilebilirdim, / bu kitabının yayımlanışıyla, / Tezer’in, bu kez, gerçekten yaşamın ucuna doğru / yolculuğa çıkacağını?” (10).

Tezer Özlü ile Ferit Edgü, çapraz noktalardan yaşama ve edebiyata bakıyor olmalarının dışında ortak bir merkezde buluşurlar: Yazarak direnmek. “Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum” (Yeryüzüne Dayanabilmek İçin:11) diyen Tezer Özlü ile “Yalnız yazarak devam edebilmek. / Yazmak, bu soğuk cehennemde, / direnmek demek” (Tüm Ders Notları: 69) diyen Ferit Edgü’nün dost olmasından daha doğal ne olabilir ki. Bahsettikleri bu korkunç dünyada, konuşabildikleri için şanslı sayılmalılar üstelik. İki ayrı insanı, iki ayrı dünyayı karşı karşıya getiren bu mektuplarda, her ne kadar birbirlerini fikrî düzlemde doyurabildiklerini belki söyleyemesek de, her iki yazarın da sevginin gücüyle birbirlerini kavradıklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Daha da önemlisi, bu iki yazarı birbirinden ayrı düşürenin, aralarında bir ölçüde bir iletişim kopukluğu yaratanın dünyevi meseleler olmayıp edebiyata bakışları olması “dostluk” mevhumuna ayrı bir anlam maddesi ekliyor bana kalırsa. Çünkü onlar yazının yurdunda yaşayan kimselerdir ve oradaki dostluklar bizimkilere pek benzemiyor şükür ki.

KAYNAKLAR
Duru, Sezer. “Kız Kardeşim ve Ben”. Tezer Özlü’ye Armağan. Haz. Sezer Duru.
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015. 11-21.
Edgü, Ferit. “Her Şeyin Sonundayım”: Tezer Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları.
İstanbul: Sel Yayıncılık: 2014.
———.Sözlü / Yazılı: Söyleşi / Deneme. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016.
———. Tüm Ders Notları: Sanat, Edebiyat, Felsefe, Politika ve Erotizm Üzerine.
İstanbul: Sel Yayıncılık, 2013.
Erbil, Leylâ. “Yeni Bir Ahlak Müjdecisi”. Tezer Özlü’ye Armağan. Haz. Sezer Duru.
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015. 87-89.
———. “Leylâ Erbil’in Teşekkür Konuşması”. Leylâ Erbil’de Etik ve Estetik. Haz. 
Süha Oğuzertem. İstanbul: Kanat Kitap. 2007. 269-270.
———. Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları,
2014.
Fethi Naci. “Eleştiri Günlüğü”. Tezer Özlü’ye Armağan. Haz. Sezer Duru.
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015. 40-44.
Foucault, Michel. Sonsuza Giden Dil: Seçme Yazılar 6. Çev.: Işık Ergüden. İstanbul:
Ayrıntı Yayınları, 2006.
Özgüven, Fatih. “Her Kentte Yabancı Bir Yazar: Tezer Özlü’nün Üç Kitabı”. Tezer
Özlü’ye Armağan
. Haz. Sezer Duru. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015.
Özlü, Tezer. Çocukluğun Soğuk Geceleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011.
———. Eski Sevgi-Eski Bahçe. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007.
———. Kalanlar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016.
———. Yaşamın Ucuna Yolculuk. İstanbul: Ada Yayınları, 1987.
———. Yeryüzüne Dayanabilmek İçin. Haz.: Sezer Duru. İstanbul: Yapı Kredi
Yayınları, 2016.
Kolaj: Metin Yener